Nasıl bir adam bağlı olsun değil

insanlara bağlı olsun nasıl değil - biz psikolojik bağımlılık kurtulmak ... sempati hızla şeye dönüşebilirbaşka bir kişi üzerinde mutlak bağımlılık daha büyük bir anlam, aynı zamanda acı denir. Bu adam onsuz hayatın anlamını hayal bile edemiyorum, her zaman düşünmeye, tek bir gün onun hayranlığı nesne olmadan ... belli adam seni kullanıyor sende adama tutuksun oda senin bu düşüncede olduğunu bildiği için bir elim kaymak diğer elim bal olsun demiş . Soran +1 yıl. ... biri bu ilişkiyi hayatta yaşamaz birde adam evli iken seninle öyle bir adam değil diyorsun bu nasıl çelişki ... > Ben evli bir adamı seviyorum. Nasıl vazgeçirebilirim ... Cansel Elçin: Aşk planlı bir şey değil. 'Bu kız çok güzel, oyununu izleyeyim, sonra yemeğe çıkartayım' gibi planlarım hiç olmadı. Olayları akışına bırakırım. Tuğçe'yle bir şeyler yaşayacağımı gerçekten bilmiyordum. Oyun sonrasında mesajlaştık, arkadaşlığımız sürdü. Hadi artık aşka gelelim... Bu sitede size erkek adam nasıl davranır anlatılıyor. İçiniz Betacan Betaoğlu bile olsa öyle davranmaya, yapana kadar yapıyormuş gibi yapmaya odaklanın. Bu numara yapmak demek değil, doğanıza ters bir oyun oynamak demek hiç değil. İşin aslı Balıklar, anlaşması kolay kaynanalardan. İçlerinden bir gün olsun ne bir art niyet geçer ne de gelinine kötü bir söz söyler. Tek eksileri her şeye gereğinden fazla tepki vermeleri! Kız isteme töreninden başlar, torununu eline alana kadar ağlar da ağlar! Kolay bir süreç değil tabii de sabır dediğin de bir yere ... Bu 'ADAM'ı nasıl sev(e)miyorsunuz? ... Ağva'ya bağlı Çanaklı Köyü'nün kadınlarını bir araya toplayıp anadan doğma kalana kadar soydular. Çırılçıplak halde kocalarının katledilişini izlemeye zorlanan kadınlar, sonrasında toplu tecavüze uğradılar. ... COVID-19 salgını bir değil, birkaç çeyrek sürerse ne olur? Bir adam onun özel hobilerine ilgi gösteren, Xbox'ında oynayan ya da bir dağa tırmanan bir kızı kesinlikle sevecektir. Erkekler hayatlarını gerçekten anlayan ve onlara bağlanan bir kadınla yaşamak isterler. # 8 Drama kraliçesi olmayın. Hemen telaşlı bir şey atmak iyi ve o zaman adam sana saygısızlık ediyorsa. Kıyameti koparmadı, ağlamadı. Yüksek ihtimalle sağlıklı bağlanma var. Size bağlı ama bağımlı değil. Eğer sizi sınıfta oturtuyorsa, işte o zaman anneye bağımlıdır. Çocuğunuz 4-5 yaşında, misafirliğe gittiniz, çocuklar içeride oynuyor. Aradan bir süre geçtiyse ve sizinki hâlâ yanınızdaysa, bağımlı demektir. Bir akşam koltuk tv keyfin var onu da elinden almayalım değil mi! Biliyoruz canım, hepsini biliyoruz bunların. Şimdi gelelim ev arkadaşına. Senin nasıl bir ev arkadaşı olduğun tamamen karşındaki kişiye bağlı. Çünkü o senin gibi bir insanı idare edebilirse sen harika bir ev arkadaşısın. Evli bir adam tutmak nasıl. Bir erkeği evlilikle bağlı tutmak ve başka bir kadını mezara kadar sevmeyi vaat etmek mümkün mü? Bu mümkün, fakat oldukça zor. Evli olan bir erkeğin saklanmasının yolları farklıdır, ancak hepsinin kararlılığını, hareketlerine ve dayanma gücüne sarsılmaz bir güven vermesi gerekir.

Uzaylılar türk olsa herkes bisexual olurdu

2020.08.23 17:51 Ektaynot Uzaylılar türk olsa herkes bisexual olurdu

Çok güzel bir öykü.Biraz uzun ama sabırla okumanızı öneririm. Bitmiş tükenmiş bir adamın hikayesini anlatacağım sizlere... Lütfen kendinizi onun yerine koyarak okuyunuz.
Meslek hayatınız bir biçimde nihayetlenmiş. Ömür boyu hayalini kurduğunuz emekliliğe sağ salim ulaşmışsınız. Nohut oda, bakla sofa evinizde huzurla dinlenip, sabahları sardunyalarımı sularım , bir kafeste kanaryamı beslerim dediğiniz o vakit gelmiş.
İlk birkaç gün şahane geçiyor, eş dost ziyaretleri, devlet dairelerinde tezahüratlarla kapılardan karşılanmalar, çaylar, kahveler, “Ooo ne şanslısın üstadım, darısı başımıza...” lar, evde hanımla sabah keyifleri derkeeen... Üst üste aynı yerlere gittikçe insanlar masanın önündeki sandalyeyi göstermemeye, hatta meşguliyet bahane ederek başını bile kaldırmamaya, hanım da “E bey, sen biraz çıksan da gezsen...” demeye başlayınca anlıyorsunuz hanyayı konyayı.
Kendinizi işe yaramaz, boş, hiç bir şey üretmeyen biri olarak görmeye başladığınızda çöküş de peşinden gümbür gümbür geliyor. Her yerde fazlalıksınız, eski iş yerinizde, evinizde... Zaman nasıl geçer, hayat böyle sürer mi??
Eski saygı gördüğünüz günlere duyduğunuz özlem size hayatınızın belki de en önemli kararını aldırıyor. Koca adam, evdeki somyaya kapanıp hüngür hüngür ağladığınız gecenin sabahı , gidip başvuruyorsunuz İl Eğitim Müdürlüğü’ne : “Ben yeniden öğretmenlik yapmak istiyorum. Atayın beni Anadolu’nun bir köy okuluna!”
Şaşırtıcı bir hızla yerine geliyor dileğiniz. Polatlı’ya bağlı Keltepe köyüne yol görünüyor. Cumhuriyetin ilk yılları sayılır hala. Yol yok, elektrik yok, bozkırda bir kıraç köy. Numunelik niyetine bir tek tane ağaç, bir yeşil çalı dalı yok. Sarı, sapsarı, ruhsuz, şekilsiz, çiğnenmemiş bir mezarlık kasvetinde bir köy. Evler bile ev değil de köstebek tümseği gibi görünüyor gözünüze.
Bir kağnıyla götürüyor adamın biri sizi oraya. Karşıdan görünüverince ilk aklınıza gelen şey şu : “Sevmedim bu köyü. Hiç sevmedim.!” Kağnıcı sanki duymuş gibi iç sesinizi, “ Efendi, sen buralarda edemen ya, hadi hayırlısı” deyiveriyor.
Gecenin bir vakti bir gariban köylü sizi karşılayıp derme çatma bir kulübeye götürüyor, samandan bir yatak, ölü ışıklı gaz lambası, pis bir oda. Köyün hafızı ile aynı tek göz odayı paylaşacaksınız üstelik. Ne yapsın adam, soğumuş bulgur pilavını sizinle paylaşıyor, “Kusura bakma” diyor, “Yanında ekmek veremiyorum. Ekmek bile bulunmaz burada. Ekmeksiz köy burası!” Tüm gece bakışlarınızı tavana dikip “Ne yaptım ben??” diye kendinize söveceğiniz bir korkunç gece. Sabaha aldığınız karar şu, aynı kağnıcıyla gerisin geri evinize dönmek. Hem de hemen. El ne derse desin. Bu kabus yerde kalmanız mümkün değil. !
Sabah bir uyanıyorsunuz ki kağnıcı çoktan çekmiş gitmiş. Karşınızda bir başka gariban, ufacık tefecik, sivri sakallı bir ihtiyar. Üstü başı dökülüyor, şahrem şahrem nasırlı ayaklarında parçalanmış pabuçlar, lime lime bir mintan. Sarı Çavuş’muş adı. Kendine görev bellemiş, illa köyü gezdirecek size.
İlk durak okul. Gözleriniz yerinden uğruyor resmen. Okul binası, dört yıkık dökük duvar, cam yok, pencere yok, içinde de muhtarın davarları otluyor!! Ne bekliyordunuz ki zaten.
Şöyle bir dolanıyorsunuz etrafta. Her yer bataklık. O yüzden köy halkı sıtmadan kırılıyor. O vıcık vıcık çamur yemiş bitirmiş berekete dair ne varsa. Kısacası Keltepe köyünün katili işte tam da burası. “Sıtmabükü” diyorlar oraya. Kocaman yeşilimtrak sinekler kaynıyor üstünde.
Haydin öğlen oluyor, iki yumurtaya yufkaları bana bana karnınızı doyurmaya çalışıyorsunuz. Baktığınız her yer sefalet, yokluk... Bir testide de su var. O kargaşada o sudan ne zaman bir yudum alsanız tadına hayret ediyorsunuz. Bu.. bu su nasıl böylesine lezzetli olabiliyor?
Sarı Çavuş “Bu su, bataklığın tam ortasında Üçgöze’lerden çıkar “diyor, “Hakkın hikmeti...”
Cidden o Sıtmabükü’nün tam ortasında bembeyaz kumlar arasında bir billur su kaynağı var. İnanılır gibi değil. Meğer eskiden oralardan gürül gürül akan bir dere varmış. Kenarları hep söğütlük, meşelikmiş. Sonra sellerle önü tıkanmış o güzelim suların, kayalar inmiş içine, akıntı yolu kapanınca da olmuş size bir bataklık.
O ihtiyarcık, o üstü başı yırtık adamcağız, size bir güç veriyor anlattıklarıyla nedense. Bir gün önce dünya ayaklarınızın altından kayarken şimdi kendinizi güçlü hissediyorsunuz bir şekilde. Ne yaptı bunu, bir yudum lezzetli su mu??
Düşünmeye başlıyorsunuz, belki de bir umut vardır. Bataklık belki sadece yüzeydedir, ya altında o billur gibi su kaynıyorsa ?
Ertesi gün köyün imamını ziyaret ediyorsunuz. Yataktan kalkamıyor ne zamandır. Öyle aydınlık, öyle bilge, öyle tatlı dilli bir adam ki. Yattığı yerden size o ekmeksiz köyün tüm geçmişini anlatıyor, nasıl bir cennet mekanken bu bataklığa dönüştüğünü bir daha dinliyorsunuz...
Çıkışta bir müjdeli haber var ödül gibi: Muhtar okuldaki davarlarını almış. Samanları boşaltmış. E hadi bir teşekkürü hak etti, bir ziyaret de ona. Öyle dertli ki adamcağız : “Bu gidişin sonu kötü efendi. Sığırlarımız ot diye toprak yalar. Ekini tarladan avuçlarla yolduk. Açız, hastayız...” Anlayacağınız köy dağıldı dağılacak. Ah şu Sıtmabükü.! Canına okuyor herkesin.
Farkında bile olmadan Keltepe’de kalmaya karar veriyorsunuz. Her gün ertesi gün gidebileceğinizi düşünerek geçiyor zaman. Bir sabah köyün bağlı olduğu Polatlı’ya pazara gitmeye niyet ediyorsunuz. Gece kalacağınız hana doğru yürürken çay bahçesinde bir kalabalık çekiyor dikkatinizi. İlçenin tüm ileri gelenleri oturmuş sohbetteler. Bir babacan Albay var, anlattıkça anlatıyor neler yapmış Polatlı’ya, ne atölyeler, ne tamirhaneler, sayesinde bu kışlalar, bu lojmanların harcında taş taşımış herkes. Hah diyorsunuz, işte bana bu lazım. Herkes çekilince usulca sokuluyorsunuz Albay’a. Yanından ayrılırken eline bıraktığınız ufacık not kağıdı var. Ne mi yazıyor içinde? “ 5 büyük, 3 küçük pencere, 1 kapı, bir de yazı tahtası”.
Köye bir dönüyorsunuz ki mektep binası baştanbaşa sıvanmış, merdivenler yıkanmış, sulandırılmış toprakla her yer cilalanmış . Daha ona sevinmeye kalmadan iki gün sonra bir atlı arabayla pencereler, kapılar gelmiyor mu?! Hem yanında iki sandalye bir masa, iki de gemici feneri ile. Gazyağını bile unutmamış yollamışlar. Var ya, dünyalar sizin oluyor, dünyalar..!! Siz böylesine gayret ederken köylü durur mu? Bir güzel de kireç badanası yapılıyor okula. Artık ekmeksiz köyün o köstebek tümseği gibi zavallı evlerinin içinde pırıl pırıl parlayan bir bembeyaz okulu var!
O gün,işte o gün... Karar veriyorsunuz : “Eğer bu insanları bu perişan halden kurtarırsam, eğer yüzlerini güleç tutar, onları ümitlerle hayata bağlarsam... Bu Sıtmabükü günün birinde altın başaklı tarlalar, yemyeşil bostanlarla donanır mı? Bu köyde ölmüş bir çamur yığını değil, asil bir mayadan yoğrulmuş, uyandırılmaya muhtaç bir insan hazinesi var. Burada ben, açlığa, çoraklığa, bataklığa, sahipsizliğe rağmen toprağını bırakmayan, ona yapışan, yenilen, fakat geri çekilmeyen insanların arasında bir savaş cephesindeyim.”
Okulun açıldığı gün, köyün çocukları geliyor. Öylesine yabaniler ki, utanmaktan bahçe kapısına bile yanaşmıyorlar. Zorlamıyorsunuz onları. Gülümseyerek bekliyorsunuz. Sonunda içlerinden biri, ufacık tefecik bir kız çocuğu alacalı entarisini dalgalandırarak geliyor yanınıza. Bahar çiçeği gibi tazecik. Onunla birlikte öteki çocuklar da cesaret buluyorlar. Sıralanıyorlar mektepteki üç beş sıraya.
Kaldırıyorsunuz birer birer. İsimlerini söylemeleri lazım. Fakat o da ne? Çocukların hiç biri soyadlarını bilmiyor. ! Soyadlarını bilmiyorlar yahu, soy adlarını.! Allahtan akıl edip tüm haneleri tek tek dolaşıp liste tutmuşsunuz, bakıyorsunuz önünüzdeki listeye, tek tek öğretiyorsunuz, “Oğlum senin soyadın Sungurlu. Söyle bakayım...” “Ben Gülizar. Hidayet’in bebesiyim.” “Ha kızım, senin adın Gülizar Alanlı. Tekrarla bakayım...”
Adım adım oluyor herşey. Muhtar, komşu köylerden söğüt soymaları buluyor çatıyı devşirmek için. Siz gidip Toprak Mahsulleri ofisinin bahçesinde yere atılmış kiremitleri istiyorsunuz Müdür’den. E bir de Su İşleri Müdürlüğü’nden kamyon. Onların taşınması bile başlı başına iş. Okul soğuk çünkü. Her çocuk kolunun altına bir tezek sıkıştırıp geliyor ki ısınabilsinler. Çatı yapılmadan kış dayandı mı vay halinize...Çocuklar o tezeği taşımasın diye bir çare ararken İmam yetişiyor imdada. İmam hakkı, muhtar hakkı gibi, bu sefer de tezek vergisi kesiyorlar köylüye. Çocuğu olsun olmasın, herkes bir tezek verecek.
Okul tamam. Sıra geldi Sıtmabükü’ne. Gencecik, idealist bir Kaymakam var. Onunla tanışmanız herşeyin dönüm noktası. Öncelikle bir doktor yolluyor köye. Şu sıtma işi bir çözülmeli. Demeye kalmadan Devlet Su İşleri’nden memurlar geliyor. Aman ne büyük olay, herkes ayakta, yürekleri ağzında.
Ve mucize başlıyor.! Diyor ki o gencecik mühendisler, “Sen haklısın hoca, batalık fos, altında gürül gürül su kaynıyor. İnsan burasını sanki kendi yüzünü jiletle traş edermiş gibi kısa zamanda parlatır. Toprak bir kez meydana çıkınca da Sıtmabükü yokolur, olur sana Keklikpınarı. Sonra getirdiği altını kürekle karıştırırsınız.”
Anadolu’nun en berbat , en ölmüş köyünde , en fakir insanları arasında bir köy öğretmensiniz ama ümitler içindesiniz artık. Gönlünüz ferah. Keltepe ile Polatlı pazarı arasından başka dünyaları olmayan bu insanlara ufukların sınırlarını açmak, yarın açacakları kapıların anahtarlarını vermek sizin göreviniz.
Okulda gençlere akşam kursları, yaşlılara özel dersler, tüm köyün çocukları öğrenciniz artık. Bir Köy Odası açıyorsunuz ahali toplanıp muhabbet edebilsin diye. Hareketleniyor köy, canlanıyor, güçleniyor, özgüveni artıyor günden güne. Biliyorlar ki Sıtmabükü denen canavar yenilebilir. Mümkün yani kaderlerini değiştirmek.
Ve değişiyor da. O üstünde yeşil sineklerin uçtuğu sarı bataklığın ortasından billur bir akıntının özgürce süzülmesi ile başlıyor değişim. Bir ekskavatör kepçesi yetiyor onu yenip yoketmeye.
Sulanan topraklar yeşeriyor, kadastrodan memurlar gelip köylüye toprakları dağıtıyor, Şeker Şirketi’nden mühendisler gelip pancar ekimini anlatıyorlar. O kıraç, o ölü topraklarda yumruk yumruk şeker pancarları büyüyor. İlk yıl için ekme, sürme hep şirketten. İlerde hesaptan düşülecek bunlar.Öyle de bir nimet ki bu pancar, 1.000 dönüm bereketli toprak 4.000 ton ürün veriyor. İlk avansı da elden getirmişler üstelik. Trink para. Hayatında mı görmüş Keltepe’liler onca kaymeyi bir arada... Bayram var, bayram..!! Bununla da bitmiyor üstelik, bir de şeker primi varmış ödenecek. Hem de parasız. Vagonlar yüküyle şeker. Hem de şahane bir adet var, şeker primi “kadınların” hakkı, ona erkekler dokunamaz.
Muhtar inanamıyor hala. “Efendi , bizi bir adam yerine koydular ki şaşarsın!”
Efendim o Keltepe, o ekmeksiz köy, oluyor size "Keklikpınarı". Artık bostanlar mı istersiniz, bağlar mı, 30.000 kavaklık köy korusu mu, kooperatifler mi, süthaneler mi, arı kovanları mı...
Asrın temposuna ayak uyduramamış, ama efendi bir millet onlar. Hem de dünyanın hazineleri üzerinde yaşıyorlar da farkında değiller. Ta ki... Bir tek kişi... Oraya ayak basana kadar... Hayatına küsmüş, yolun sonuna geldiğine inanmış bir emekli öğretmen, cennetin kapılarını açıyor onlara. Havada , kökünden kopmuş, kendine yabancılaşmış bir aydın değil o. Çamura batmışken bile elindeki bayrağı havada tutabilen biri.
Okuyanlar anlamıştır. Tanımayanlara bilgi vereyim, Şevket Süreyya Aydemir’in “Toprak Uyanırsa” kitabı. Ağlaya ağlaya okudum. Burnumu çeke , çeke. Metroda, parkta, AVM’lerde, hiç utanmadan gözyaşlarımı akıta akıta okudum.
Ülkemin bu bereketli toprakları uyuyor diye ağladım. Toprak uyandığında olacak mucizelere tanık olduğum için ağladım. “Ben tek başıma ne yapabilirim ki?” zihniyetinin nasıl yolumuzu tıkadığını bir kez daha fark ettiğim için ağladım. Çoğu yerde mutluluktan ağladım. Şahane bir film izler gibi. Kimi zaman sadece ekmeğe muhtaç olmak da değil, “erdemler” konusunda bir çoğumuzun kendimizi o Keltepe sığırları gibi açlıktan toprağı yalıyor gibi hissettiğimizi düşündüm.
Sonra dedim ki, Sıtmabükü bataklığı ile Keklikpınarı cenneti arasındaki fark, incecik, ipincecik bir çizgi. Adına da “bakış açısı “ diyoruz. Tıpkı umutla umutsuzluk arasındaki sınır gibi. Ayağın bir taraftayken elinde karamsarlık var, diğerinde iyimserlik ve emek var. Bu kadar yalın, bu derece basit.
Ne zaman kendimi umutsuz hissetsem “Sıtmabükü’nün bataklığı fos Bige.” diyeceğim kendime. “Altında billur gibi su çağlıyor."
O köy öğretmenini umutsuzluktan umut tarafına geçiren ilham bir yudum lezzetli su olmuş.
Sen... bir bak etrafına, tertemiz bakışlı bir oğlan çocuğu, sana evladım diye hitap eden hiç tanımadığın bir teyze, elindeki ağır poşeti taşımana yardım eden pazarcı kardeş, bahçedeki kediyi besleyen komşun, caddede ezilen martıyı kucaklayan adam, bastonlu annene tüm trafiği durdurup yol veren kamyon şoförü, apartman görevlisinin dünya tatlısı afacan oğlu, hepsi, hepsi birer ferah yudum su olsun aksın taa içine...
Ununu elemiş duvarına asmış, ama yine de konfor alanından çıkıp memleketine hizmet için çabalayan bir emekli öğretmen kadar olamayacaksan seni mutsuz eden hiç bir şey hakkında şikayet etme hakkına sahip değilsin.
“Sen” harekete geçmeden, sen farkı yaratmaya başlamadan değişmeyecek hiç bir şey. Keklikpınarı’na ulaşmanın yolu buradan geçiyor.
Ama önce inanacaksın.
“Sıtmabükü fos.”
“Altında dünyanın en güzel suyu çağlıyor “
Anlayacağın, beklediğin mucize Sıtmabükü’nün içinde.
Bige Güven Kızılay 09.07.2018
submitted by Ektaynot to kopyamakarna [link] [comments]


2020.08.19 02:40 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 12

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 12

https://preview.redd.it/bwzck3g5uuh51.png?width=854&format=png&auto=webp&s=1fafe6187a0c586b939eb4c4a049739b01cd5096

Marksizm

7.1

İçinde bulunduğumuz zaman Proudhon’un 1848’de tarif ettiğinden farklı bir hal almıştır. Mülksüzleştirme her bakımdan artmıştır. Sosyalizmden altmış yıl öncesine göre daha uzağız.
Altmış yıl önce Proudhon, bir devrim anında, bütünü yeniden şekillendirme arzusu anında halkına o an için ne yapılması gerektiğini söyleyebilirdi.
Bugün halk ayaklansa bile, o zaman çok önemli olan bir husus artık tek başına belirleyici olmaz. Ayrıca iki bakımdan tam bir halk artık yoktur: adına proleterya denilenler kendiliğinden bir halkın cisimleşmiş hali hiçbir zaman olamayacaktır, öte yandan uluslar, üretim ve ticarette birbirlerine o kadar bağımlıdırlar ki tek bir halk artık halk değildir. Fakat insanoğlu birlikten uzaktır ve yeni küçük birimler, topluluklar ve halklar tekrar vücut bulana kadar da birlik olamayacaktır.
Proudhon, özellikle ruhsal ve psikolojik yaşamın yükselme anında ve de her devrime eşlik eden bireylerin orjinalliği ve kararlığı anında ve dönemin Fransa’ya has koşullarında (ki önemli bir parasal ve iştirak kapitalizmi ülkesi olmasına rağmen halen daha büyük sanayi kapitalistlerinin ve büyük toprak sahiplerinin ülkesi değildi) tamamen haklıydı. Faiz ile zenginleşmenin devri daimini ve ortadan kaldırılmasını her reformun köşetaşı ve en hızlı, adamakıllı ve acısız bir başlangıç yapılabilecek nokta olduğunu dikkate almakta haklıydı.
Gerçekten de haksız zenginleşmenin, sömürünün, kendileri için değil de başkaları için çalışan insanların ortaya çıktığı koşullarımızın üç noktası bulunmaktadır. Tıpkı fizik, kimya ya da astronomideki hareketlerde olduğu gibi toplumsal süreçlerin hareketinin her noktasında önemli olan işte bu tür bir sabit kaynak ve daimi sebeptir. Özgün bir sebebi her hangi bir geçmişte ya da ilkel koşulda soruşturmak her zaman yanlış ve verimsizdir: Hiçbir şey sadece bir kez meydana gelmez, her şey daimi bir oluş içerisindedir ve hiçbir orijinal şey yoktur, sadece sabit hareketler ve sabit ilişkiler vardır.
Ekonomik köleliğin üç ana özelliği aşağıdadır:
Birincisi, toprağın özel mülkiyetidir. Bu, mülksüzleştirilmiş, yaşamak isteyen şahsın, kendisini toprağı sürme ve dolaylı ya da dolaysız toprağın ürünlerini kullanma olanağından yoksun bırakan kişiye karşı izin isteyici, bağımlı bir tavır sergilemesi ile sonuçlanır. Toprağın özel mülkiyetinden ve onun doğal sonucu olan mülkiyetsizlikten kölelik, itaat, haraç, faiz, proletarya çıkar.
her tür para hırsızlığı diğer herhangi bir malın hırsızlığı kadar cereyan edebilir ve ayrıca hırsızlık bir tür iştir, aslında çok yorucudur ve genelde oldukça kârsız ve iyi bir toplumda pek de zevkli bir iş değildir. Buradaki amaç daha ziyade modern paranın zararlılığının sadece faiz-getiren değerinde değil tükenemezliğinde ve devamlılığında ve tüketimdeki yok olmama halinde yattığına işaret etmektir. Paranın salt bir iş-fişi haline dönüşmesi ve artık bir emtia olmaması halinde zararsızlaştırılabileceği fikri tamamen yanlıştır
İkincisi, her ihtiyaca süre tahdidi olmaksızın ve değiştirilmeksizin hizmet eden bir takas aracı ile takas ekonomisinde malların dolaşımıdır. Altın bir taş, yüzyıllar boyunca değişmeden durmasına rağmen sadece ona sahip olmayı kıymetli gören, mücevher ya da gösteriş ihtiyacını tatmin etmek adına ona sahip olmak için emeğinin ürünlerinden vazgeçmeye istekli olan kişi açısından bir değere sahiptir. Malların çoğu atıl kalarak ya da kullanılarak maddi değerini de kaybeder ve tüketimde hızlıca yok edilir. Bu mallar takas amacıyla, karşılığında aynı amaçla üretilmiş eşyanın kullanımını elde etmek için üretilir. Para çok önemli bir istisnadır, zira takas edildiği halde gerçekte kullanılmaz. Para teorisyenleri tarafından bunun aksini söyleyen açıklamalar aksine kötü bir vicdanı yansıtır. Buna göre bir ürünün eşit değere sahip bir ürünle takas edilmesinin beklendiği adil bir takas ekonomisinde paramıza mütekabil bir dolaşım aracı gerekecektir ve muhtemelen buna “para” denecektir. Ancak bu, paramızın belirleyici niteliğine – mutlak değere sahip olma ve de başkalarının aleyhine onu kazanmayan kişilere hizmet etme niteliğine – sahip olmayacaktır. Burada konu dışında tutulacak olan, hırsızlık ihtimali değildir; her tür para hırsızlığı diğer herhangi bir malın hırsızlığı kadar cereyan edebilir ve ayrıca hırsızlık bir tür iştir, aslında çok yorucudur ve genelde oldukça kârsız ve iyi bir toplumda pek de zevkli bir iş değildir. Buradaki amaç daha ziyade modern paranın zararlılığının sadece faiz-getiren değerinde değil tükenemezliğinde ve devamlılığında ve tüketimdeki yok olmama halinde yattığına işaret etmektir. Paranın salt bir iş-fişi haline dönüşmesi ve artık bir emtia olmaması halinde zararsızlaştırılabileceği fikri tamamen yanlıştır ve serbest ticaretin bürokratik otoriteyle ikame edileceği ve kimin ne kadar çalışmak ve tüketmek zorunda olduğunun belirlendiği devlet köleliğinde bir anlam taşır. Fakat aksine serbest takas ekonomisinde para diğer tüm emtialar gibi olmalıdır ki bugün esasen emtiadan farklıdır ve hala genel bir takas aracı olarak durmaktadır: diğer tüm emtialar gibi çifte takas ve tüketim niteliği taşımaktadır. Adil bir takas toplumunda bile takas aracı tüketilemezse ve zamanla değerini kaybetmezse zararlı büyük miktar sahipliğini ve dolayısıyla yan hakları elde etme ihtimali düşünülmeden reddedilemez. Gerçi bilinen tarihte, büyük toprak sahipliği ve sonuç olarak tüm sömürü biçimlerinde veraset ve benzeri (aygıtlar) iktidar ve devlet koruması ile kıyaslandığında yalnızca tali bir rol oynadı. Bu bakımdan Silvio Gesell’in önerisi (yani günümüzde olduğu gibi yıllar geçtikçe değer kazanmayan, aksine başından itibaren gittikçe değer kaybeden, böylelikle kişinin bir malı karşılığında elde ettiği bir miktar paranın mümkün olan en kısa zamanda tekrar bir ürün için takas etmenin haricinde hiçbir baskılayıcı bir çıkarının olmayacağı bir para çeşidi bulmak) değerlidir. Silvio Gesell, Proudhon’dan bir şeyler öğrenmiş, onun büyüklüğünü tanımış ve onu temel alarak bağımsız bir şekilde daha ileri fikirlere ulaşmış çok az kişiden biridir. Bu yeni paranın dolaşım akışına nasıl canlı bir hareketlilik getireceğine dair, nasıl üretim ve takas aracını elde ederken hiç kimsenin tüketim harici bir çıkarının olmayacağına ilişkin tarifi, tamamen, hızlı para dolaşımının kamusal ve özel yaşamda nasıl neşe ve canlılık getirdiğini, öte yandan piyasadaki bir tıkanmanın ve daimi paranın yavaş dolaşımının da enerjimizin durmasına ve ruhumuzun durağanlaşmasına sebep olduğunu öğreten Proudhon’un ruhundan kaynaklanmaktadır. Yağma tehlikesi barındırmayan objektif bir takas aracının bulunup bulunmayacağı – bu sorunun sorulmasıyla ilgili en önemli şey sadece sorulabilmiş olmasıdır – geleceğe ait bir mesele değildir. Aksine mesele para dolaşımının diğer iki noktayı belirleyici bir şekilde etkileyen kalkış noktası olup olmadığı ya da olup olamayacağıdır. Ancak burada şunun söylenmesi gerekir: eğer tarihin belirli bir noktasında, ki 1848’de Fransa’da olan buydu, mütekabiliyet takas ekonomisine sokulduysa, bu, büyük toprak sahipliği ve artı-değerin sonunu imlemiş olmalıdır.
Ekonomik köleliğin üçüncü kilit özelliği, buna göre, artı değerdir. İlk olarak söylenmesi gereken şey şudur: eğer kişi bununla ne demek istediğini net olarak ortaya koyup bu tanımına sıkıca bağlı kalmazsa değer kavramı ile pek çok fitne çıkarılabilir. Değer ifadesi anlamında bir talep taşır; bu anlam, kişi potansiyel alıcının cevabının fiyatın söylenmesini, ardından oluştuğunu düşündüğünde netleşir. Bu bakımdan değer öncelikle keyfilikten kaçınır. Fiyatı doğru değer, gerçek değer bağlamında gördüğümüz zaman kavramı biraz daha fazla daraltırız. Değer, fiyat ne olması gerekiyorsa odur, fakat öyle değildir. Bu ilişki her malın fiyat-ilişkisinde bulunur. Bu anlamda “değer” ifadesi, bu sözcüğün kullanımına dikkat eden herkesin fark ettiği gibi, fiyatın değere eşit olduğu, ya da diğer bir deyişle tüm gerçek iş ücretlerinin toplamının malların nihai hallerinin fiyatlarının toplamına eşit olduğu ideal, ya da toplumsalı talebi içerir. Elbette bireyler olarak karşıt duran insanlar her avantajı, sadece malın değil arzu edilen ürünlerin ender bulunurluğunu, özel sebeplerle artan talebin, tüketicinin cehaletinin vs. avantajını da sömürdüğünden hakikatte söylenen fiyatın toplamı ücretlerin toplamından daha fazladır. Belirli kategorilerdeki işçiler bazı koşullar altında bu muayyen avantajların bir kısmından, daha yüksek “maaş” biçiminde yararlanırlar. Eşit derecede yorucu işte çalışan kardeşlerinin maaşları ile kıyaslandığında bu yüksek maaşla çalışan işçilerin avantajı sadece ücret olmaz. Kâr da avantajlıdır. Kompleks ekonomik yaşamın hiçbir detayı, çalışmanın ürettiği her şeyi sadece ücretiyle satın alamayacağı gerçeği ile ilgili hiçbir şeyi değiştiremez. Aksine, kârın satın alım gücü için dikkate değer bir bölüm bırakılmıştır. Yukarıda da önerildiği üzere, hâlihazırda piyasaya mal olarak girmiş üretimin ara aşamaları burada ele alınmamıştır. Çünkü kişi meseleye yakından bakacak olursa malların kapitalist bir üretici tarafından ücretlerle ya da kârla değil sermaye ile (ki bunu yakında daha detaylı göreceğiz), itibar ya da mütekabiliyet yerine sızan bir şeylerle, başka bir kapitalist üreticiden satın alındığını görür. Elbette çalışma (iş), nihayetinde bu sermaye için faizi sağlamak zorunda olandır. Fiyatlarda saklanmıştır ve hâlihazırda yukarda mülkiyetten kaynaklanan kâr şeklindeki bir başka biçim olarak adlandırılmıştır. Zira sermaye akışkan ve hareketli kılınan mülk-sahipliğinin dolaşım ve emek üzerinden elde edilen ürünlerinin biçimidir. Sermaye, görünüşte mülk sahibi olmayanlar açısından bile hala oluşum sürecinde olan bir ürün için maaşları artırma veya bir ürünün bir işleme sürecinden diğerine geçişi sırasında maaşları emeğe ödeme yahut bu ürünlerin ticaretini yapma ve bu ürünleri depoda tutma yoluyla ürünleri edinme aracıdır. Yakında sermayenin bu farklı biçimlerini ve sermayenin şey-gerçeklik, hakiki ruh gerçekliği ve sahte sermaye şeklindeki ayrımlarını ele alacağız.
Eğer birdenbire, devrimin büyük anı siz halklara denk gelirse, her biriniz, ne yapardınız? Dünyada, her ülkede, her ilde, her toplulukta, hiç kimsenin bir daha açlık çekmemesini, hiç kimsenin donmamasını, hiçbir erkek, hiçbir kadın ve hiçbir çocuğun yetersiz beslenmemesini nasıl sağlamak isterdiniz?
Bu bakımdan değer dediğimiz şey sadece toprağı iyileştirmek ve yeryüzünün ürünlerini çıkarıp işlemek için çalışma yoluyla ortaya çıkar. Fakat işçiler kendilerini kiralamaya, kendi iş kazanımlarının sonuçlarını başkalarına ticari kullanım için belli bir tazminat karşılığında teslim etmeye zorlanırlarsa ürettikleri ürünlerin değeri ile kendi kullanımları için satın aldıkları ürünlerin fiyatı arasında bir orantısızlık hâsıl olur. Burada, ister işçilerin kendilerine yapılan ödemelerde – maaşları çok düşüktür – isterse satın alımlarında – mallar çok pahalıdır – tam olarak soyuldukları nokta göz ardı edilebilir. Ana mesele, mutlak miktarları değil ilişkiyi düşünmektir – ki bu örnekte ilişki orantısızlıktır – ve kapitalistlerin tüm kârının zorlu koşulları nedeniyle işçileri kabul etmeye zorladıkları indirimden, hangi noktada olurlarsa olsunlar, işçilerin çalışmasının veriminden kaynaklandığını, diğer bir deyişle, işçilerin ücretlerinde yapılan indirimin ya da azaltılmış değerlerinin kapitalistlerin kârlarına veyahut artı değere eşit olduğunu hatırlamaktır. Burada hangi noktada kârın kapitalistlere aktığı da incelenmemiştir. Ne de bu sorunun yanlış bir şekilde sorulup sorulmadığına yakından bakan bir araştırmadır bu. Çünkü bu soru da bir kez daha karşılıklı ilişki yerine mutlak olanı koymaya kalkışmaktadır. Yalnızca kârın mülk-sahiplerine, para-kapitalistlerine, müteşebbislere, tüccarlara ve onların tüm yardımcılarına, memurlara, “aklî” (mental) işçilere ve kapitalizmde ayrıcalıklı bir pozisyonda bulunan başkalarına çeşitli oranlarda dağıtıldığına dikkat çekilmiştir. Ve ayrıca bunun inşa meselesi olduğu da vurgulanmalıdır. Gerçi bu inşaalar tümüyle gereklidir: kapitalizmde rolü olan kişilerin gelirlerinin tamamı kar değildir, onlar da iş yaparlar. Ve “işçilerin” tükettiği her şey emek ücreti değildir; onlar da, genellikle çok az oranlarda da olsa kâr ekonomisine katılırlar. Çalışmayı (işi) verimli ve verimsiz olarak ve – aynı olmasa da – üretilen malları gerekli ve lüks mallar olarak ayırmak çok ileri gitmek olur. Burada, kapitalizm içerisinde yer alan pek çok ayrıcalıklı kişinin sadece biraz iş yapmakla kalmayıp şüphesiz verimli iş de yaptığına işaret edilmelidir, tıpkı işçilerin de tam ya da kısmen verimsiz iş görmesi gibi. İkinci olarak, işçilerin tüketimine sadece gerekli olan mallar değil lüks mallar da girer. Tüm bu detaylar, ki hepsi zamanımızın gerçek yaşamı için büyük önem taşır, burada zikredilebilir. Burada mesele, işçilerin ve işçilerin sendikalarının ücret meselesi üzerindeki tek taraflı vurgusunun Marksistlerin yanlış artı değer kavramı ile ilişkili olduğunu gösterme meselesidir. Yukarıda maaş ve fiyatın nasıl birbiri ile bağlantılı olduğunu gördük; şimdi de sözde artı değerin teşebbüsten doğan mutlak bir miktar olduğu ve buradan sermayenin diğer kategorilerine aktığı [iddiasının] tümüyle yanlış olduğunu gösterdik. Artı değer, maaş ve fiyat gibi bir ilişkidir ve belli bir noktada değil, ekonomik sürecin tüm akışlarında meydana gelir. Marksizm’in teşebbüs üzerindeki, özellikle sanayi teşebbüsleri üzerindeki çok önemli odağı burada tartışılan yanılgıdan kaynaklanmaktadır. Marksistler bu konuda kapitalizmin Arşimedik noktasını keşfettiklerine inanmaktadırlar. Hakikat ise basitçe şudur: kârların cem-i cümlesi çalışmadan çıkartılır ya da diğer bir deyişle mülkün hiçbir verimliliği ve kapitalin hiçbir verimliliği yoktur, sadece çalışmanın verimliliği vardır. Bu bilgi aslında sosyalizmin bilgisinin temel bir noktasıdır ve Marksistler sırf bu bilgi yüzünden ki bu bilgiyi diğer tüm sosyalistlerle paylaşırlar, – Proudhon, Bastiat ile gerçekleştirdiği muhteşem polemiklerinde ve diğer pek çok yerde bunun klasik ifadesini ortaya koymuştur – kelimenin en geniş anlamıyla kendilerine sosyalist diyebilirler. Şunu da bilirler: mülk ve sermayenin kârlılığı, gerçekte emeğin verimliliğine karşı hırsızlık olan bir şey için sadece aldatıcı bir biçimdir. Fakat bu temel bilgiden yola çıkarak Marksistler kendi teorilerinde ve sendikacılar da kendi eylemlerinde, bu en cüretkâr yanlıştan sonuçlar çıkarmıştır. Marksistler bir davaları olduğu için, esas, mutlak bir davaları olduğu için buna inanmıştı. Onlar açısından iş, iş koşulları ve üretim süreçleri o andan itibaren her şeyi ve dolayısıyla materyalist tarih kavramlarının, gelişme yasalarının, sabit temerküz ve büyük kriz ve çöküş beklentilerinin, vs. kaba yanlışlığını açıklayan son işti. Sadece çok daha fazla araştırmaları gerekecekti – o halde işçilerin sıkıntıları nereden kaynaklanmaktaydı? – ve toprak sahipliği ve paranın süresinin dolmaması ve tüketilemezliği meselesi ile karşılaşacaklardı. Ve ardından sıra devlete ve ruha ve iniş çıkışlara gelecek ve devlet ve sermaye ve özel mülkiyeti de kapsayan koşulların kendi davranış biçimimizde mevcut olduğunu ve nihayetinde her şeyin bireylerin ilişkilerine ve bu bireylerin kurumlarla olan enerjilerine bağlı olduğunu bulacaklardı. Bu da enerjinin ve genellikle eski nesillerin bireylerinin güçsüzlüğünün katılaşmış kalıntıları zaman üzerine ağır bir yük olarak biner. Bakış açısına ve tasvire (imagery) istinaden kişi, ekonomik koşullar, siyasi ilişkiler, din, vesaireye bir bütün olarak, ya ağır üst yapı ya da bir dönemin bireyleri için yaşamın temeli adını verebilir. Fakat ekonomik ya da toplumsal “koşullar”ı bir zamanın “maddi” temeli ve ruh ve biçimlerini de sadece “ideolojik üstyapı” ya da kopyalama ve ayna-imgesi olarak ele alırsa bu görüş asla yanlış olmaktan öte bir şey olamaz. Artı değer bilgisi olarak bu tür bir önem verişin, yani özel mülkiyetin ve para-kapitalin emeğin yağmacısı olarak teşhirinin bu denli yıkıcı oluşu artı değerin “kaynaklandığı” yeri keşfettiklerine dair duyulan yanlış inançtı. Artı değer dolaşımda bulunur; artı değer bir malın satın alınımında, bir işçinin az ya da çok tüketimdeki ödemesin kadar meydana gelmektedir. Yine de bir başka şekilde ifade edilerek – sadece imgelerle konuşabileceğimiz için hakikat, çeşitli bakış açılarına göre tarif yapma girişimleri ile çevrelenmelidir ve bu yaklaşımdan daha çok yararlanmamız gerekmektedir; daha karmaşık ve parçalanmış olanlar kapsayıcı genellemelerimizde yakalamak istediğimiz fenomenlerdir – : Artı değerin sebebi çalışma değil, işçilerin zorluklarıdır. Yukarıda da söylendiği üzere çalışan insanların zorluğu, üretim sürecinin dışında bulunmaktadır. Hepsinden daha çok bu zorluğun vesairenin sebebi daha ziyade tüm kâr ve toprak sahipliği ekonomisinin dolaşımında yatmaktadır. Buna göre bu kabuklardan sebeplerine doğru, buralarda hareket eden ve bunlar tarafından hareket ettirilen veya kendilerinin bunların hareketlerinde engellenmesine izin veren insanların niteliğinde ve sonra bunlardan önceki nesillerin insanlarına giden dolaşımda bulunmaktadır. Artı değerin kökeninin nihai sebebi kapitalist üretim süreci değildir; insan ilişkileri için nihai bir sebebe ihtiyaç duyan bilim adamları kesin olarak şunu kaydetmelidir: Adem sondan bir önceki ve en sondur ve muhteşem güzellikteki mutlak olan Tanrı’nın kendisidir. Ve Tanrı, altı tam gün boyunca, kendi mutlaklığına karşı dahi sadakatsizleşir zira gerçek bir mutlakçı, çalışmak için kendisinin fazlasıyla iyi olduğunu düşünür. Tahtının yani kendisinin üzerine oturur ve kendisine ve kendi kendine ben dünyayım der!
Kapitalist üretim süreci, çalışmanın özgürleşmesi için sadece olumsuz anlamda kilit noktasıdır. Kapitalist üretim süreci daha fazla gelişme göstererek ve kendisine içkin yasalarıyla sosyalizme yol açmaz; işçilerin üreticiler olarak rollerindeki mücadeleleri üzerinden emek lehine kararlı bir şekilde dönüştürülemez. Bu, ancak ve ancak işçiler kapitalist üreticiler olarak rollerini oynamaktan vazgeçerlerse mümkün olacaktır. Herhangi bir insan hatta işçi bile kapitalizm yapısı içerisinde ne yaparsa yapsın her şey onu kapitalizm engelinin daha da derinlerine çeker. Bu rolde işçiler de kapitalizmin katılımcılarıdır. Gerçi işçilerin çıkarları kendileri tarafından seçilmiş değildir fakat bu çıkarlar kendilerine kapitalistler tarafından aşılanmıştır ancak her elzem şeyde, konumlandırıldıkları yerin adaletsizliğinin sırf avantajlarını değil dezavantajlarını da alırlar. Özgürlük sadece aklen ve fiziken kapitalizmden çıkabilen, kapitalizm içerisinde rol oynamaya son veren ve insan olmaya başlayan kişiler için mümkündür. Kişi bundan böyle gerçek olmayan kâr ve piyasası için çalışmayarak, ihtiyaç ve çalışma, açlık ve eller arasındaki bastırılmış gerçek ilişkiyi sağaltarak (restore) adam olmaya başlar. Yapılması gereken, temel sosyalist anlayıştan – yalnızca çalışma değer üretir – doğru sonucu çıkarmaktır ve sonuç: faiz piyasasından uzaktadır! Çalışma piyasası ve ruhu, çalışma ile tüketim arasındaki ilişki ve çalışma nedeni yine de tesis edilmek zorundadır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır. Ve onların yanı sıra insanlar sadece kendi aralarında düzgün bir şekilde süregiden şeyleri düzenlemeye ihtiyaç duyarlar. Ve insanlar neye ihtiyaç duyuyorlarsa ona sahip olacaktır ki böylece her biri sadece kendisi için çalışabilsin; yani hepsi birbirini değil doğayı sömürecektir.
Bugün sosyalizm çağrısı herkese gitmektedir. Bu herkesin bu çağrıya cevap vereceği ya da verebileceği inancıyla değil bazılarına, herkesin yeni başlayanlar cemiyetine ait oldukları bilincine sahip olmaları için yardım etme temennisi ile yapılmaktadır.
Böyle yaşamaya artık katlanamayan ve katlanmayacak olanlar burada çağrının yapıldığı kişilerdir. Kitlelere, insanoğlunun halklarına, yöneticilerine ve tebaalarına, varislerine ve ıskat edilmiş olanlara, imtiyaz sahiplerine ve aldatılmışlara şu söylenmelidir: ekonominin topluluklarda birleşmiş insanların ihtiyaçlarını karşılamak yerine kâr için yürütülmesi zamanımızın devasa, bastırılamaz utancıdır. Tüm militarizminiz, tüm devlet sisteminiz, tüm bu özgürlükleri bastırmalarınız, tüm sınıfsal nefretiniz sizi yöneten acımasız ruhtan gelmektedir. Eğer birdenbire, devrimin büyük anı siz halklara denk gelirse, her biriniz, ne yapardınız? Dünyada, her ülkede, her ilde, her toplulukta, hiç kimsenin bir daha açlık çekmemesini, hiç kimsenin donmamasını, hiçbir erkek, hiçbir kadın ve hiçbir çocuğun yetersiz beslenmemesini nasıl sağlamak isterdiniz? Sadece en temel ihtiyaçlardan konuşmak için! Ve devrim ya sadece tek bir ülkede patlak verseydi? Ne işe yarayabilirdi? Hangi hedefi amaçlayabilirdi?
İşler artık kişinin bir ulusun insanlarına seslenebileceği gibi değildir: Toprağınız ihtiyaç duyduğunuz yiyeceği ve sanayi ham maddelerini yani çalışmayı ve takası üretir! Birleşin, siz yoksul insanlar, birbirinize itibar edin; mütekabiliyet sermayedir; para-kapitalistlerine ve müteşebbis patronlara ihtiyacınız yoktur; şehirde ve ülkede çalışın: çalışın ve takas edin!
Büyük, kapsayıcı tedbirlerin bütünü etkileyeceği bir an beklenilse bile işler artık öyle değildir.
Devrim anında muazzam bir kafa karışıklığı, hakiki bir vahşi kaos, çocuksu bir acizlik hasıl olabilir. İnsanoğlu kapitalizmin tepe noktasına – dünya kr piyasasına ve proleteryaya- ulaştığı bu zamanın haricinde hiçbir zaman daha fazla bağımlı ve zayıf olmamıştı!
Hiçbir dünya istatistiği ve hiçbir dünya cumhuriyeti bize yardım edemez. Kurtuluş sadece halkların topluluk ruhundan yeniden doğması ile gelebilir!
Sosyalist kültürün en temel biçimi bağımsız ekonomileri ve takas sistemi ile birlikte topluluklar cemiyetidir. Bizim insan refahımız, varlığımız şimdilerde hayatta kalmış tek doğal grup olan bireyin birliği ile aile birliğinin her toplumun temel biçimi olan topluluklar birliğine bir kez daha yoğunlaştırılması olgusuna dayanır.
Bir toplum istiyorsak o zaman onu inşa etmeliyiz, onu uygulamalıyız.
Toplum, toplumların toplumlarının toplumudur; cemiyetlerin cemiyetlerinin cemiyetidir; milletler topluluklarının milletler topluluklarının milletler topluluğudur; cumhuriyetlerin cumhuriyetlerinin cumhuriyetidir. Sadece özgürlük ve düzen vardır, sadece ruh, öz-yeterlilik ve toplum olan bir ruh ve birlik ve bağımsızlık vardır.
Hiç kimsenin işine karışmasına izin vermeyen bağımsız birey, dünyası ev ve işyeri ile birlikte ailenin ev topluluğu olan kişi; otonom yerel topluluk; gelmiş geçmiş en az görev sayısına sahip olan, daha kapsayıcı gruplarla birlikte hiç olmadığı kadar geniş ilçe ya da topluluklar grubu vs. – işte bir toplum böyle görünür; bu tek başına, uğruna çalışmaya değer, hepimizi sefaletimizden kurtarabilecek olan sosyalizmdir. Günümüzde var olmayan özgür-ruh birliği için vekil olarak baskıcı hükümet sistemini devletlerde ve devlet gruplarında daha da genişletme ve bunların alanlarını daha önceden gerçekleşmiş ekonomi sahasına doğru yeniden uzatma girişimleri faydasız ve yanlıştır. Her orijinal niteliği ve faaliyeti boğan bu polis sosyalizmi halklarımızın topyekûn mahvına mühür vuracak ve tamamen dağılmış atomları mekanik bir demir halka ile bir arada tutacaktır. Doğal bir birlik biz insanlar tarafından sadece yerel ölçekte yakın olduğumuz yerlerde, gerçek temas halinde elde edilebilir. Aile içinde, ortak bir görev ve ortak bir amaç için birçok insanın birliği olan birleştirici ruhun, komünal yaşam için çok dar ve yetersiz bir formu bulunmaktadır. Aile sadece özel çıkarlarla alakalıdır. Kamusal yaşam için ortak ruhun doğal özüne ihtiyacımız vardır. Bu şekilde kamusal yaşam artık devlet ve soğukluk tarafından şimdiye kadar olduğu gibi münhasıran doldurulup yönetilmeyecek, aile ilgisine benzer bir sıcaklık ile yönetilecektir. Hakiki komünal yaşamın işbu özü, yerel topluluktur, ekonomik topluluktur: bu özü, onu yargılamak isteyen hiç kimse, mesela kendisine günümüzde “topluluk” diyenler, hayal bile edemez.
Para elde etmek için kendimizi satar ya da kiralarız. Ellerimizi hareket ettiririz ve burada eller denirken kasıt pek çok kas, sinir ve beyindir, ruh ve bedendir, çalışmadır. Toprak üzerinde çalışma; yer altında çalışma; yeryüzünün ürünlerini daha fazla işleme için çalışma; takasta ve ulaşımda çalışma; zengini zenginleştirmek için çalışma;
Fabrikalar için, ham maddelerin işlenmesi için, malların ve yolcuların taşınması için kullanılan sermaye gerçekte ortak ruhtan başka bir şey değildir. Açlık, eller ve yeryüzü -üçü de ordadır, doğallığıyla ordadır; eller açlık için çalışkan bir biçimde ihtiyaç duyulan malları yeryüzünden temin eder. Ek olarak, asırlık ticarette belli başlı bölgelerin özel tecrübeleri, belirli ham maddelerin sadece belirli yerlerde olmasını sağlayan toprağın özel bileşimi, gereksinimi ve ticaret elverişliliği bulunmaktadır. İnsanların yerel ölçekte üretilemeyecek ya da üretilmemesi gereken şeyleri toplumdan topluma takas etmesine müsaade edin, tıpkı topluluklar içerisinde bireyden bireye takas ettikleri gibi. İnsanların bir ürünü denk bir ürünle takas etmesine müsaade edin. Her toplumda bu kişilerin her biri tüketmek istediği kadarına, yani çalıştığı kadarına sahip olacaktır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır. Ve onların yanı sıra insanlar sadece kendi aralarında düzgün bir şekilde süregiden şeyleri düzenlemeye ihtiyaç duyarlar. Ve insanlar neye ihtiyaç duyuyorlarsa ona sahip olacaktır ki böylece her biri sadece kendisi için çalışabilsin; yani hepsi birbirini değil doğayı sömürecektir. Her bir kişi alım satım sistemi altında bile sadece kendisi için çalışsın, insanlar bin misli bir birlikte birbirinin yerini alsın ve buna rağmen bu birlikte hiçbir şey hiç kimseden alınmasın, dahası her şey her birine verilsin diye takas ekonomisini düzenlemek – işte bu sosyalizmin görevidir. Şeyler, bir kişiden diğerine hediye olarak verilmeyecektir; sosyalizm ne feragattir ne de hırsızlık; her kişi kendi çalışmasının sonucunu alır ve doğanın ürünlerini çıkarırken iş bölümü, takas ve çalışan bir komünallik vasıtasıyla herkesin güçlenmesinin keyfini çıkarır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır: üçü de doğası gereği mevcuttur. Günümüzde şehirdeki ve ülkedeki insanlara tüketimimize giren her şeyin, hava hariç, yeryüzünden ve yeryüzündeki bitkiler ve hayvanlardan kaynaklandığını yeni bir şeymiş gibi söylemek zorunda olmak tuhaf.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.
Açlığı günlük olarak hissederiz ve satın alma ve bu açlığı giderme vasıtası olan parayı almak için ceplerimize uzanırız. Burada açlık denen, gerçek olan her ihtiyaçtır; bu ihtiyaçların her birini gidermek amacıyla para almak için kasalarımıza uzanırız.
Başkalarının ortak mülkiyeti veya tahakküm-dışılığı (non-domination) farklı resmettiğini çok iyi biliyorum. Onlar her şeyi bulanık görüyorlar: ben net görmeye çalışıyorum. Onlar her şeyi tarif edilmiş bir idealin mükemmelliğinde görüyorlar; ben, şimdi ve her zaman, ne yapılabileceğini açıklamak istiyorum.
Para elde etmek için kendimizi satar ya da kiralarız. Ellerimizi hareket ettiririz ve burada eller denirken kasıt pek çok kas, sinir ve beyindir, ruh ve bedendir, çalışmadır. Toprak üzerinde çalışma; yer altında çalışma; yeryüzünün ürünlerini daha fazla işleme için çalışma; takasta ve ulaşımda çalışma; zengini zenginleştirmek için çalışma; haz ve talimat için çalışma; gençliği eğitmek için çalışma; zararlı, faydasız ve değersiz şeyler üreten çalışma; hiçbir şey üretmeyen çalışma ve sırf izleyicilerin seyretmesi için yapılan çalışma. Bugün pek çok şeye çalışma denmektedir; bugün para getiren her şeye çalışma denmektedir.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.
Yeryüzü nerededir? Ellerimizin açlığımızı yatıştırmak için ihtiyaç duyduğu yeryüzü.
Bir kaç insan yeryüzüne sahiptir ve bunların sayısı giderek azalmaktadır.
Söylediğimiz gibi sermaye bir şey değil aramızdaki ruhtur. Sanayi ve ticaret için araçlara sahibiz, keşke kendimizi ve insan doğamızı yeniden bir keşfedebilseydik. Yeryüzü dışsal doğanın bir parçasıdır. Hava ve ışık gibi doğanın bir parçasıdır; yeryüzü devredilemez bir şekilde tüm insanlara aittir; yeryüzü sadece birkaç kişi tarafından sahiplenilen özel mülkiyete dönüşmüştür!
Eşya ile ilgili tüm sahiplikler, tüm toprak-sahipliği hakikatte insanların sahipliğidir. Kim yeryüzünü diğerlerinden, kitlelerden saklarsa, bu kişi diğerlerini kendisi için çalışmaya zorlar. Özel mülkiyet hırsızlıktır ve köle sahipliğidir.
Bu sahiplik türü, para-ekonomisi üzerinden, öyle görünmeyen bir toprak sahipliğine dönüşmüştür. Adil takas ekonomisinde aslına bakılırsa benim toprakta bir hissem vardır, ben toprak sahibi olmasam bile; kâr, tefecilik, faiz diyarındaki para-ekonomisinde, toprağa sahip olmasanız bile, sadece para ve hisselerine sahipseniz gerçekte siz bir toprak hırsızısınız. Bir ürünün denk ürünle takas edildiği adil ekonomide, yaptığım hiçbir şey kendi kullanımıma girmese dahi, kendim için günlük çalışırım; kar diyarındaki para ekonomisinde tek bir işçiyi istihdam ediyor olmasanız bile, çalışmanızın sonuçları dışında başka herhangi bir şey ile yaşadığınız müddetçe siz bir kölenin efendisisiniz. Kişi sadece çalışmasının getirileriyle yaşıyor olsa bile, eğer işi tekelleşmiş ve imtiyazlı ise ve ederinden fazlasını elde ediyorsa insanların sömürülmesine katılmaktadır.
Açlık, eller ve yeryüzü oradadır, üçü de doğası gereği oradadır.
Yeryüzüne yeniden sahip olmalıyız. Sosyalizm toplulukları toprağı yeniden dağıtmalıdır. Yeryüzü hiç kimsenin özel mülkü değildir. Yeryüzünde hiçbir efendi kalmasın ve biz insanlar özgür olalım.
Sosyalizm toplulukları toprağı yeniden dağıtmalıdır. Mülkiyet bu münasebetle gene gelebilir mi?
Başkalarının ortak mülkiyeti veya tahakküm-dışılığı (non-domination) farklı resmettiğini çok iyi biliyorum. Onlar her şeyi bulanık görüyorlar: ben net görmeye çalışıyorum. Onlar her şeyi tarif edilmiş bir idealin mükemmelliğinde görüyorlar; ben, şimdi ve her zaman, ne yapılabileceğini açıklamak istiyorum. Bu dünyada işler, şimdi ve her zaman, kararsız ve süresiz yürümeyecektir; sosyalizm elimizdedir ve görevdir. Her kim sosyalizmi gerçekleştirmek isterse, ne istediğini bilmelidir. Şimdi ve her zaman radikal dönüştürücü olan, orada olanın dışında dönüştürecek hiçbir şey bulamayacaktır. O halde şimdi ve her zaman yerel topluluğun kendi ortak mülkünü – bunun bir kısmı ortak toprak, diğer kısmı ev, avlu, bahçe ve tarla için aile mülkü olsun – sahiplenmesi iyi olacaktır.
Özel mülkiyetin kaldırılması bile özünde ruhumuzun dönüşümü olacaktır. Bu yeni doğumu mülkün güçlü bir yeniden dağılımı takip edecek ve söz konusu yeniden dağılım ile bağlantılı olarak gelecek zamanlarda belirli ve belirsiz aralıklarda tekrar tekrar yeniden dağıtım yapmak için daimi bir niyet olacaktır.
Çev: Nesrin Aytekin

https://itaatsiz.org/?p=5537
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.07.29 15:25 griljedi GRRM - 2012 Söyleşileri

  1. Şu ana kadar yayımlanan kitaplara eklediğiniz ve okuyucunun bulmasını umduğunuz ama bulamadığı şeyler var mı? Yahut çok az kişinin gördüğü?
Hayranların şu ana kadar her şeyi öğrendiğini düşünüyorum. İnsanlar düşüncelerini internette, bloglarda yazıyor. En anlaşılmaz, ücra ipuçları bile kısa sürede bulunuyor ve dikkat çekiliyor.
  1. Valyria’yı görecek miyiz?
Kıyamet öncesi mi şimdiki halini mi? Belki.
  1. Cevaplanmamış ama Kış Rüzgarlarında cevaplanacak üç soru söyler misiniz?
Söyleyebilirim ama söylemeyeceğim.
  1. Bronn’un hikayesi bitti mi?
Bronn’un hala bir rolü var, kesinlikle geri dönecek.
  1. Başlangıçta onlara vereceğiniz yolu ertelediğiniz veya yoldan saptırdığınız bir karakter var mı? Varsa, kim?
Hayır, var diyemem. Bazı durumlarda kronolojiler başlangıçta istediğimden farklı ama tüm karakterlerin hikayeleri aynı devam devam ediyor.
  1. Demiradamlar kuzeye saldırmamış ve Kızıl Düğün gerçekleşmemiş olsaydı Kuzey ve Nehirtoprakları bağımsız kalmaya devam edebilir miydi?
Kuzey olabilir ama Nehirtoprakları daha sorunlu. Gerçek doğal sınırlar olmadan, nehirtoprakları her taraftan saldırılara karşı savunmasızdır, bu yüzden tarihleri kan ve kargaşa ile dolu.
  1. Hayranların bulduğu ama sizin o amaçla yazmaya niyetlenmediğiniz en büyük kırmızı ringa balığı (yem) nedir?
Bu söylemek olurdu ama hayranlar, ufacık bir şeyden bile kuram çıkarıyorlar. Zaman zaman bunları bana e-posta atıyorlar.
- Dothraki aslında bir dizi bozkır ve ova kültürünün bir karışımı olarak tasarlandı ... Moğollar ve Hunlar, kesinlikle, ama aynı zamanda Alans, Sioux, Cheyenne ve çeşitli diğer Amerikan kabilelerinin ... saf bir fantazi ile terbiyeli hali. Araplara veya Türklere - orijinal olarak bozkırların atlıları olması haricinde- herhangi bir benzerlik tesadüfidir (bu emmiye biri Hunların da Türk olduğunu söylesin. Neyse). Bununla birlikte, genel olarak, tarihten ilham alırken, ister bireylerden isterse tüm kültürlerden olsun, doğrudan bire bir nakillerden kaçınmaya çalışırım. Robert'ın VIII. Henry veya Edward IV olduğunu söylemek nasıl doğru değilse, Dothrakilerin de Moğol olduğunu söylemek doğru olmaz.
- GRRM; “Ejderhaların Dansı sonunda pek çok uçurum vardı, 6. kitapta bunları çok erken çözeceğim. Kitabı inşa ettiğim iki büyük savaşla açacağım; Buz Savaşı ve Meereen-Köle Körfezi Savaşı ve sonra oradan alıp devam edeceğim.”
- Ned ve Robb’un ölümü... Bu iki karakterin sonunu en başından beri biliyor muydunuz yoksa zaman içinde mi karar verdiniz?
Neredeyse en başından beri biliyordum. Hikayenin büyük vuruşlarını biliyorum; ana karakterlerden kim ölecek, kim yaşayacak... hepsini. Yazım sırasında keşfettiğim çok ayrıntı var, küçük karakterler gibi... Yani ana karakter altı arkadaşıyla bir savaşa girecekse altı arkadaşın hepsine de ne olacağını bilmiyorum, buna yazarken karar veriyorum ama büyük oyuncular, büyük hayatlar ve hayat değiştiren büyük olayları en başından beri planlı.
- Bir çok kişi Jon’u öldürdüğünüzü düşünüyor. Geçmişte Starklara çok kötü şeyler yaptınız ama içimden bir ses Jon hayatta kaldı diyor. Bu konuda yorum yapmak ister misiniz?
[Güler] Bu konuda yorum yapmayacağım.
- Jon, Lord Kumdandan olarak resimden etkili bir şekilde çıkmış olsa da - yaşıyor olsa bile, Sur’un o kış geldiğinde Ötekileri geri tutma şansını sevdiğimden emin değilim. Kış Rüzgarları'nda Sur’un güneyine doğru hareket ettiklerini göreceğimizi varsayabilir miyiz?
Çok fazla şey söylemek istemiyorum ama Kış Rüzgarlarında kesinlikle daha fazla Öteki göreceksiniz.
- Kargaların Ziyafeti ve Ejderhalarla Dansta bölüm başlıkları olarak Kraliçe'nin Eli veya Demir Talip gibi etiketleri kullanmaya başladın, daha önceki ciltlerde ise her zaman Jon veya Ned ya da Arya idi. Bu kimlik sorunlarını keşfetmenin bir yolu mu? Özellikle Arya ve Sansa ve Theon ile tüm kimlikleri değişiyor gibi görünüyor.
Evet, tam olarak amacım bu. Bu kitaplarda birçok kimlik saldırı altında.
- Ortaya çıkan bir diğer tema da – her yerde var ancak ancak Ejderhalarla Dansa son pov’da daha da netleşiyor - taht oyununda oyuncu olduklarını düşünen karakterlerin piyonlardan daha sık olması. Gerçek güç gölgelerdedir. Bu fikri en başından itibaren keşfetmek istediniz mi yoksa hikaye geliştikçe mi ortaya çıktı?
Hangi durumdan bahsettiğinize bağlı. Bu seriye 1991 yılında ilk başladığımda, ne olduğunu gerçekten bilmiyordum. A Game of Thrones'a geldiğimde, ana temaların ne olacağını biliyordum ve bu kesinlikle onlardan biri. Gücün doğası ve gücün kullanımı ve insanların iktidara gelmesi için neler yaptıklarını - ele aldığım en önemli şeylerden bazıları.
Varys’ın 2. kitapta sorduğu kral, rahip, savaşçı bilmecesi buna hitap ediyor. Kim kime itaat ediyor? Asıl güç kimde? Asıl soru bu.
- GRRM, Tyrion karakterini, 1981 yılında Lisa Tuttle ile yazdığı Windhaven isimli kitaptaki bir cümleden ilham aldı; “Bir cüce var, gördüğüm en çirkin adam ama ayrıca en zekisi.”
- GE: Tyrion ve Daenerys, serinin en ünlü iki karakteri...
En popüler iki karakterden biri, ancak bence evrensel olarak en popüler olan ikisi Jon Snow ve Arya. Her karakterin hayranları ve büyük bir iltifat olarak aldığım aleyhte sözler var. Gerçek insanlar hakkında böyle hissederiz; bir kişi onları sever, başka bir kişi onlar tarafından tahrik olur ve başka bir kişi onların sahte olduğunu düşünür. Kurgusal bir karakter yaratıyorsanız ve herkes karakteri seviyorsa veya karakterden nefret ediyorsa, muhtemelen bir karton parçası yaratmış olursunuz.
- GRRM, Kargaların Ziyafeti’nde Brienne’nin asılırken yaptığı seçimin “kılıç” olduğunu doğruladı ve bunu küçük Payne’i kurtarmak için yaptığını da... Yani Podric Payne, hala hayatta.
- Karakterleriniz arasında bir seyahat arkadaşı seçmeniz gerekse kimi seçerdiniz?
Hedefe ve ne yapmak istediğime göre değişir. Eğer sadece gezi, manzara, farklı yerleri görmekle ilgiliyse Tyrion’u yanıma alırdım; asit yorumları (iğneliyici demek istiyor sanırım, söyleşi ispanyolcaydı, ben de otomatik sayfa çevirici kullandım) belli zamanlarda çok iyi olurdu. Daha romantik bir kaçış olacaksa da Daenerys’i alırdım çünkü eğlenceli olmasının yanı sıra çok güzel bir kadın.
- Kim daha seksi? Hayalinizdeki Daenerys mi yoksa Emillia mı?
Gerçek şu ki Emillia çok seksi ama farklılar. Benim için seçmesi zor çünkü ikisini de çok seksi görüyorum. Emillia düşündüğüm karakterin daha yaşlı bir hali. Kitaptaki Dany, cinsellik dünyasına girmiş bir genç kız ile küçük bir kız olma arasında değişiyor. Bazen bir kraliçecilik oynayan bir kız gibi davranırken, bazen de her açıdan tamamen işlevsel bir yetişkin gibi davranır. 23 yaşındaki Emillia 17 yaşında olması gereken (aslında 16) bir karakteri canlandırıyor.
- Westeros’ta ailelerin çok fazla çocuğu var, onları rahatça öldürebilmek için mi? Karakterleri öldürmeyi seviyor musunuz?
Bunu sevmiyorum ama bazen bunu komplo ihtiyaçlarıyla yapmak zorunda kalıyorum. Buna ek olarak ilham aldığım dönem Orta Çağ; o dönemlerde ailelerin şimdikilerden daha fazla çocukları olurdu çünkü kadınlar da çocuklar da sık sık doğumda ölürdü hatta çocuklarınızın ileride fazla yaşamayabileceğinizi bilirisiniz; kimisi erken yaşta kimisi biraz daha ileri yaşta ölürdü. Bu yüzden o dönemlerde çok çocuk olurdu. Ben de, her ne kadar bu bir fantezi de olsa, işime bunu yansıtmaya çalışıyorum, o dönemin şartlarına sadık kalmaya çabalıyorum.
- Yedinci kitabın ismi Kurtların Zamanıydı, bunu neden değiştidiniz?
Bu geçici bir başlıktı; bir isim seçmem istendi ve benim de aklıma ilk Kurtların Çağı ya da Kurtların Zamanı geldi ama hiçbir zaman sevmedim. Bir Bahar Rüyası daha iyi bir başlık.
- Ormanın Çocukları ile Ötekiler arasında göründüğünden daha yakın bir ilişki var mı?
Olabilir, olabilir. Hikaye devam ettikçe gelişecek bir konu, bu yüzden şu an bir şey söylemem (kendi de bilmiyor :D ).
- Jon Arryn’nın ölümünün LF ve Lysa eliyle olduğunu öğrendik, peki Sör Hugh’un ölüm emrini kim verdi? Cersei mi? LF mi?
İkisi de olabilir, kararınıza göre... Ancak bu, sadece bir Gregor olayı olabilir de. O cani ve acımasız biri, birini öldürmek için gerçek bir nedene ihtiyacı yok.
- Doran ve Mellario’un tartışma sebebi çocuklarını uzaklaştırma meselesi yüzünden ise Mellario neden Dorne’u terk etti? (Herkesin merak ettiği bir soru.)
İyi bir evlilik değildi. Yeni ve egzotik bir şeyin cazibesi nedeniyle evlendiler. Bazen cazibe en az beklediğiniz zaman olur. Uzak bir ülkenin prensi idi ve o da hayat dolu, çok çekici, çok farklı bir kültürden gelen bir kadın gibi görünüyordu. Dorne'a geldiğinde, Norvos'tan farklı olan, özellikle de çocukların başkalarına himaye edilmesiyle ilgili geleneklerin olduğunu görür. Bu ne siyasi bir evlilik, ne de büyülü bir evlilikti, sadece insan doğasının bir örneğiydi. Bazen ilişkiler iyi bir temel üzerinde başlar: tanışırsınız, büyük bir cinsel cazibe vardır, bir ilişki kurarsınız, evlenirsiniz ... ve sonra dört veya beş yıl içinde gerçekten ortak bir şeyinizin olmadığını fark edersiniz. Bir hata yaptınız ve yedi krallıktaki gibi boşanmanın yaygın olmadığı bir toplumda kolay çözümü olmayan bir durumdasınız... Bu sadece başarısız olan politik bir evlilik örneği değil, ayrıca aşk evliliklerinin bile başarısız olabileceğinin bir örneğidir.
Bazen Yedi Krallık'taki politik evlilikleri iyi gelir ve aşk için olan evlilikler iyi olmaz. Bazen bir çift birbirini sever ve sonra bir noktada sevmezler. Şehvetten gülüşmeler başka bir şeyden de gelişmeyen evlilikler vardır. İşlerin iyi gideceğine dair bir garanti yoktur ve bunun sonucu, hayal kırıklıklarının gelişmesi ve her insanın kendi yolunda gitmesi için yabancılaşmanızdır. Bu konuda Mellario'dan bir miktar acı var çünkü Dorne Prensi olarak Doran çocuklarıyla birlikte kalabildi ve Mellario, onları terk etmek zorunda kaldı (anladığım kadarıyla Doran, kadının çocukları alıp gitmesine izin vermemiş).
- Kitaplarda, krakenleri derinlerden uyandırabilecek bir boru hakkında hikaye var. Hiç kraken görecek miyiz?
Mümkün soruya şaşırmış görünür
- Ölü ulukurt ve yavrular hakkında... Bunlar eski ilahlardan bir hediye mi yoksa Bloodraven’dan mı? Bazıları ölü kurdun boğazına takılan geyik boynuzunu bir fs olarak görüp Stark-Baratheon çatışmasına işaret kabul ediyor.
Dostum, bu okuyucuların anlaması gereken bir şey. Eğer orada dikkatlice ince bir şekilde çalıştığım bir sembolse, bunun nedeni insanları düşündürmek için fikir verici olmaya çalışıyorum. Eğer görürseniz ve merak etmeye başlarsanız, bu bilerek yapılmıştır. Ama "Bu bir sembol! Bu bir sembol!" diye bağırmayacağım. Her okuyucu kendi okumalı ve sembollerin ne olduğuna ve ne anlama geldiğine kendileri karar vermelidir. Bu, karmaşık bir sanat eserinde yaptığınız işin bir parçasıdır, kasıtlı olarak yapılandırılmış ve nispeten belirsiz olan bir şey, böylece her okuyucu kendi sonuçlarını çıkarabilir.
- Jaqen, Kızıl Tanrı'ya ve başka yerlerde ateş tanrısına atıfta bulunur. R'hllor'dan mı bahsediyor? Arya'nın Yüzsüz Adamlar tarafından eğitildiğini gördüğümüzde, R'hllor onlar için özellikle önemli görünmüyor.
George bir an düşünür Eh, Jaqen’ın onu ne zaman andığına dikkat et; yakın zamanda neredeyse yanıyordu.
- İsyan sırasında neden Davos, Stannis’e yardım etti?
George güler Çünkü soğanı vardı! Ve kendi kendine şöyle düşündü: "Bunları en iyi fiyata nereden satabilirim? Onları King's Landing'e götürürsem bana soğan bedelini ödeyecekler ama onları açlık çeken insanlara götürürsem kesinlikle daha iyi ödeyecekler. "
- Varys ve Illyrio, Prens Doran ve Sör Willem Darry'nin yapmış olduğu nişan sözleşmesinin farkında mıydı? Ve neden Darry veya birisi Viserys'e ölümünden önce bu anlaşmayı söylemedi?
İlk soruya: hayır. İkincisi ise, Viserys karar verildiğinde olgunlaşmamış bir çocuktu ve bu bilgiye hazır değildi.
- Arthur Dayne, asil ve cesur bir şövalye olarak tanıtıldı. Jaime bile dehşete düşerken o nasıl Aerys’in acımasızlıklarını destekleyebildi?
Okumaya devam edin.
- İlk Daenerys, Daemon Blackfyre ve Dorne prensi arasındaki ilişkide neler olduğunu anlatır mısınız?
Daemon ve Daenerys'in aşık olmasına rağmen, kardeşi kral Daeron, sevgi meselelerinden daha çok devlet meseleleriyle ilgiliydi. Dorne ile uzun yıllar mücadele etmiş ve Yedi Krallığa taciz etmelerini engelleyemedikleri gibi onları Yedi Krallığa katamamıştı. Şiddetin başarısız olduğu yerde, belki de evliliğin düşmanlığa son verebileceğini fark etti ve böylece kız kardeşini Dorne prensi ile ittifak kurmak için kullandı. Bu politik bir evlilik, saf ve basit, Dorne ve Yedi Krallık arasında birliği garanti etmek için uygun bir evlilik. Ayrıca, kız kardeşini ki kendisiyle birkaç çatışması olmuş ve bir çok insanın tahtın gerçek sahibi olarak gördüğü piç erkek kardeşi yerine, Dorne prensine vermeyi tercih etti. Bu da Daemon’u ilk Blackfyre Taliplisi olmasına iten bardağı taşıran son damlaydı.
- Ejderhalarla Dansta, Brandon Stark’ın da Robert gibi kadınlara olan ilgisi hakkında daha fazla şey öğreniyoruz. Brandon'ın da piçleri var mıydı?
Brandon'ın çocuk sahibi olmadan önce öldüğünü söylemek abartı olurdu. Kitaplarda bakire olmadığı tespit edilmiştir. Ziyaret ettiği çeşitli yerlerde küçük snowlar bırakmış olabilir ama kesinlikle açık olan, meşru çocukları olmadığıdır.
- Meereen Düğümünün nasıl vuku bulduğunu artık biliyoruz. Asıl sorun neydi? Örneğin, Dany'nin çeşitli karakterlerle tanışma sırası mıydı, yoksa ejderhaları kim, ne zaman ve nasıl almaya çalışacağı mıydı?
Şimdi bir şeyler açıklayabilirim. Pek çok, birçok faktörün bir birleşimiydi: Xaro'dan Dany gemilerini vermek için teklifle başlayalım, reddedilmesi daha sonra Qarth'ın savaş ilanına yol açacaktır. Sonra şehri sakinleştirmek için Daenerys'in evliliği var. Sonra Yunkai ordusunun Meereen kapılarına gelişi var, çeşitli insanların yoluna çıkma sırası var (Tyrion, Quentyn, Victarion, Aegon, Marwyn, vb.) Ve sonra Daario var, bu tehlikeli kiralık kılıç ve Dany'nin onu gerçekten isteyip istemediğine dair bir soru var; salgın var, Drogon'un Meereen'e dönüşü var ...
Bütün bunlar havaya fırlattığım toplardı ve hepsi bağlantılı ve kronolojik olarak iç içe geçmişti. Drogon'un şehre dönüşü, farklı zamanlarda olduğunu keşfettiğim bir şeydi. Örneğin, Quentyn'in Meereen'e gelişinin üç farklı versiyonunu yazdım: biri Dany'nin evliliğinden çok önce geldi, biri daha sonra geldi ve diğeri evlilikten sadece bir gün önce geldi romanda olan da bu Ve bu farklı varış noktalarının diğer karakterlerin hikayelerini nasıl etkilediğini karşılaştırmak ve görmek için üç versiyonu da yazmak zorunda kaldım. Henüz gelmemiş bir karakterin hikayesi de dahil (Sonra da GRRM neden kitapları bitiremiyor, diyoruz :P ).
- Melisandre neden Stannis'i aradı? Onu alevlerinde gördü ve kendi başına aramaya mı karar verdi yoksa kırmızı rahipler adına bir göreve mi başladı? Rahipler tarafından gönderilen Moqorro ile karşılaştırdığınızda, sanki ikincisi gibi görünmüyor.
Haklısın, Melisandre kendi karar verdi, onun kendi gündemi var.
- Ejderha Kayası temelde volkanik bir ada ve bu nedenle, mağaralarına ne kadar derine girerseniz, o kadar sıcak olur ... ama derinliklerinde bu ısıya neden olan eski Valyri büyüsü olabilir mi?
Ejderha Kayası kalesinin nasıl inşa edildiğine ve bazı yapılarında taşın bir şekilde sihirle nasıl şekillendiğine bakarsanız ... evet, hala Valyria büyüsünün mevcut olduğunu söylemek mümkündür( Targların buradaki büyü yüzünden hastalanmadığı, ayrıldıkları için hastalanmaya başladıkları kuramım daha bir güçlendi :) ).
- Neredeyse her zaman birbirleriyle müttefik olmak isteyen aileler arasında evlilikler görüyoruz. Bu bağlam göz önüne alındığında, Tywin Lannister'in evliliğinin ilk kuzenle olması tuhaf görünüyordu ve hatta Tywin'in ne kadar pragmatik ve hırslı olduğunu düşündüğünüzde daha da tuhaf görünüyordu. Yoksa gerçekten bir aşk evliliği miydi?
Aşk olabilir ama ailenin kanını güçlendirmek için başka bir açık sebep var. Targaryenlar bu politikanın en uç örneğidir: sadece kanın saflığını korumak için aile içinde evlenirler ve böylece taht veya ailenin yönetimi için birkaç aday bulundurma probleminden kaçınırsınız. Beş erkek kardeşiniz varsa ve her birinin birkaç çocuğu varsa iki veya üç nesilden sonra kendinizi otuz potansiyel mirasçı ile bulabilirsiniz: Lannister veya Frey adında otuz kişi olabilir ve bu da çatışma üretir çünkü hepsi taht için kalıtsal kavgalara katılacaklar. Güller Savaşı'nın kaynağı budur; Taht için fazla aday, hepsi Edward III'ün torunları. Beş oğlunuz varsa ve bu tür bir problemden kaçınmak istiyorsanız, belki de en büyük oğlunun ilk doğan kızını üçüncü oğlunun çocuğuyla evlenmek o kadar da kötü bir fikir değildir; kavgalardan kaçınırsınız ve kan birleşik kalır, belki de Tywin'in evliliğinin amacı buydu. Belki Lord Tytos'un fikriydi hatta Tywin'in büyükbabasının fikri bile, evlilik ittifakının tam olarak hangi saatte yapıldığına göre...ancak notlarımı kontrol etmem gerekir çünkü hatırlayamıyorum.
- Valyria’yı görme şansımız var mı?
Belki ama kesin değil. Asıl soru geçmişteki mi yoksa şimdiki mi? (yukarıda vardı bu soru, evet. Kasıtlı tekrar ekledim çünkü adamın kafasındakini çözmeye çalışıyorum ama daha çözemedim. :D)
- Jaime, Diyar’ın tarihindeki en iyi kılıç ustalarından biri. Ned harika bir kılıç ustası denemez, daha çok yetkin bir kılıç ustası demek daha doğru olur, onun yeteneği başka yerde yatıyor. O daha çok iyi bir komutandır(ağabeyi iyi bir kılıç ustası).
(Bundan sonra yine bir İspanyolca çevirisi var ve yine oto sayfa çevirisi kullandım. Malum bu dili bilmediğim için olduğu kadar; çoğu genelde iyi çeviri görünüyor ama kelimelerde anlamsız kaçan noktalar vs. olabilir. Çok karmaşık, devrik olan; çeviriden emin olmadıklarımı çıkartıyorum yazıdan çünkü tamamen yanlış bir bilgi de verilmiş olunabilir, emin olamam.)
- İlk kitaplardan herhangi bir şey değiştirmek ister misiniz?
Ahm ... Bekle ... Neyi değiştirmek isterdim? Tyrion Lannister'ın ilk tanıtıldığı sahneyi değiştirmek isteyebilirim;Tyrion'un bir kapının tepesinden atladığı sahne; bu mümkün değil. O zamana kadar, böyle durumu olan insanlar hakkında çok az referansım vardı ve daha sonra fiziksel zorlukları hakkında daha geniş detaylar öğrendim. Yani bu değiştireceğim şeylerden biri.
- Dördüncü kitaptan, 'Peygamber' veya 'Kraken'in Kızı' gibi takma adlarla bazı bölümleri açığa çıkardınız. Bunu neden yapıyorsun?
Eh ... [Gizemli bir gülümsemeyle uzun zamandır düşünüyor] Bence en iyi bilim kurgu ve fantezi yazarlarından Gene Wolfe'yi tanıyor musunuz bilmiyorum.Eserleri bulmaca ve gizemlerle dolu ve söylediklerine çok dikkat etmeniz gerekiyor.Bir gün ona sorduğumu hatırlıyorum: “Bunu neden kullanıyorsun? Bunun ötesinde daha derin bir neden var mı? ”Ve başlangıçta hiçbir şey söylemedi. Sadece ironik bir şekilde gülümsedi ve bana dedi ki: “Bunun ne anlama geldiğini düşünüyorsun?” Ve ona teorilerimi söyledim.Sonra şöyle cevap verdi: “İlginç…” [Gülüyor].Benden kurtulmak istediğin tek şey bu, ama bunun bir kaza olmadığını söylemeliyim [Gülüyor].
- 2012 yılında 400 sayfasını yazmış kitabın ama ancak 200 tanesi tam manası ile bitmiş (son gözden geçirmelerle yani). Bu durumda şimdi sona gelmiştir inşallah. :)
- Kitabın sonunda herkesi memnun etmeyeceğini biliyorsun, değil mi?
Tabii ki bazı hayranlarımı hayal kırıklığına uğratacağım çünkü nihayet tahta çıkacaklar hakkında teoriler yapıyorlar: kim yaşayacak, kim ölecek… ve hatta romantik eşleşmeleri hayal ediyorlar ama bu fenomeni Rick Nelson'ın sözlerini tekrarlayarak yaşadım: “Kimseyi memnun edemezsin, bu yüzden kendini memnun etmelisin”. Bu yüzden son iki kitabı yapabildiğim kadar iyi yazacağım ve okurlarımın büyük çoğunluğunun bundan memnun olacağını düşünüyorum. Herkesi memnun etmeye çalışmak korkunç bir hatadır; Ben okuyucularınızı kızdırmanız gerektiğini söylemiyorum ama sanat bir demokrasi değildir ve asla bir demokrasi olmamalıdır. Bu benim hikayem ve rahatsız olan insanlar dışarı çıkmalı ve kendi hikayelerini yazmalı; okumak istedikleri hikayeleri.
- Hayran forumlarından uzak durmaya çalıştığını çünkü insanların olanları tahmin ettiğinde hikayeyi değiştirme güdüsü devreye giriyor ama onca ipucunu verdikten sonra bunu yapmanın doğru olmayacağını ve bunun hikayeyi de mahvedeceğini bildiğinden bakmamak en iyi seçenek. “Kitabı o kadar ipucuyla doldurduktan sonra değiştirmek beni yalancı yapar, ben yalancı değilim” diyor(Ama karısı giriyormuş forumlara :P ).
- Sen kötü bir yazarsın çünkü birçok ana karakteri öldürüyorsun. Bununla nasıl başa çıkıyorsunuz?
Şey… Okuyucularımın okuduklarına duygusal olarak katılmalarını istiyorum. Uzaktan okumayı sevmiyorum ve onların gerçekten dahil olmalarını istiyorum ve eğer korkunç şeyler olacaksa; Korkmalarını istiyorum. Bunu yapmanın ötesinde herkesin ölebileceğini belirtmek istiyorum. Benimki, kahramanın güvende olduğunu bildiğiniz, diğerleri gibi tahmin edilebilir bir kitap değil. Kahramanın ne kadar sorun yaşarsa yaşasın, karşılaştığı ihtimaller; o gelecek, çünkü o ... o John Carter, o kahraman. Gerçek hayatta böyle değil ve kitaplarımda gerçekçi olmak istiyorum, bu yüzden kimse kitaplarda güvende değil. Bir yazar olarak amacım her zaman güçlü bir kurgu hikayesi yaratmaktı. Okuyucularımın kitaplarımı ve rahat bir koltukta otururken geçirdikleri harika zamanı hatırlamalarını istiyorum.
- Ama Buz ve Ateşin Şarkısı'nın kahramanı kim ?
Bilmiyorum. Herkes kendi hikayesinin kahramanı ... ve bir düzineden fazla bakış açısı karakterim var ve hepsi kahraman …
- Kitaplarınızın bir başka ilginç yanı da bize Kızıl Tanrının alevleri, Yüce Yürek Hayaleti'nin sözleri veya Ölümsüz Evi'nin vizyonları aracılığıyla birçok ipucu vermenizdir…
-Güler- Onlar spoiler mı? Onların ne demek istediğini anlamak için çok dikkatli bir şekilde bakmanız gerekir. Hepsi de göründüğü gibi değil. Kehanetler beklemediğin şekillerde gerçeğe dönüşürler.”
- Elbette bize yardım etmek için verdiğiniz tüm kehanetlere rağmen hikaye çok öngörülemez …
Kehanetler, kabzasız kılıca benzer, çok dikkatli tutmak gerekir.” diyor ve kehanet işinin kitaba ilginçlik katacağına ama çok belirgin bir mana ile yahut çok kolay anlaşılır şekilde bunu yapmak istemeyeceğinden bahsediyor. Kehanet için Güller Savaşında yaşamış bir lordu örnek veriyor. Beyaz Kule’nin altında öleceğine dair bir kehanet duymuş ve ondan sonra o kuleye bir daha yaklaşmamış; savaşta öldürülüyor ve öldüğü yer de o kulenin resminin olduğu yerdir. “Kehanetler beklemediğin şekillerde gerçeğe dönüşürler.” diye bitiriyor. “Kehanetler beklenmedik şekillerde gerçekleşir. Onlardan ne kadar kaçınmaya çalışırsanız, onları o kadar çok gerçeğe dönüştürürsünüz ve ben bununla biraz eğlenirim.”
- Yani her zaman beklentilerimizi hayal kırıklığına uğratmak istiyorsun, değil mi?
Evet, her zaman niyetim buydu: okuyucunun beklentileri ile oynamak. Bir yazar olmadan önce çok iddialı bir okuyucuydum ve hala öyleyim ve çok öngörülebilir grafikleri olan çok sayıda kitap okudum. Bir okuyucu olarak aradığım şey beni memnun eden ve şaşırtan bir kitap. Ne olacağını bilmek istemiyorum. Benim için hikaye anlatımının özü bu ve bu nedenle okuyucularımın artan ateşle sayfaları çevirmelerini istiyorum: sonra ne olacağını bilmek. Çoğunlukla fantezi türünde, kahramana sahip olduğunuz ve o seçilmiş olan birçok beklentisi var ve her zaman onun kaderi tarafından korunuyor. Kitaplarım için istemedim.
- Serinin ismi neden Buz ve Ateşin Şarkısı? Sur ve ejderhalar ve ötesi için mi?
Bu bariz bir şey ama evet, bundan fazlası var. İnsanlar Robert F.’in şiirinden etkilendiğimi söylüyor, doğru. Ateş aşk, tutku, cinsel şevk ve diğer şeylerdir. Buz ihanet, intikam ve buz… biliyorsun, insaniyetsiz bir soğukluk ve kitaptaki diğer şeyler.
- Bana biraz kadın karakterleri hakkında konuş, çünkü onlar çok çeşitli ... Lady Catelyn, Kraliçe Cersei, Asha Greyjoy, Melisandre, Tarth Brienne ...
Şey ... Farklı olmalılar çünkü farklı yaşam deneyimleri olan farklı kadınlar. Tüm kadınların aynı olduğuna inanmıyorum, erkeklerin hepsi aynı değil. Bence “tüm kadınlar… boş olanı dolduruyor” gibi yaptığınız herhangi bir ifade yanlıştır. Bu tür genellemeler sizi her zaman sıkıntıya sokar, bu yüzden kadın karakterlerimi Westeros'un Yedi Krallığı gibi cinsiyetçi ve ataerkil bir toplumda bile büyük çeşitlilikte sunmak istedim. Kadınlar farklı roller ve farklı kişilikler bulabilirler, bu yüzden farklı yeteneklere sahip kadınlar bir toplumda kim olduklarına göre çalışmak için yollar bulabilirler.
- GRRM savaş karşıtı biri ama “mutlak pasifist” biri kesinlikle değil.
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.29 15:04 griljedi GRRM 2003 Söyleşileri

Buradaki sorulara verilen cevaplar, önceki yıllarda yapılanlarla çelişkili olabilir zira GRRM’in geçen zaman içerisinde fikir değiştirdiği düşünülmektedir.
  1. Neden karakterleri öldürüyorsunuz?
Çünkü savaş, insanı iyi ya da kötü diye ayırt etmez (aklıma Nazik Adamın sözleri geldi, o da benzer bir şey söylemişti ölümle ilgili).
  1. En sevdiğiniz karakter kim?
Tyrion.
  1. Stannis, Jon Arryn öldürüldükten sonra Robert'ın tehlikede olabileceğine inanmak için sebebi olmasına rağmen neden Dragonstone'da aylarca sessizce oturdu?
Stannis’in yeterince güçlü bir temeli yoktu ama daha da önemlisi Stannis ve Robert yeterince yakın değildi. Bu yüzden onunla yakın olması halinde düşüneceği kadar Robert’a olan tehdidi göz önünde bulundurmamış olabilir.
  1. Ötekiler saf kötü mü? Yoksa nedenleri hakkında daha fazlasını öğrenecek miyiz?
Okumaya devam edin.
  1. Sansa, sadece güzelliğinden dolayı mı Littlefinger’a cazibeli geliyor, yoksa Catelyn'in kızı diye mi? Ben şahsen ilkini tercih ederim.
İkisi de.
  1. Ulukurtlar ve sıradan kurtlar çifteşip, yavru sahibi olabilir mi?
Tahminen. Sonuçta kurtlar ve köpekler melezleşebilir. Chihuahua ve Büyük Danimarkalılar da öyle.
  1. Ned Stark’ın herhangi bir amcası/dayısı ya da teyze/halası var mı?
Hayır.
  1. Gri Solucan’ın ve ırkının önemli olup olmayacağı, görüntüsü ile ilgili bazı şeyler sorulmuş: GRRM, bunun (ırkının) ya da kişisel hikayesinin, seride bir önemi olmadığını söyleymiş ve görüntüsünü tasvir etmiş. Gri Solucan genç, 20'li yaşların sonlarında. Bir hadım olarak yüzü pürüzsüz; sakal, bıyık, kirli sakal vs. yok. Asker, bu yüzden formda ama vücut geliştiricilerinin fiziğinde değil. Onu katı, sağlam bir adam görüyorum, belki de biraz tıknaz; orta boyda, kısa kahverengi saçlı. Lekesizler çok temiz olmak için eğitildiler, bu yüzden üniforması ve teçhizatı sade ve süssüz olsa da tertemiz. Ciddi bir yüz ifadesi var; Lekesizler fazla duygu göstermezler. Onun miğferinde, rütbesini belirtmek için üç sivri uç, çividen bahsetmiştim, sıradan Lekesizlerde bu bir tane. Kapitone bir tuniği, kısa kılıcı ve üç mızrağı var.
  2. Birçok kişi Kingslayer'ın Riverrun'dayken rehin olarak çok az değeri olduğunu veya hiçbir değeri olmadığını düşünüyor. Katılmamaya eğilimliyim. Benim sorum, Cat, Kingslayer'ı serbest bırakmasaydı, Kızıl Düğün yine de devam eder miydi? Ve eğer öyleyse, Ser Brynden hala Kingslayer'ın bir pazarlık aracı olarak sahip olduğu iyi bir konumda mı olurdu?
“Ya eğer...” sorularına cevap vermek çok zor, kimse bilmiyor. Tywin Lannister, düşmanları tarafından “rehinelerle” gözü korkutulacak bir adam değildi ama Jaime özeldi.
  1. Kitabın nasıl biteceğini biliyor musunuz?
Evet.
  1. Ne olur ne olmaz diye bir yere not aldınız mı?
Hayır. Hepsi kafamda, eğer ölürsem şansınıza küsün (7 ceddine söver, mezarında rahat ettirmeyiz).
  1. GRRM, ilk başta AGoT kitabındaki POVlarla tüm seriyi yazmayı planlamış ama sonra Stannis’in neler yaptığını göstermek zorunda olduğunu düşündüğü için yeni pov karakteri yazmaya karar vermiş. Lakin Stannis için bir POV yazmak istemediği için Davos karakterini yazdı. Geri kalanı da buradan yola çıkarak geldi.
  2. GRRM, POV'larını yazarken, (karakterlerin) sebeplerini ve arzularını kullanır. Ne istiyorlar? Neye ulaşmak istiyorlar? Onları tahrik eden nedir? Ne yapmalılar? Etik, ahlak, hırslar, vs. ... karışımın bir parçası.
  3. Beş yıllık atlama... George, ADwD’un flashbackleri ni yazdığını söyledi - geri dönüşler olacağını doğruladı- ve sonra sadece Myrcella'nın taçlandırılması ve ortaya çıkan Dorne sorununun sonuçları gibi şeyleri atlanamayacağını fark etti. Başlangıçta çocukları büyütmek için 5 yılı atlamak istiyordu. Ancak sabırsız olduğunu ve bu 5 yılda gözden kaçırmak için çok önemli şeylerin olduğunu fark ettiğini söyledi... Ve Rickon AFoC'de olmayacak. George'un kesin sözleri: "hayır, henüz yeterince büyük değil." ( **Fark edeceğiniz üzere 5. kitapta flashbackler falan yok. Olay şu; bu sırada yazar hala 6 kitapta seriyi sonlandırmayı umut ediyordu ama sonra işler umduğu gibi gitmedi 7 cilde çıktı. Haliyle hikaye genişledi ve uzadı, bu da kitaplarda ciddi değişimlere sebep oldu. Eski plana göre Myrcella 5. kitapta taç giyecek gibi görünüyor ama aşikar ki bu 6. kitapta olacak.**)
  4. Panele katılan kişi ejderhalarla ilgili bir soruyu yazılı olarak iletmiş sanırım ve biraz olayı karışık anlatmışsa da genel olarak ifade ettiği önemli ayrıntı şu... “SANIRIM ejderhaların aynı cinsiyette olmadığını belirtti. Sorumu aldılar ama cevabın bu olduğuna inanıyorum.”
  5. Westeros, güney yarım kürede değil ve Tommen “ommen(alamet)” ile kafiyeli (önemliyse, Reek sahnelerinde nedense bu kafiye meselesine takmıştı. Acaba Tommen, neyin alameti? :D ). Blackwood ve Brackens haneleri kadim düşmanlardır.
  6. Ejderhaların Dansı’nın 2. kere tekrar edeceğini ve bir kitabın konusu olacağını söyledi.
  7. Serinin ismi iki zıt bileşeni barındırıyor. Bu şekilde Westeros halkı için barış ve uzlaşma umudu olmadığını mı söylemek istiyorsunuz?
Hayır, ille de değil. Bence buz ve ateş, sevgi ve nefretin zıtlıkları, simgeledikleri her şey serinin neyle ilgili olduğu ile ilgili temalarından biri. Bunu kısaca özetleyemezsiniz ama bu kesinlikle bir parçası. İsmin açık bir anlamı olduğu gibi birkaç farklı seviyede anlam içeren isimleri seviyorum, ancak düşünürseniz ikincil bir anlam hatta bir üçüncül bile çıkarabilirsiniz. Burada uğraştığım şey bu.
  1. Jon’u dışlanmış bir piç olarak çizdin. Yine de en çekici karakterden biri. Jon’u “masa altındaki köpek” olarak tasarlama sebebiniz ilgi çekici olması için miydi yoksa piçliği onun karakterinin şekillenmesinde merkezi bir şey mi?
Neredeyse tüm karakterlerin bir şekilde kendi problemleri var. Ana POV karakterlerimin çok azı tüm cevaplara sahip ya da yaşamı boyunca kolay bir yola sahip. Hepsinin taşıyacağı yükleri var. Bazıları bir toplumda kadınlara mutlaka değer vermeyen ya da onlara çok fazla güç ya da bağımsızlık veren kadınlardır. Tyrion elbette kendi zorlukları olan bir cüce. Dany diğer insanların merhametine kalmış sürgün, güçsüz, parasız ve Jon bir piçtir. Bunlar karakterlerini şekillendiriyor. Hayattaki deneyimleriniz, yaşamdaki yeriniz kaçınılmaz olarak kim olduğunuzu değiştirecektir.
  1. Lord Stark, Jon'u gerçek bir oğulmuş gibi kabul ederken, Leydi Stark onu reddediyor ama ikisi de onun için gerçek anne-baba figürleri değil. Bu karmaşık ilişkiler sadece romandaki tüm kilit aileleri karakterize eden tipik aile yaşamının bir yansıması mıdır yoksa bu ilişkiler Jon'un karakterini şekillendirmede de merkezi mi?
Jon'un karakterini şekillendirmede kesinlikle önemlidirler. Lord Stark'ın Jon'a gerçek bir ebeveyn figürü olup olmadığına itiraz edebilirim. Jon ve Catelyn’den olan tüm çocuklarına karşı oldukça iyi bir ebeveyn figürüdür. Elbette, iyi bir baba veya ebeveyn figürü olarak nitelendirilenlerin standartlar, ortaçağ ortamında bugünkünden çok farklıdır, bu nedenle bu şeylere bakarken akılda bunun tutulması gerekir. Bugün biri sekiz yaşındaki oğlunu alıp başka bir ülkedeki aileye hizmetçi olarak gönderirse dehşete düşeriz, ancak orta çağda her zaman bu tür şeyler teşvik edilirdi.
  1. Ulu kurtlar, Stark çocuklarının ve Jon’un kimliğini tanımlıyor ve onların varlıkları her şeyi bir devinime sokuyor. Üçüncü kitapta Jon’un kurdunu kaybetmesi onun açısından ileride bir felakete neden olur mu?
Elbette üçüncü romanda da kurdunu geri alır. Üçüncü romanda Jon ve Ghost ile ilgili önemli bir nokta var. Romanda onu hissedemediği bir dönem var, onu daha önce olduğu gibi hissedemiyor, sonra tekrar hissedebiliyor. Bu küçük ama yine de önemli bir konu.
  1. Romanlar ortaya çıktıkça, Jon da tıpkı Dany'nin güney sıcaklığına ve ateşine yakından bağlı olduğu gibi, kuzey soğuk ve buzuyla giderek daha fazla özdeşleşiyor. Bu ikisi sonuçta Buz ve Ateş serisinin merkezi imajını somutlaştıracak mı?
Bu kesinlikle yorumlamanın bir yoludur. Bu okurlarımın tartışması için. Bu olası bir anlam olabilir. İkincil bir anlam veya üçüncül bir anlam da olabilir.
  1. Jon Snow'un karakterini şekillendirmek için gerçek dünya ilişkilerinden ve kişisel deneyimlerden yararlandınız mı yoksa tamamen hayal gücünüzün çocuğu mu?
Sanırım ikisinden de biraz... Bence nihai en önemli kaynak kendinizsiniz çünkü kendiniz dışında hiç kimseyi gerçekten tanımıyorsunuz. Sanırım tüm karakterde kendimdem büyük bir parça var ama farklı şekillerde kullanıyorum. Kafanın içine girip “Bu durumda olsaydım, ne yapardım? Ne hissederdim?” diye sormalısın. Nasıl olurdu? O karakter hakkında yazarken o karakter olmalısın.
  1. Kendinizi yakın hissettiğiniz bir karakter var mı?
Muhtemelen Tyrion. Tyrion hakkında yazmak çok eğlenceli. Keskin bir dili ve olaylara bu tür karanlık alaycı bakış açısı var. Bu bölümleri yazmak çok eğlenceli be o da bir yetişkin, bu da onu biraz daha kolay hale getiriyor. Çocuklar, özellikle küçük çocuklar yazmak zor. Sanırım Bran yazması en zor karakter çünkü büyük pov karakterlerinden en küçüğü.
  1. Jon'la bu kadar yakından ilişkili olan hayvan dönüşümlerini ne yapacağız?
Tüm Stark çocuklarının kurtlarla belirli bağlantıları vardı. Westeros'ta tüm bu büyük ailelerin armaları, taşıdıkları hayvan iddialarında belirli bir miktarda kimlik gerçekliği olduğunu düşünüyorum. Örneğin Lannisterlar kendilerini hep aslanlara benzetiyorlar ve "Beni kükrerken duy!" sloganı, hayata bakış açılarıyla ilgili belirli bir şekilde konuşuyor ama sanırım Starklar için, özellikle bu nesilde, bu ulukurtlar ile bunun biraz ötesine geçiyor. Onlar için kullanışlı bir mecazdan daha fazlası. (Winter is coming, bebeğim. )
  1. Stark çocuklarının direwolves ile ne kadar yakından bağlı olduklarından bahsettin ama şimdi Leydi öldüğüne göre Sansa ne durumda?
Kendi kurdunu kaybetti, bu yüzden bir bakıma bu, onu biraz başıboşluğa terk ediyor. Elbette Arya da kendinkini kaybetti, Nymeria’dan ayrıldı.
  1. Yine de dönüşümlerini yapmaya başladı? (karakter dönüşümü vs. demek istiyor sanırım)
Elbette.
  1. Leydi’nin Tazı ile yer değiştireceğinle ilgili bazı görüşler söz konusu, mümkün mü?
Ne? Ne kadar ilginç bir tahmin. Buna yorum yapmayacağım (güler).
  1. Bu sadece merak uyandıran noktalardan biri.
Okuyucuların kendilerinin çözmesi ve tartışmaları gereken şey. Bazen biraz eliptik olun.
  1. Bir noktada Bozrüzgar, Hayalet’i “onlardan biri ama onlardan biri olmayan” sessiz olarak simgeler. Ulu kurtlar çocukları yansıtıyor gibi görünse de Hayalet’in bu simgeselliği Jon'un bir şekilde onun çevresindeki insanların bir parçası olduğu, ancak yine de ayrı olduğu anlamına mı geliyor?
Oh evet, bence bu her zaman doğru. Winterfell'de bile kurtlardan önce bir çocukken Jon bir piçti. O garip biriydi. Geri kalanların hepsi çz kardeşler. O sadece bir üvey kardeş, bu yüzden onlara çok bağlı değil. Bazı durumlarda her şeyi kardeşleriyle paylaşabiliyordu, Robb ve hepsiyle beraber eğitim alabiliyordu ama sonra başka bir durum ortaya çıkar - kral kaleye gelir ve yüksek masada kimin oturabileceğini seçtiklerinde - orada hoş karşılanmadı. Yani o onlardan, ailenin bir parçası, kardeşlerin bir parças ama o ayrıca biraz ayrı da. Hayalet buna çok benzer. O albino, gürültü yapmayan biri, bu yüzden diğer ulurkurlarla bağlantılı ama ayrıca birbirinden ayrı.
  1. Obsidiyen’i “ejderhacamı” olarak nitelendirmenizde belirli bir sebep var mı?
Evet, var.
  1. Ejderhalar bir şekilde Ötekilerin ölümlü düşmanları mı?
Pek çok efsane var ve gelecek kitaplarda onlar hakkında daha fazla şey duyacaksınız, ancak Ötekiler ve ejderhalar hakkında birçok şey belki de şimdiki insanlar tarafından tam olarak anlaşılamıyor. Obsidiyen elbette volkanik camdır; dünyadaki muazzam ısı ve baskıdan oluşur. Ejderhaların kendisi yoğun sıcak yaratıklarıdır.
  1. Fantezi için obsidyene bir şey ekleyip eklemediğinizden emin değildim.
Tabii ki gerçek obsidyenin sahip olmadığı büyülü özellikler verdim. Sonuçta, sihri olmayan bir dünyada yaşıyoruz. Dünyamda sihir var, bu yüzden biraz farklı.
  1. Kral Muhafızlarının kalan kraliyet ailesi üyelerini korumak yerine neden Neşe Kulesi'nde Ned'e karşı durup savaşmayı seçtiğini açıklayabilir misiniz?
Kral Muhafızları kendilerine emirler veremezler. Krala hizmet ediyorlar, kralı ve kraliyet ailesini koruyorlar ama aynı zamanda emirlerine uymak zorundalar ve Prens Rhaegar onlara belirli bir emir verdiyse, bunu yapacaklardı. "Hayır, bu emri sevmiyoruz, başka bir şey yapacağız" diyemezler.
  1. Valyria’nın düşüşüne neden olan şey neydi?
Kitaplarda daha fazlasını öğreneceksiniz.
  1. Sur’un kuzeyindeki ulukurtları hiç duymamanın bir nedeni var mı?
Onlar soyu tükenmiş bir hayvandır. Çok büyük ve tehlikeli bir avcıdırlar ve insanlar muhtemelen onları avlamışlardır.
  1. Kara yemininin, Stannis'in Jon'a teklif ettiği şeyden başka şekilde iptal olmasının bir yolu var mı?
Tarihsel olarak değil ama elbette krallar her daim kuralları değiştirebilirler. Kral Muhafızları, Fatih döneminde, önceki tarihsel geleneklere yanarak, kurdu ve zaman içinde birkaç kural değişikliği oldu. Joffrey de kural değiştirdi ve yaşından dolayı Selmy’yi emekli etti, olağan şartlarda ölene kadar hizmet etmesi gerekirdi. Yani bunlar değiştirilebilir.
  1. Ötekilerin kılıcının hangi maddeden yapıldığını biliyor musunuz?
Buz. Lakin öyle sıradan bir buz değil. Ötekiler buzdan, hayal dahi edemeyeceğimiz şeyler ve nesneler yapabilir.
- Arya ve Sansa isimleri, karakterlerinin kutupsal karşıtlarını temsil eder; Arya sert bir isim iken Sansa daha yumuşak ve hoş bir isimdir.
- Parris, Arya’nın ölemeyeceğini ilan etmiş. GRRM bunu bir hayranın “Dany’yi öldürme iznin yok!” çıkışı üstüne söylemiştir.
- Gökkuşağı Muhafızları, Renly’nin cinsel tercihini temsil etmiyor. Bu daha çok KM için “beyaz” ve NW için “siyah” kullanılması gibi alakasız birkaç şeyin dorun noktası. Bir gökkuşağı, bir nesnede bir araya getirilen yedi renktir; onu kutsal üçlemenin İrlanda Katolik simgesi “yonca” ile karşılaştırdı; Renly de Yedi inancına mensup biri olarak bunu kullanmış yani; ayrıca yedinin takipçilerin tapınaklarda gökkuşağı prizmaları kullanıyor, bazı rahip-rahibelerde kolye olarak görmüştük (Yani tamamen “inanç simgesi” gibi bir şey o pelerinler. Belki Stannis’in yeni dinine karşılık olsun diyedir).
- Harrenhall’da bir çok şey oldu, bazılarını biliyoruz ama bazılarını bilmiyoruz.
- Mevsimler "tamamen fantezi temelli" dir. Bilim-kurgu tipi bir öğe yok.
( \*2003 yılına ait, bağlantı adresi olarak verilmiş, 2 tane söyleşi daha vardı ama siteler sanırım kapanmış, bu yüzden çeviri mümkün olmadı.** )*
submitted by griljedi to asoiaf_tr [link] [comments]


2020.07.28 03:33 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 10

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 10
https://preview.redd.it/o4ulfrp63id51.jpg?width=750&format=pjpg&auto=webp&s=cd5a993c71e87be745898fbbf5093e26c1f0101c

Marksizm 5.2

Yeri gelmişken, güçlü üretici ve tüketici hareketlerinin muazzam bileşimi ile bastırılmaları halinde devlet ve kapitalizmin ne yapacağı ve ne yapmak zorunda kalacağına dair öngörü, “Şimdi ne yapabiliriz? Devlet bunu yasaklayacaktır!” şeklindeki bildik kalıp ile işçilere bir uyarı olarak anlaşılmamalıdır. Bu tür bir uyarı bizim yolumuz ve bizim görevimiz değildir. Yine de diğerlerinin kendi rollerine göre hareket edeceğini varsayıyoruz; bu beklenir bir şeydir ve bize sıkıntı vermemelidir. Bu bakımdan her kim kapitalistlerin işçilerden çok daha az kazandığını ve işçilere çok daha fazla ödeme yaptığını görmeyi kendine görev addetmişse bizden şunu öğrenmiştir: başarılı bir sendika mücadelesiyle birleşmiş güçlü bir tüketici-örgütü uygun olan silahtır. Zira neredeyse hiç kimse bunun alternatifine, hükümet tarafından ücretin ve fiyatın sabitlenmesine, çok fazla umut bağlamayacaktır. Tıpkı gelir vergisi yoluyla kapitalistin fazla gelirine, bu fazlalığı örneğin işçi birlikleri aracılığıyla proletaryaya yönlendirmek için ilgili el koyma girişimine çok az umut bağlayacakları gibi. Bu da zar zor devrimci bir yöntemdir, kifayetsiz ve amatörcedir ve buna sadece geçiş aşamasında geçici olarak başvurulabilir. Benzer vasıtalar, Fransız devrimci hükümeti idaresi altında başarısız bir şekilde zaman zaman denenmiştir ve 1848’den hemen sonra Fransa’da Girardin tarafından da tavsiye edilmiştir. Lasalle’ın siyasal eylemi ve programı da bu yönde ilerlemiştir.
Bu bakımdan devrim ve sosyalizm, mücadele ve inşa bileşimi ile toplumu durma noktasına getirme amaçlı bu özel girişime karşı uyarıda bulunmuyoruz. Sadece bu noktadan şu anda çok uzak olduğumuzu ve tüketici kooperatiflerinin, bugün var oldukları gibi – gerçi bunların sosyalizmin sadece acınası başlangıcı olup olmadığını bilmeden – ciddi bir biçimde kapitalizmin fiyatlarını çökertmek ya da müşterilerini ellerinden almak için en az uygun olan vasıtanın bunlar olmadığını söylemeliyiz. Dolayısıyla sosyalizme çağrı yapanların ana görevi budur. Sosyalizm, eğer gelecekse, yalnızca tüketimle başlamalıdır ve başlayabilir.
Bu aşağıda açıklanacaktır. Buradaki görev, kapitalist üretim alanındaki tüm faaliyetlerin ve tüm tek taraflı mücadelelerin ve dolayısıyla üreticilerin tüm faaliyetlerinin kapitalizm tarihinin bir parçası olduğunu, başka da bir şey olmadığını göstermekti.
Kapitalizmin idaresi altında işçi, ihtiyacı dışında gelirini belirleyecek başka her hangi bir ilkeye sahip olmayı kaldıramaz. Lakin kendisinin ve ailesinin var olması için sadece yeteri kadar kazanmak hayati bir zorunluluk değildir; sağlığını, uykusunu ve dinlencesini uzun çalışma saatleri ile harap etmemek de böyledir.
Fakat üreticilerin sendika faaliyetini, işçilerin ekonomik olarak kendi kendilerine-yardımlarını ve yasal düzenlemeler için devlete uyguladıkları baskıyı tarif edip eleştirdiğimiz için bu örgütlerin ve mücadelelerinin iki önemli görevi daha kısaca ele alınmalıdır. Sendikaların ana görevleri halen daha çalışma saatlerinin kısaltılmasını ve ücret yapısındaki değişimi kapsamaktadır. Ki bunlar, yani götürü işin ikamesi ve günlük ödemeli sözleşmeli iş, birbiri ile yakından ilişkilidir. Götürü iş ve sözleşmeli iş elde edilen ürünün niteliğine ve niceliğine göre iş için yapılan ödemedir. Adil bir takas sisteminin emek için her zaman bu tür bir ödemeye geri döneceği söylenmelidir fakat insana karşı adil olmayan, insanın asli ihtiyaçlarını ihmal eden bir toplumda eşya odaklı adalet ile insanlara karşı adaletsizliğin şiddetlenmesinden daha kötü neredeyse hiçbir şey olamaz. Kapitalizmin idaresi altında işçi, ihtiyacı dışında gelirini belirleyecek başka her hangi bir ilkeye sahip olmayı kaldıramaz. Lakin kendisinin ve ailesinin var olması için sadece yeteri kadar kazanmak hayati bir zorunluluk değildir; sağlığını, uykusunu ve dinlencesini uzun çalışma saatleri ile harap etmemek de böyledir. Çalışma saatlerini kısaltma mücadelesi götürü işe ve sözleşmeli işe karşı çıkmak için işçiye yeni bir sebep de verir. Kısaltılmış saatler gelirini düşürmemeli ve kendisini çalışma yoğunluğunda ölçüsüz bir artışa zorlamamalıdır. Buna göre bazı mesleklerde örneğin inşaat sektöründe günlük değil saatlik ücret ödenmesi belirsiz bir değer taşır. Bu da işçileri daha az çalışma saati için verdikleri her savaşta aynı zamanda daha yüksek saat ücreti için de çarpışmaya zorlar ve genellikle böyle bir çekişme sonunda bir taviz ortaya çıkar: işçiler bir hedeflerini kazanırken diğerinden vazgeçmek zorunda kalırlar. Böylelikle mesela iş sürelerini kısaltırlar fakat aynı zamanda kendi gerçek gelirlerini azaltırlar. Buna göre kapitalist sistem altındaki her yerde işçiler sadece götürü işe ve sözleşmeli işe karşı değil saatlik ücrete de karşı çıkmak zorundadır. Günlük ücret kapitalist işçinin talebi olmalıdır. Bu durum kültür ve ahlak bozulmasının sesini duyan herkese şunu açıklar: yaşam pazarına giren ve mal takas eden işçi özgür bir adam olmayıp, iaşesi efendisi tarafından bahşedilmesi ve toplum tarafından garanti edilmesi gereken bir köledir. Günlük ücretler sistemi altında iş ile ürünlerinin niteliği ve niceliği arasında açık bir ilişki yoktur; quid pro quo (verilen şey karşılığında alınan şey) takası yoktur. Sadece geçimi arzulayan ihtiyaç vardır. Bu bakımdan biz yine fark ediyoruz ki kapitalist dünyada işçi kendi varlığını korumak için bir kapitalisti, kültür karşıtı kurumu savunmak zorundadır. İhtiyaç ve üretici olarak rolü işçiyi kapitalizmin bir hizmetçisi ve tebaası yapar. Kendi günlük ücret sistemi için verdiği örgütlü emek mücadelesinin, diğer bir deyişle gizli oy için siyaseten militan olan işçinin mücadelesinin devlet yaşamında muadili bulunur. Geçimini ürüne karşı ürün takas etmek yerine, yani ürün için fiyatı ya da ücreti almak yerine günlük iaşe ücreti biçiminde elde etmek ne kadar haysiyetsiz ise kişinin topluma karşı görevini ve hakkını oy kabininde korkudan saklanarak icra etmesi de aynı derecede acınasıdır. Egidy’nin halkın oyunu kullanmasını savunmasının sebebi buydu: özgür ve namuslu adamlar açısından oylamanın hiçbir kötü sonucu olamayacağını iddia etmişti. Fakat bu donkişotvari asil bir adam düşüncesiydi. Zamanımızda işçi günlük-ücret-kazanan olmayı ve vatandaş da ürkek kul olmayı istemelidir. Bireysel ölçekte, kapitalist ekonominin ve kapitalist devletin girift semptomlarının izhar olduğu yerde tedaviyi başlatmayı istemek imkânsızdır. İşçi yaşamını korumalıdır ve kapalı bir kabinde oy vermeye gitmediği takdirde yaşamı tehdit edilecektir. Bu arada günlük ücretini almadığı takdirde de geçimi tehdit edilecektir. Tüm bunlar ve burada konuştuğumuz her şey, kapitalizmi terk etmediğimiz müddetçe yaşamın zaruriyetleridir, fakat elbette bunlar sosyalizmin yolları ve araçları olmaktan çok uzaktır.
İş saatlerini kısaltmanın iki yönü bulunmaktadır. Bu yönlerden ilki sık sık anılmasına karşın ikincisi ile bildiğim kadarıyla çok ilgilenilmemiştir. İlk olarak, çalışma süresini kısaltmak işçi için, gücünü muhafaza edebilsin diye, gereklidir. Burada kapitalizm altında mücadele ve düzenleme için gerekli bir kurum olan sendikalara saldırmak bizim görevimiz değildir, zira bu kesinlikle aptalca ve neredeyse suç olurdu çünkü yaşayan insanın refahı hürmetine kapitalizmin her bir yönüne karşı çıkılmayacaktır. Serinkanlı ve objektif bir eleştiri önermekle birlikte bizlere burada bir an durup önemli çalışmaları için sendikalara hak ettikleri teşekkürü belirtmeliyiz. Sendikalar, tüm ülkelerde işçilerin yapageldikleri zahmetli işlerin, faaliyetlerini ruhsuz ve ölümcül sıkıcı kılan, aşırı yoğun tekniklerle kendilerini yorgun ve bunalımlı yapan fabrikalarda, çoğunlukla da kendilerini ilgilendirmeyen işlerin sürelerini kısaltmıştır. Onlara teşekkür etmeli ve onları övmeli: kaç kişiye iş saatlerinden sonra dinlenme, güzel bir aile yaşamı, ucuza elde edilebilen yaşam sevinci, güzel kitaplar ve yazılar ve kamu yaşamına katılım fırsatını sunmuşlardır. Kaç kişi – ve ne kadar az! Sadece son yıllarda bir başlangıç yapılmış ve çoğunlukla yetersiz, genellikle saçma bir biçimde kötü ve parti-politika vasıtaları ile elde edilen dinlenme saatlerinin doğru kullanımı için de bir şeyler yapılmıştır. Sendikalar uzun çalışma saatlerine karşı mücadelenin yanı sıra alkolizmin zararlarıyla savaşmak için ortaya çıkmıştır. Sadece üretken işçi ile değil işten sonra dinlenme zamanlarındaki işçi ile ilgilenmeyi de kendi görevleri addetmelidirler. Bu alanda daha yapılacak çok iş var ve halkımız arasında sanatçılar, şairler ve düşünürlerle işbirliği için çok fırsat var. Sadece sosyalizme çağırmamalıyız. Sadece düşüncenin sesini takip etmemeli ve geleceği inşa etmemeliyiz. Bizler için beden ve biçime dönüşmek isteyen ruhun hürmetine, dikkatimizi, halkımızın yaşayan insanlarına, yetişkinlerine ve çocuklarına çevirmeliyiz ve bedenleri ve ruhları güçlü ve iyi, sıkı ve esnek olsun diye elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız. Sonra bu yaşayan insanlarla sosyalizme ilerlemeliyiz! Fakat bu ifadeden bunlara belli bir sözde sosyalist sanat veya bilim ya da eğitim sağlamamız gerektiği anlamı çıkarılmasın. Heyhat, parti broşürleri ve taraflı yazılar ile bu konuda ne kadar çok kötülük yapılageldi ve Sosyal Demokrat olana göre, sözde burjuva bilimi örneğin, ne kadar da çok değerli, doğal ve özgürdür! Bu tür tüm girişimler resmi, doktrinci bürokrasiye yol açar. İşçi sınıfı çevrelerinde sessiz ve sonsuz olan her şeyin küçümsendiği veya bunların bilinmediği, öte yandan ajitasyonun ve günün suni sloganlarının abartıldığı ve incelikten yoksun bir şekilde geliştiği [anlayışı] tüm Marksist ekollerin, Sosyal Demokratların ve de anarşistlerin paylaştığı büyük bir hatadır. Geçenlerde Sosyal Demokrat bir dernek tarafından desteklenen ve işçi sendikası üyelerinin katılım sergilediği Alman edebiyatı ile ilgili on konferans verdiğim büyük bir Alman şehrinde, bir konferans sonrasında, anarşist işçilerin daha önceden bana sormaktan kaçındıkları soruyu sormak için (lütfen bir ara kendilerine konferans vermemi istemek için) gelmelerini ben kendim de tecrübe ettim! O zaman kendilerine şu cevabı vermeye karar verdim: Goethe, Hölderlin ve Novalis, Stifter ve Hebbel, Dehmel ve Liliencron ve HeinrichvanReder ve Christian Wagner ve pek çok başka isim üzerine konuştuğum bir konferans verdim fakat siz bunları duymak istemediniz çünkü bize gelen insani güzelliğin sesini bilmiyordunuz, yaşamın güçlü ve sakin ritmi ve armonisi, dinlenmiş meltemlerin yumuşak hareketlerinde ve hareketsizliğin kutsal dinginliğinde olduğundan daha fazla fırtınanın sesinden bulunamaz. “Esen meltemin, damlayan suyun, büyüyen ekinin, dalgalanan denizin, yeşeren yeryüzünün, parlayan gökyüzünün, parıltılı yıldızların muhteşem olduğunu düşünüyorum: görkemli bir şekilde yaklaşan boranın, evleri paramparça eden şimşeğin, dalga getiren fırtınanın, ateş püskürten volkanın, tüm ülkeleri sallayan depremlerin önceki olaylardan daha fazla muhteşem olduğunu düşünmüyorum, aslında bunları salt daha yüksek yasaların etkileri oldukları için daha küçük düşünüyorum… İnsan ırkına kılavuzluk eden yumuşak ve nazik yasayı bir an için görmek istiyoruz… Adalet yasası, ahlak yasası, her insanın, diğerleri ile birlikte, saygın, onurlu ve güvenli yaşamasını isteyen yasa ki böylelikle insan yüksek insani yolu takip edebilsin, yoldaşlarının sevgisini ve takdirini kazansın. Böylelikle bir mücevher gibi korunsun, zira her insan diğer tüm insanlar için bir mücevherdir, bu yasa insanların diğer insanlarla birlikte yaşadığı her yerde bulunur ve insanın diğer insanlara karşı davranışlarında gösterilir. Bu yasa eşlerin birbirine duyduğu sevgide, ebeveynlerin çocuklarına olan sevgisinde, çocukların ebeveynlerine olan sevgisinde, erkek ve kız kardeşlerin sevgisinde, arkadaşların birbirine olan sevgisinde, iki cins arasındaki tatlı meyilde, geçinip gittiğimiz çalışkanlığımızda, küçük çevremiz, çok uzak yerler ve tüm dünya için eylemlerimizde bulunur…” (Albert Stifter) Bu yüzden burada yüksek sesle çağırdığımız, sessizce konuştuğumuz sosyalizm, aynı zamanda insanın birlikte yaşamının daimi güzelliğinin nazik gerçekliğidir. Sosyalizm, çirkin çağdaşlığın vahşi, çirkin geçişsel yıkımı değildir. Öyle bir yıkım ki belki de bir yan ürün olmak zorunda kalacaktır. Fakat yaşamın güzelliğinin nazik çalışması daha önceden ruhlarımızda ve ruhlarımız kanalıyla gerçek hayatta yapılmamış olsa [sosyalizmi]çağırmak yıkıcı, sağlık-sız ve yararsız olacaktır. Taşıdıkları tüm ateşli hevese rağmen tüm yeniliklerde viran, çirkin ve imansızca bir şeyler vardır. Tüm eski şeyler, ordu ve ulus devlet gibi en kötü nama sahip ya da arkaik kurumlar bile, eski ve bir geleneğe sahip olduklarından, tüm köhneliklerine, gereksizliklerine ve eskimişliklerine rağmen, güzelliğin deyim yerindeyse ışıltısına sahiptir. Bu yüzden, geçmişte, kadim ve kutsal yaşamda demirli, bitmiş, denenmiş ve test edilmiş bir şey olarak hâlihazırda yaşamlar yaratmak isteyen, ileriye yönelik tahayyüle sahip türde yenilikçilerden olalım. Bu yüzden daha çok kendi inşa ettiğimiz nazik, sonsuz ve bağlayıcı gerçeklik vasıtasıyla yıkalım. Cemiyetimiz [Bundt] bizleri gerçeklik dünyasına bağlayan ebedi güçlerle birlikte mücadele eden bir yaşam cemiyetidir. Bizleri güdüleyen düşüncenin gerçekten de bir düşünce, diğer bir deyişle ruhun sakin toplumu ile birlikte fani, parça parça ve yüzeysel geçici fenomenin ötesinde bizleri birleştiren bir bağ olmasına izin verin. Bu bizim sosyalizmimizdir, sanki ezelden beri var olmuş gibi geleceğin yaratılmasıdır. Anın coşkusundan, öfkeli, şiddetli tepkilerinden gelmesine müsaade etmeyin, ruhun varlığından, beşeriyetimizin geleneğinden ve mirasından gelmesini sağlayın.
Teknolojinin elinde neredeyse her zaman artan işi salt makinelerin hizmetçileri olan insanların faaliyetlerinden çıkarma ihtiyacını karşılayacak düşünceleri ve modelleri bulunur.
Sendikalara çalışan insanların dinlenme vakti ve boş zaman edinmeleri için verdikleri mücadeleleri nedeniyle minnettarlığımızı ifade etmek amacıyla konudan saptık. Burada söylenen her şeyi teşekkürümüz olarak kabul edin. Salt arkaik ve eskimiş olana ait korkunç çürüyen urların ürünleri, sonuçları ve aksi tesiri olmaktan ziyade bir zamanlar ortak olan ve şimdilerde bir başına bırakılan batmış ruhu yeni biçimlere ve yaşama ve güzelliğe geri yönlendiren üretken insanlar olmayı istediğimiz için, minnettarlığımız da üretken olmalı ve işçilerin dinlenme vaktini ve serbest zamanını oluşturması gereken şeye yönlenmelidir. Ancak o zaman sağlıklı, güçlü ve ruhani insanlar, bizden kadim bir şeymiş gibi çıkması gereken yeni gerçekliği hazırlayabilecektir, eğer herhangi bir faydası ve kalıcılığı varsa.
Çalışma saatlerinin azaltılması işçiler için daha fazla boş vakit yaratır. Ancak kişi bu gerçeğe sevinse bile, bu tür kazanımların genellikle nasıl sonuçlara sahip olduğunu gözardı etmemelidir: işçilerin gücünün daha fazla sömürülmesi, işin yoğunluğunun artması. Çoğunlukla yüksek düzeyde kapitalistleştirilmiş müteşebbis, örneğin büyük bir anonim şirket, işçilerin zaferinden sevinç duymakta haklıdır. Diyelim ki belli bir sektörün tüm müteşebbisleri, çalışma saatlerini kısaltmaya zorlanmış olsun. Büyük teşebbüsler işçiyi seri makinelerin hizmetine daha da sürekli olarak zincirleyen yeni makineleri getirmek suretiyle bundan kaynaklanan kayıplarını genellikle tazmin edebilmektedir. Böylelikle orta ve küçük ölçekli rakipleri üzerinde büyük bir avantaj kazanırlar. Elbette bazen tersi gerçekleşir ve devasa teşebbüsün muazzam mekanizmasını yeniden şekillendirmesi engellenir. Öte yandan orta ve küçük ölçekli müteşebbis, aktif satışı varsa ve kredisi iyiyse, yeni koşullara daha kolay adapte olabilir.
Teknolojinin elinde neredeyse her zaman artan işi salt makinelerin hizmetçileri olan insanların faaliyetlerinden çıkarma ihtiyacını karşılayacak düşünceleri ve modelleri bulunur.
Bu, çalışmaksızın daha uzun bir gecenin diğer acı tarafıdır: daha yorucu iş günü. Yaşayan insan, aslında sadece yaşamak için çalışmaz, işte iken yaşamını hissetmek ve iş sırasında işinden sevinmek ister. Akşamları sadece boş zaman, dinlenme ve neşe değil, hepsinden öte faaliyetinin kendisinden, bedeninin fonksiyonlarında ruhunun güçlü varlığından haz almaya ihtiyaç duyar. Çağımız sporu, kaslar ve sinirlerin verimsiz, oyunbaz faaliyetini, bir tür işe veya uğraşa çevirmiştir. Gerçek kültürde işin kendisi bir kere daha tüm enerjilerimizin oyunbaz sağılışına dönüşür.
Ayrıca sanayici, çalışma süresinin kısaltılmasının kendisinden götürdüklerini yeniden kazanmak için, teşebbüsünün mekanik aygıtını değiştirmek zorunda bile kalmaz. Fabrikada demir ve çelikten inşa edilmemiş ilave bir mekanizma vardır: çalışma sistemi. Birkaç yeni düzenleme, birkaç yeni denetleyici ve ustabaşı pozisyonu genellikle bir teşebbüsü yeni makinelerden daha çok hızlandırır. Ancak bu tür bir sistem nadiren uzun ömürlü olur. Her zaman işçinin tembelliği veya doğal yavaşlığı ile gözetmenlerin sevk edici enerjisi arasında sessiz bir mücadele vardır. Zamanla iş insana karşı insan meselesi haline geldiğinde, her zaman bir tür eylemsizlik yasası kazanır. Yavaş çalışma için verilen bu mücadele her zaman, sınıf mücadelesinde bilinçli bir silaha ve sözde sabotaj biçimine dönüşmeden çok önce, var olmuştur. Belli bir amaç için, yavaş, ucuz, kötü hatta zararlı iş teslim etmek üzere işçilere çağrıda bulunan bu tür bir sabotaj, özel durumlarda, mesela postane, demiryolu veya liman işçileri grevlerinde mükemmel hizmet gerektirebilir. Bununla beraber sorgulanabilir bir yanı da vardır. Üretici rolünde işçilerin aşırı mücadele araçları [kullanılırken] sınıf bilincine sahip militanın nerede sona erdiğini ve ruhen boş, harap ve yoz, her tür faydalı işin tiksindirici geldiği sorumsuz insanın nerede başladığını ayırt etmek her zaman mümkün olmaz.
Hızlandırılmış çalışma sisteminin sadece geçici etkisi olur fakat makine amansızdır. Kendisine ait belirli bir atım sayısı, verili çıktısı vardır ve işçi artık az çok insan kişisine değil insan enerjisini sömürmek üzere insanlar tarafından yaratılan metal şeytana dayanır. İnsanın işindeki neşesinin psikolojik düşüncesi burada tali bir rol oynar; her işçi bilhassa acı bir biçimde bilir ve hisseder ki makineler, aletler ve hayvanlar çalışan insandan daha iyi muamele görür. Bu, yukarıda söylenen herhangi bir şey kadar provokatif, demagojik abartı olmaktan uzaktır. Bu, soğuk, sade hakikattir. İşçilere genellikle azami kızgınlık tonuyla köleler denmektedir. Ancak kişinin, birinin ne dediğini bilmesi gerekir ve “köle” gibi kelimeyi dahi ciddi, edebi anlamı ile kullanmalıdır. Köle, ölümü maliyete sebep olduğundan – yeni bir köle alınmak zorundadır – psikolojik olarak yönlendirilmesi gereken, himaye edilmiş (protege) [kişidir]. Modern işçinin efendisiyle ilişkisinin korkunç tarafı şudur ki modern işçi kesinlikle bu tür bir köle değildir; çoğu durumda müteşebbis işçinin yaşamasına ya da ölmesine tümüyle kayıtsız kalabilir. Modern işçi kapitalist için yaşar fakat kendisi için ölür. İkame edilebilirdir. Makineler ve atlar satın alınmak zorundadır ki her ikisi de satın alım ve işletim maliyetlerini kapsar. O yüzden köle önce satın alınmalı ve çocuk olarak dahi eğitilmeli ve sonra onun iaşesi sağlanmalı idi. Modern müteşebbis modern işçiyi ücretsiz edinmektedir; birine ya da diğerine geçimlik ücret temin etmek kendisi açısından farksızdır.
Teknolojinin sınırları, kapitalizme dâhil olduğu için, insanlığın sınırlarının ötesine geçmiştir. İşçilerin yaşamı ya da sağlığı ile ilgili çok fazla bir kaygı yoktur (burada kişi sadece makineleri düşünmemelidir; atölyelerin ve fabrikaların kirli havasında bulunan tehlikeli metal atıklarını, tüm şehirler üzerindeki havanın zehirlenmesini de hatırlamalıdır) ve kesinlikle işçilerin yaşam sevinci ya da iş sırasında rahat etmesi ile ilgili kaygı da yoktur.
Yine burada müteşebbis ile işçi arasındaki ilişkinin duyarsızlaşması ve insanlıktan uzaklaşması sırasında kapitalist sistem, modern teknoloji ve devlet kapitalizmi ele ele yürür. Kapitalist sistemin kendisi işçiyi sayıya indirger. Teknoloji, kapitalizm ile ittifak içinde işçiyi çarkın bir dişlisi yapar. Son olarak devlet, kapitalistin işçisinin ölümüne yas tutmaması için hiçbir gerekçesi olmamasından hatta ölüm ya da kaza durumlarında işçi ile şahsen ilgilenme ihtiyacı duymamasından emin olur. Devletin sigorta kurumları kesinlikle pek çok açıdan ele alınabilir fakat bu yönü de gözden kaçırılmamalıdır. Onlar da yaşayan insanlığı kör işleyen bir mekanizma ile değiştirir.
Teknolojinin sınırları, kapitalizme dâhil olduğu için, insanlığın sınırlarının ötesine geçmiştir. İşçilerin yaşamı ya da sağlığı ile ilgili çok fazla bir kaygı yoktur (burada kişi sadece makineleri düşünmemelidir; atölyelerin ve fabrikaların kirli havasında bulunan tehlikeli metal atıklarını, tüm şehirler üzerindeki havanın zehirlenmesini de hatırlamalıdır) ve kesinlikle işçilerin yaşam sevinci ya da iş sırasında rahat etmesi ile ilgili kaygı da yoktur.
Bunlardan etkilenen Marksistler ve işçi kitleleri, sosyalistlerin teknolojisinin bu çerçevede kapitalist teknolojiden temelde ne kadar farklı olduğu (gerçeğinden) tümüyle bihaberdir. Teknoloji, kültürlü halk arasında kendisini kullanmak isteyen özgür insanların psikolojisine göre yönlendirilmelidir. İşçilerin kendileri hangi koşullar altında çalışma istediklerine karar verdikleri zaman üretim dışında harcamak istedikleri zaman ile üretim içinde kabul etmeye istekli oldukları işin yoğunluğu arasında uzlaşma sağlayacaktır. Kayda değer şahsi farklılıklar olacaktır: bazıları dinlenme ve boş vakitlerine daha uzun zaman harcayabilmeleri için çok hızlı ve enerjik çalışacak, diğerleri ise günün hiçbir saatini salt araçlara indirgemeyi tercih etmeyecek ve işlerinin kendisinin zevkli olmasını ve rahat bir tempoda ilerlemesini isteyecektir.
Bugün bunların hepsi göz önünde tutulmamaktadır. Teknoloji tümüyle kapitalizmin etkisi altında bulunmaktadır. Makine, alet, insanın ölü hizmetçisi, insanın efendisine dönüşmüştür. Büyük ölçüde kapitalist bile kendi getirdiği mekanizmaya bel bağlar ve bu an, kısaltılmış çalışma süresinin ikinci yönünü inceleyebileceğimiz andır. İlki teknolojinin işçinin gücünü muhafaza etmesine hizmet etmesiydi; artan iş yoğunluğunun ne ölçüde bu eğilimi karşıladığını şimdi gördük. Fakat çalışma saatlerinin kısaltılması işçi sınıfının yaşayan üyeleri açısından işsizlerin sayısını azaltan ilave pozitif etkiye de sahiptir.
Anlayacağınız sanayici makinesini kapasitesine göre kullanır. Makineler, karlı olabilmeleri için belli bir süre çalışmalıdır. Eğer teşebbüsü kar edecekse sanayici yurt içinde ve dışında rekabetine uyum sağlamalıdır: sanayici elektrik santrali masrafını çıkarmak için pek çok sektörde makinelerini gece gündüz çalıştırmaya zorlanmaktadır. Bu yüzden çalışma saatleri kısaltıldığında sanayici daha fazla işçi alacaktır. 24 saatlik çalışma periyodunu, yani nöbetleşe vardiya sistemini getirmek için işçiler ile mücadele fırsatını sık sık kullanacaktır. Kâr ihtiyacı, sistemin talepleri, işçilerin talepleri, bunların hepsi genellikle müştereken, daha fazla işçinin istihdamına ve dolayısıyla sözde yedek sanayi ordusunun sayısının düşmesine yol açar. Sınır hep teşebbüsün kârlılığı ile belirlenir ve bu vesile ile sistemin gerektirdikleri ile piyasanın hazmetme kapasitesi arasında bir tür anlaşma sağlanır.
Genellikle müteşebbis, elektrik santralini makinesi ile bu makineleri çalıştıran işçilerin sayısı tarafından belli bir hacimde işletmeye devam ettirmek için zorlanmaktadır ve piyasa çıktıyı tüketemez hale gelirse o zaman sanayici fiyatları düşürmelidir: zira yeterince ucuz olduğu müddetçe kapitalist piyasa tüm malları emebilir. Bir kapitalistin gece gündüz çalışan binlerce işçisinin olmasının sebebi budur ve yine de her saat başı para kaybeder. Kapitalist bunu fiyatların yine artacağı daha iyi zamanların umuduyla kabul eder. Bu umut gerçekleşmezse belli günlerde tesisinin bir kısmını ya da tamamını kapatmak zorunda kalacaktır.
Teknolojinin kapitalizmin etkisi altında bulunduğuna dair ifademiz kapitalizmin de buna mukabil kendi yarattığı teknolojinin kölesi olduğu sonucu ile tamamlanmalıdır. Bu açmaz sihirbazın çırağının açmazı gibidir: “Çağırdığım ruhlardan bir daha kurtulamıyorum!”. Refah, zamanlarında, lehte piyasa koşullarında teşebbüsünü belli bir ölçekte ayarlayan her kim olursa olsun artık ne kadar üretmesi gerektiği ile ilgili bir seçeneğe sahip değildir. Müteşebbisin kendisi de kendi makine çarklarına bağlanır ve genellikle işçileri ile birlikte ezilir.
Burada, kapitalist üretimin spekülasyonla en yakın bağlantılı olduğu noktalardan birine temas ettik. Kapitalizm ölçeğinde çok az insan ancak teşebbüsünün ve piyasasının koşulları yüzünden spekülasyona zorlanmayacaktır. Herkes, birbirinden tümüyle bağımsız şu iki faktöre dayandığı ölçüde spekülatördür: birincisi, müteşebbisin insanlardan ve makinelerden müteşekkil aygıtının gerektirdikleri ve ikincisi dünya piyasasının fiyat dalgalanmalarıdır. Bu durumdaki insanlar – ki genellikle yıllarca her hafta yüzlerce ya da binlerce işçiye sabit bir ücret ödeyip her hafta kayıp yaşarlar – “İşçilerim benden iyi durumda!” sızlanması ile sık sık feryat etmelidir. Sayısız endişe ile eziyet çeken zavallı zengin adam genellikle servetinin bir kısmı ile borsada başarılı spekülasyonlar yaparak kendisini kurtarabilir. Bu şekildeki ticaret, spekülasyon alanındaki kötü şansını dengeler. Öte yandan işi gelişen kişi sık sık tümüyle farklı bir sahadaki spekülasyonlar yüzünden kendisini mahvedebilir. Kapitalist pazara bağımlı olan herkes spekülason yapmalı, en değişken sahalarda spekülasyon yapmaya kendini alıştırmalıdır.
Marksizm sosyalizmin bizzat burjuva toplumunun kurumlarında ve yıkıcı sürecinde hazırlanmakta olduğunu, sürekli büyüyen, her zamankinden kararlı ve her zamankinden daha devrimci proleter kitlelerin sosyalizmi getirmek için bir gereklilik, tarihsel olarak kaderi belirlenmiş bir eylem olduğunu iddia etmişti. Fakat gerçekte kapitalist pazar için üretici rolündeki işçilerin söz konusu mücadelesi sadece kapitalizm içerisindeki kısır döngüdür.
Kapitalizm altında acı çeken işçi bu belirleyici gerçek ile ilgili çok az şey bilir. İstisnasız herkes kapitalist koşullar altında ölçüsüz acı çeker ve çok az neşeye sahiptir, gerçek neşesi yoktur. İşçinin, kapitalistin yüzleştiği korkunç, alçaltıcı ve baskıcı kaygılara, katlanmak zorunda olduğu tümüyle gereksiz ve tümüyle verimsiz eziyet ve gerginliğe dair de çok az bilgisi vardır. Ve işçiler kendileriyle kapitalistler arasındaki bu benzerliğin yeterince farkında değildir. Sadece kapitalistler değil, iş gücündeki yüzbinlerce insan da tümüyle faydasız, verimsiz, yersiz işten karlarını veya ücretlerini kazanır. Kesinlikle bugün gittikçe daha fazla lüks mallar yaratan üretime yönelik korkunç bir eğilim vardır. Buna proletarya için beş para etmez mallar da dâhildir. Gerçek ihtiyaçları karşılamak içinse çok az makul ve gerekli ürün üretilir. Gerekli ürünler gittikçe daha pahalı, lüks anlamında değersiz ve ucuz hale gelmektedir – temayül budur.
Sendika faaliyetlerine ayrılan konu dışı sapmamızdan dönelim ve son bir özet verelim.
Kapitalizmden çıkarı olan müteşebbislerin, imalatçıların ve tüccarların ve de kendi geçimlerini kazanmakla ilgili olan işçilerin ve son olarak devletin kapitalist ekonomi sisteminin korunması için nasıl çalışmak zorunda olduğunu ve hepsinin bu çalışmayı nasıl devam ettirdiğini gördük. Tüm insanların bu karşılıklı sömürüye nasıl bulaştığını, nasıl hepsinin ittifakla kendi özel çıkarlarını nasıl koruması gerektiğini ve amme menfaatine zarar vermek zorunda olduğunu ve hangi kapitalizm seviyesinde bulunurlarsa bulunsunlar hepsinin nasıl güvencesizlikle tehdit edildiğini de ilave olarak not ettik.
Bunu gördüğümüzde Marksizm’in başarısızlığını da gördük çünkü Marksizm sosyalizmin bizzat burjuva toplumunun kurumlarında ve yıkıcı sürecinde hazırlanmakta olduğunu, sürekli büyüyen, her zamankinden kararlı ve her zamankinden daha devrimci proleter kitlelerin sosyalizmi getirmek için bir gereklilik, tarihsel olarak kaderi belirlenmiş bir eylem olduğunu iddia etmişti. Fakat gerçekte kapitalist pazar için üretici rolündeki işçilerin söz konusu mücadelesi sadece kapitalizm içerisindeki kısır döngüdür. Bu mücadelenin işçi sınıfının durumunda genel bir iyileşmeye sebep olacağı dahi söylenemez; sadece bu mücadelenin ve mücadelenin etkilerinin işçi sınıfını kendi durumlarına ve toplumun genel koşullarına alıştırdığı görülebilir.
Marksizm, kapitalist şartları koruyan, kapitalizmi güçlendirip kapitalizmin halkın ruhuna etkilerini daha da viran eden, önemsiz de olmayan faktörlerden biridir. Halklar, burjuva ve aynı ölçüde işçi sınıfı sırf para kazanma amacı için duyarsız, spekülatif ve kültürsüz üretim koşullarına her zamankinden daha fazla müdahil olmuştur. Bu koşullar altında en çok acı çeken ve genellikle zorluk, yoksunluk ve yokluk içinde yaşayan sınıflarda net bilgi, isyan ve iyileşme arzusu gittikçe azalmaktadır.
Kapitalizm bir ilerleme dönemi değil, gerileme dönemidir.
Sosyalizm, kapitalizmin daha fazla gelişmesi ile gelmez ve üreticilerin kapitalizm içerisindeki mücadelesi olamaz.
Bunlar, vardığımız sonuçlardır.
İçinde bulunduğumuz yüzyılın da parçası olduğu yüzyıllar bir olumsuzlama zamanıdır. Birlikler ve şirketler, bizim geldiğimiz daha evvelki kültürlü zamanın tüm ortak yaşamı, tüm güzel dünyevi faaliyeti ve motivasyonu, cennet yanılsamasına sarılmıştı. Üç şey birbirinden ayrılmaz şeklide birleşmişti: birincisi, yaşamdaki birlik ruhu, ikincisi, tarifi imkânsız birlik, evrenin ruhsallığı ve önemi için sembolik dil – zira ferdin ruhunda doğru olarak kavranmıştır – ve üçüncüsü, hurafedir.
Zamanımızda, motomot anlaşılan Hristiyan dogmatik düşüncelerin hurafeleri ciddi saldırıya uğramıştır ve halk arasında giderek daha çok yerinden olmaktadır. Yıldızlar evreni keşfedilirken yeryüzü ve onun üzerindeki insan aynı anda daha küçük ve daha büyük hale gelmiştir. Dünyevi faaliyet genişlemiştir.
Zamanımızda, motomot anlaşılan Hristiyan dogmatik düşüncelerin hurafeleri ciddi saldırıya uğramıştır ve halk arasında giderek daha çok yerinden olmaktadır. Yıldızlar evreni keşfedilirken yeryüzü ve onun üzerindeki insan aynı anda daha küçük ve daha büyük hale gelmiştir. Dünyevi faaliyet genişlemiştir. Şeytan, göksel güçler, yer altı cinleri ve iblis korkusu yok olmaya başlamıştır. İnsan dünyaların sonsuz uzayında, kendi etrafını dönen küçük yıldız üzerinde, Tanrı’nın grotesk dünyasına göre, daha güvende hissetmiştir. Etkileri kesin bir şekilde ölçülebilen reddedilemez doğal güçler bilinir hale gelmiştir. Korku olmaksızın bunlar kullanılabilir ve bunlara itimat edilebilir. Yeni iş ve doğal ürün işleme yöntemleri bulunmuştur. Yeryüzü keşfedilmiş ve tüm yüzeyi yeniden iskân edilmiştir; tüm dünyada seyahat ve iletişim henüz alışamadığımız ve bize hala inanılmaz gelen bir hızla gelişiyor ve tüm bunlarla bağlantılı olarak aynı anda yaşayan insan sayısı önemli oranda artmıştır. İhtiyaçlar ve de bu ihtiyaçları karşılama vasıtaları olağanüstü artmıştır.
Hurafe içinde olduğumuz bu olumsuzlama çağında kesinlikle sarsılmıştır. Olumlu bazı şeyler de hurafenin yerini almıştır: objektif doğa terkibi bilgisi doğadaki şeytani düşmanlara ve dostlara olan inancı ilga etmiştir. Ruh dünyasının ani kaprislerinden ve ihanetinden duyulan korkuyu doğa üzerinde kurulan iktidar takip etmiş ve sayısız ruh ve perinin bu ölümü insanların çocuklarının doğum oranında olağanüstü artışta gerçek ifadesini bulmuştur.
Fakat tüm derin hisler, tüm coşkunluk ve insan birliği ve bağı ruh-cennet ile derin bir biçimde iç içe geçmiştir. Keşfettiğimiz yıldız dünyalar, etkilerine aşina hale geldiğimiz doğal güçler sadece dışsaldır; faydalıdır ve dış yaşama hizmet eder. Bunların birliğini iç yaşantımızla her şekilde, bazen derin bazen sığ felsefelerle, doğa teorileriyle ve şiirsel ilhamlarla ifade etsek de, bizim bir parçamız değildir, hayat kazanmamıştır. Bilakis, hakikatinde dünyanın, özümüzde taşıdığımız şekliyle, faydacı duyularımızın bize söylediklerinden tümüyle farklı, daha önce canlı olan ne varsa, imge ya da inanç ya da tarif edilemez bilgi ve de bu dünya görüşüne bağlı küçük gönüllü gruplardaki hakiki insan toplumu hepsi birlikte hurafe ile gerilemiştir. Bilim ve teknolojideki tüm gelişmeler bunun en düşük yedeğini sağlamayı başaramamıştır.
İşte bu nedenle bu zamanlara gerileme dönemi diyoruz çünkü kültürün ana özelliği, insanları bir arada tutan ruh, gerilemiştir.
Eski hurafeye ya da anlamını yitirmiş sembolik dile geri dönüş girişimleri, eski şablonlara bağımlı, hissi akıldan daha güçlü olan halkın zayıflığı ve köksüzlüğü ile bağlantılı sürekli yenilenen bu tepki çabaları tehlikeli engellerdir ve de nihayetinde sadece sonucun belirtileridirler. Kendisi örgütlü ruhsuzluk olan devletin baskıcı yönetimi ile bağlantılı oldukları zaman, ki kolaylıkla böyle olur, daha rahatsız edici olurlar.
O halde gerilemeden bahsedince, bu bahsimizin ruhbanın dünyamızın günahkârlığı ile ilgili şikâyeti ya da dönüşüm çağrısı ile hiçbir ortak yönü yoktur. Bu çöküş geçici bir devir olup bünyesinde yeni bir başlangıç, taze bir iyileşme, birleşik bir kültürün tohumlarını barındırır.
her kuruntunun, her dogmanın, her felsefenin ya da dinin dış dünyada değil kendi iç dünyamızda köklere sahip olduğunu hatırlayalım. İnsanların doğayı ve kendisini uyumlu kıldığı tüm bu semboller bu bakımdan halkların komünal yaşamına güzellik ve adalet getirmeye uygundur çünkü bunlar içimizdeki sosyal dürtünün yansımalarıdır ve çünkü kendisi ruha dönüşen bizim kendi biçimimizdir.
Sosyalizmi, ruhsal bir hareket olarak insanlar arasında yeni şartlar için mücadeleyi düşünmek, diğer bir deyişle yeni insan ilişkilerine varmak için tek yolun insanların kendileri için yaratan ruhtan etkilenmeleri gerektiğini anlamak bizim için çok acil olmakla birlikte geriye, geri getirilemeyen bir geçmişe doğru bakmamamız ve güçlü olmamız da aynı şekilde önemlidir. Kısacası, kendimize yalan söylememeliyiz. Cennet sanrısı, hakikat, felsefe, din, dünya görüşü veya kişi, dünya ile ilgili hissiyatı kelimeler ve biçimler şeklinde billurlaştırma çabalarına her ne ad vermek istiyorsa o, şimdilerde bizim açımızdan sadece bireyler olarak var olmaktadır. Toplulukları, mezhepleri, kiliseleri, bu türden ruhsal muadillerine dayanan her türde birlik kurma girişimi sahteliğe ya da tepkiye yol açmıyorsa en azından sırf zayıf bir lafügüzafa sebep olur. Duyular dünyasının ve doğanın ötesine giden her şeyde derin bir biçimde yalnızız ve sessiz bir yalıtılmışlığa tabiyiz. Bu da tüm dünya görüşlerimizin hiç bir yıkıcı ihtiyaç, etik inandırıcılık içermediği, ekonomi ve toplum üzerinde bağlayıcı olmadığı anlamına gelir. Bunu, böyle olduğu için, kabul etmeliyiz ve bireysellik çağında yaşadığımız için bunu pek çok şekilde, memnuniyetle ya da vazgeçerek, umutsuzca ya da arzu ile, kayıtsızca ya da hatta isyankarca kavrayabiliriz.
Ancak her kuruntunun, her dogmanın, her felsefenin ya da dinin dış dünyada değil kendi iç dünyamızda köklere sahip olduğunu hatırlayalım. İnsanların doğayı ve kendisini uyumlu kıldığı tüm bu semboller bu bakımdan halkların komünal yaşamına güzellik ve adalet getirmeye uygundur çünkü bunlar içimizdeki sosyal dürtünün yansımalarıdır ve çünkü kendisi ruha dönüşen bizim kendi biçimimizdir. Her ruh komünal ruhtur ve ister uyanık ister uykuda bütüne, diğerleri ile birleşmeye, topluma, adalete yönelik dürtünün dindiği hiç bir birey yoktur. Topluluk amaçları için gönüllü birliğe yönelik doğal dürtü kökleşmiştir fakat bu dürtü uzun yıllar kendisinden kaynaklanan dünya kuruntuları ile bağlantılı olduğu ve şimdilerde kaybolduğu ya da çürüme sürecinde olduğu için sert bir darbe ile uğraşmış ve uyuşmuştur.
O halde insanlar için öncelikle bir dünya görüşü yaratmak zorunda değiliz; bu tümüyle suni, geçici ve yetersiz, hatta romantik ve ikiyüzlü olurdu ve aslında bugün modaya tabii olurdu. İçimizde yaşayan, bireysel komünal ruh realitesine sahibiz ve sadece bu ruhun yaratıcı bir şekilde çıkmasına izin vermeliyiz. Küçük gruplar ve adalet toplulukları yaratma arzusu – bir halk oluşturmak için göksel bir sanrı ya da sembolik bir biçim değil, dünyevi toplumsal neşe ve hazır oluş- sosyalizmi ve gerçek bir toplumun başlangıcını getirecektir.
Ruh doğrudan harekete geçecek ve yaşayan insanlıktan kendi görünür biçimlerini yaratacaktır: sonsuzluk sembolleri topluluklara, ruhun tecessümleri dünyevi adalet şirketlerine, kiliselerimizdeki aziz imgeleri rasyonel ekonominin kurumlarına dönüşecektir.
Rasyonel ekonomi: bu kelime kasıtlı olarak kullanıldı çünkü burada bir şey daha eklenmelidir.
Bu çağa gerileme devri dedik çünkü esas – ortak ruh, gönüllülük, halk yaşamının ve biçimlerinin güzelliği – zayıflatılmış ve yıkılmıştır. Bilimde, teknolojide ilerlemeye, nesneleştirilmiş doğanın tarafsız fethine ve zaptına başka bir isim – aydınlanma – verilmiştir. Akıl daha kıvrak ve net hale gelmiştir; – en geniş anlamıyla – doğadan fiziği kazandığımız için, fiziğin fiili uygulamaları değerini kanıtladığı için ve doğanın güçlerini sömürerek matematiği kullanmayı öğrendiğimiz için, şimdi de, tüm dünyada olağanüstü geniş bir sahada insan ilişkilerinin teknolojisini uyguladıkça matematiğin sıkça uygulanması, iş bölümü ve bilimsel yöntemler ile en doğru ve makul olanı yapmayı öğreneceğiz. Önceleri her ikisi de oldukça gelişmiş olan sanayi teknolojisi ve ekonomik ilişkiler adaletsiz bir sisteme ve anlamsız bir güce koşulmuştu. Fakat hem psiko-endüstriyel hem ekonomik-sosyal teknoloji artık yeni kültüre, geleceğin insanlarına yardım edecektir, tıpkı daha önce ayrıcalıklı olanlara, güçlü olanlara ve borsa spekülatörlerine hizmet ettikleri gibi.
Bu bakımdan içinde olduğumuz gerileme devrinden bahsetmek yerine – eğer istersek – doğa gözlemi ve hâkimiyetinin, teknoloji ve rasyonel ekonominin hiç olmadığı kadar üstünlük kazandığı ilerlemeden de bahsedebiliriz. Ta ki birkaç yüzyıldır gömülü olan ortak ruh, gönüllülük ve sosyal dürtü yeniden zuhur edene kadar, insanları zapt edip bir araya getirene kadar ve yeni güçlerin kontrolünü eline alana kadar.
Bir kez, bireylerdeki aynı ruh eğilimi doğal dürtüsü ile bu yeni kapasiteleri ele geçirip bunları mücessem gruplara katınca bireyi dönüştüren, fenomeni uyumlu birliklere ayıran düşünce, holistik perspektif, bir kez daha bireysel insan ruhundan çıkacak ve bir insanlar cemiyetine, tüzel kişiye ve birleştirici bir biçime dönüştürecektir. Bir kez bu dünyevi-cismani ruh biçimi var olunca yeniden insanların yüzyıllar boyunca ruhsal coşkunluğa uyumlu dünya görüşüne ve kuruntusuna sahip olması kolaylıkla mümkün olabilir. Bu duygulara bu kadar yenik düşmeyi istemiyoruz, buna karşı kendimizi koruyoruz ve bağlılık düşkünü değiliz. Ayrıca herhangi bir ihtimal dâhilinde bu döngünün bir kez daha kapanması gerektiği, düşünce ve birliğin kozmik-dini, suni hurafe biçimine bağlanmak zorunda kalacağı ve ortak ruhun cesaretinin bir kere daha kırılacağı ve yalıtılmışlığın yeniden eski haline döneceği vb. ile ilgili bir şeyler söyleyebilmek için insan tarihinin gidişatına ilişkin çok az şey biliyoruz. Bu tür inşaları yapmaya hakkımız yok. Tüm bunlar bir zorunluluktan ibaret olabilir fakat gelecek tümüyle farklı olabilir. Bu tür bir bilginin halen daha uzağındayız. Görevimiz önümüzde şu anda net olarak duruyor: yalancılık değil hakikat. Bir din taklidinin yapaylığı değil, bireylerin tüm ruhsal bağımsızlığını ve çeşitliliğini kısıtlamadan toplumsal yaratımın gerçekliği.
Hazırlamak istediğimiz, köşe taşlarını yerleştirmek üzere olduğumuz yeni toplum eski hiçbir yapıya geri dönmeyecektir. Bu son yüzyıllarda medeniyetin keşfettiği araçlara sahip bir kültür, yeni bir biçimde eski olacaktır.
Ancak bu yeni insanlar kendi kendine gelmez: yanlış bilimin Marksistinin bu “gelmek zorunda”yı anladığı gibi “gelmek zorunda” değildir. Gelmelidir, çünkü biz sosyalistler onun gelmesini istiyoruz ve hâlihazırda ruhlarımızda bu tür bir insan biçimlerini taşıyoruz.
Nasıl başlayacağız? Sosyalizm nasıl gelecek? Ne yapılmalı? Öncelikle mi yapılmalı? Hemen mi yapılmalı? Buna cevap vermek son görevimiz olacak.
Çev: Nesrin Aytekin

https://itaatsiz.org/?p=5528
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.07.15 10:10 vez_ko Röportaj #2 u/Bayezido29

Sizlerin gönderdiği sorularla bu röportajın konuğu u/Bayezido29. Bir sonraki röportajda görmek istediğiniz reddit kullanıcısını lütfen yorumlarda belirtiniz.
+Evet Bayezido29 öncelikle hoş geldin.Hazırsan sorulara başlıyorum.
-Başla.


+Siyasi görüşlerine karşı olan subredditlerden banlanman hakkında ne düşünüyorsun?
-Tabi herkes kendi çiftliğinde ötsün diyenlerle son zamanlarda rastlıyorum. Bu zihniyet tuhaf. Kurallara aykırı davranmamama rağmen perma yediğim sublar var. Maalesef ki bir tanesi de bu sub :/ Umarım bu durum son bulur.


+Kurallara aykırı davranmadığını ve buna rağmen subredditlerden banlandığını söyledin fakat aynı eylemi kendi subredditinde kuralları çiğnemeyen kullanıcıları size cevap vermesine izin vermeden direkt neden banlıyorsunuz?
-Kendi subumda Kural ihlallerine ban veriyorum yalnızca, hakaret varsa, asılsız bilgi varsa, küfür varsa vs vs. Ancak bu subda da gördüğüm bir iftiradan da bahsedeyim; birisi bizim subda yorumlara Kadir Mısıroğlu hakkında iftira ve hakaretlerin bulunduğu bir yazarın yazısını atmış, ben de buradaki hakaretlerden dolayı perma verince adaletsizlikle suçlandım, lakin o posta attığı başka bir yorum daha var, ona da isteyen göz atabilir (paragrafı sildim), orada ihanetle, hainlikle suçlamış, ben de o iftiraya bizzat kendisinin verdiği cevabı attım ona. Ayrıca yine bir haksızlığımız varsa bana belirtebilir herkes. Kontrol ederim.


+İdeolojin nedir?
-Bir Müslüman olarak dinimle tamamen paralel bir ideoloji olmadığından dolayı sadece "İslam" diyebilirim.


+İlgi çekmek mi istiyorsun yoksa bir troll musun?
-İlgi çekmek isteğim asla olmadı, redditi diğer gençler gibi düşüncelerimi paylaşmak için kullanıyorum. Trollükle alakası da yok, bu son zamanlarda sık kullanılan yaftalama ifadesi sadece, değer kıymet bile vermiyorum.


+Reddit'de linç yemene rağmen neden hala reddit'de bulunuyorsun?
-Tabi Reddit'in ortamı belli, ben de burada farklı bir cephe başlattım. Linç yemem çok normal ama bu vazgeçeceğim ya da gideceğim anlamına gelmiyor. Reddit en sevdiğim sosyal medya platformu.


+Siyasal İslamcı bir tutum uluslararası siyasette etkili olabilir mi?
-Siyasal İslamcılık, uluslararası rekabete artarak olup, dış pazarı iyi yönetmeyi gerektirir. Tabi çok ayrıntılı bir konu, siyaset konusunda İslamın uygunluğu aranması gerekir. Ancak bu konunun bilinmemesi, tamamen eğitim sorunumuza dayanıyor. Her türlü siyaset ideolojisini, ekonomi ideolojilerini gören gençlerimizin bu konular hakkında zerre bilgisi yok ve hakkında atılan uydurmalara kanıyor. Bunda devletin de suçu var tabi, bu konuda benim gibi gençlerin eğitim görmesi gerekir.


+Ayasofya'nın ibadete açılması hakkında ne düşünüyorsun,ekonominin gidişatını geri plana atmak için mi yapıldı,gelecekte gerçekleşecek olan seçimlerin olası sonucunu etkilemek için bir politik hareket olduğunu düşünüyor musun?
-Açık söylemek gerekirse Ayasofya'nın başından beri ibadete açılmasından yanaydım. Bu genel olarak Müslümanların istediği bir şeydi. Hakkında antlar bulunan ve atamızdan emanet olan bu değerli sembolü hakkımız gereği cami yapmamız yerinde ve gayet normal bir hizmet. Ancak bu konu siyasete alet edildi, politik bir konu değil, tabi işin illa politik yanları var ama bunlar bu konuyu siyaset konusu yapmıyor. Bu konunun siyasete karışmasında herkesin hatası var (yani her partinin) ama uzun süredir planlanan ancak şiddetle karşı çıkılan bir durumdaydı bu hizmet. Bu zamana nasip oldu ve açıldı, çok şükür. Vesile olanlardan Allah razı olsun, vesselam.


+Netflix ve sosyal medya uygulamalarının kısıtlaması kanunu hakkında ne düşünüyorsun?
-Yani gençlere muhalefet çok gaz verdi bu konuda maalesef, herkes kapatılacak diye sövmeye başladı, alınan kararlar bence uygun, Fransa sosyal medya suç yasasında bulunan hükümler ve zaten kalıplaşmış hükümler, devlet sosyal medya denetiminde (denetim devletin genel sorunu) hassastı ve zayıftı, simdi taşlar yerine oturdu. Gayet uygun ve olumlu bir karar.


+Ne iş yapıyorsun?
-Öğrenciyim, Kendi ilimdeki Fen Lisesinde son sınıfım, ek olarak aralıklarla fırsat buldukça işte çalışırım (İnşaat, bahçe işleri vs.)(Avare adam değilim) :D


+Röportajı akşam üzeri yapmamızı istemiştin inşatta çalışacağını söylerek. İnşaatta çalışmana rağmen ülkenin ekonomisini,doları,enflasyonu ve işsizliği nasıl yorumluyorsun?
-İnşaatta hobi olarak amcamla harçlık amaçlı çalışıyorum, maddi durumum idare eder, kimseye muhtaç değiliz. Ancak ekonomide piyasadaki büyümeyi es geçerek yanlış bir eleştiri anlayışıyla kimse ekonomiyi eleştirmemeli, bu ön yargı olur, tanı hatalar kusurlar var, Türk lirası konusunda, dediğin gibi enflasyon konusunda, işsizlik konusunda ise devlet kendi işsizlik yapıyor. Öğrenciler sayılmasa da ev hanımları işsiz sayılıyor. Bunlar Avrupa'da sayılmaz. Ekonomi yalnızca dolara bağlı değil, mesela gezi olaylarında rakamsal mânâda piyasada Türkiye ekonomisinin rakamları çok düştü, ama dolar 2 kuruş arttı, devlet 1,5 milyar borca girdi. Şimdi dolar iki kuruş arttı diye hiçbir şey olmamış mı oluyor? Yani bu konuda ön yargılar var ama devletin de hataları çok. InşAllah hata yapılan konularda da düzenlemelerle gelişmeler yaşanır ve piyasadaki gibi büyüyen bir ekonomi oluruz.


+Son seçimlerde kaybedilen büyük şehirler hakkında düşüncelerin nedir,Ekrem İmamoğlu ve Mansur Yavaşı başarılı buluyor musun?
-Ekrem Imamoğlu'nu fazla söz konusu edip hükümet de yanlış yapıyor, hatalarını söze getirip coşartıyorlar, tabi Istanbul genel olarak kötüye gidiyor bu sabit ama devlet bu konuda biraz sakin kalmalı, Istanbullu görecek zaten en sonunda herkes sakin olsun, Tevfik yeterli sen niye giriyorsun konuya .d
Mansur Yavaş da Ankara'da bir miktar iyi hizmeti var, ancak Ankara da genel olarak kötüye gidiyor. Hizmet konusunda eksikleri çok, ancak halkın Akp'ye husumetinden yeni adam görmek istemelerine bağlı, halk "Yine kontrol akpde olsun" dercesine meclislerde akp çoğunluğu sağladığı için akla ziyan icraatlar geçmiyor. Akp bu belediyeleri bir nebze kurtarıyor diyebiliriz.


+Zamanında Erdoğan'ın iki yaveri şimdi de muhalifi olan Ali Babacan ve Davutoğlu hakkında ne düşünüyorsun?
-Fetö terör örgütünün akp içine girip kullandığı büyük kozlar. Fetö açıkça amerikaya bağlı ve amerikanın istekleri doğrultusunda adamlarını yönetiyor. Ali Babacan ve Ahmet Davutoğlu bu konudaki baş oyun taşları, bunlar akpyi bölüp dindar yaygarasıyla oy toplama ve chp ile de organize olup, sonuç olarak yine akpyi devirme oyununa alet olmuşlardır. Bunların rezaletini görmeyip gelecek partisine vs kayanlar var gerçekten. InşAllah bu plan tutmaz.


+Akp gençlik kollarına üye misin?
-Hiçbir partiye ya da cemaate bağlı değilim, akp gençlik kollarının benim yaşadığım şehirde bir kurumu vs var mı onu bile bilmiyorum.


+Diyelim ki AKP kaybetti sokağa çıkıp RTE’yi savunur musun?
-Savunurum, lakin sokağa çıkıp değil (.d) Ki şuan hükümet onlarda diye savunduğum falan yok, zaten akpyi ne olursa olsun savunan biri de değilim, ancak hakkında atılan iftiralara vs. karşı çıkan biriyim, hatalarını da bir çok kez dile getirmişliğim var zaten.


+Uslanmaz bir "TAYYİPÇİ" misin,başka bir partiyi benimseyebilir misin?
-Dediğim gibi uslanmaz ve eleştirmeyen bir yapım yok, eleştiririm lakin "Fetöcü akp" "Terörist akp" "yıkımcı akp" gibi söylemlere şiddetle karşıyım ve aksini yalansız bir şekilde savunurum.
Tabi ki de akp dünyadaki tek ve en iyi parti değil, daha iyisi, daha çok hizmet edecek ve daha samimi bir parti olursa başka partiye daha yakın olabilirim. Dediğim gibi akpli sayılmam tamamen, ancak yakınım.


+Recep Tayyip Erdoğan'ın Türkiye'ye yararları nedir?
-Burada 21 yılı ya da onun İstanbul dönemini filan anlatamam, lakin şunu söyleyeyim ki Türkiye Cumhuriyetini şuana kadar en çok geliştiren ve en çok hizmet eden bu şahıs ve partisi, ekibidir.


+Recep Tayyip Erdoğan'dan sonra başa gelmesi gereken kişi kimdir?
-Şuanda bir erken tahmin yapamayacağım, ancak RTE'den daha iyileri, daha zekileri, daha ilerici olanları dolusuyla var, bunları önce kendini keşfetmesi, sonra bu işe başlaması, sonra da halkın bunu keşfetmesi lazım. Ancak daha ne vatanseverler var, daha ne siyasetçiler çıkacak bir gençliğimiz var.


+Ak parti iktidarının muhalefete saygısızlık ederek,kendi fikirlerine uymayan ya da kendisiyle uzlaşmayan kişileri terörist,fetocu veya vatan haini diyerek nitelendirilmesi hakkında ne düşünüyorsun?
-Aslında bu tam olarak böyle sayılmaz. Muhalefetteki fetöcüler bir bir açığa çıkıp kendini belli ediyor, bu doğru ama akpliler bunların tümünü bu yüzden yargılamıyor. Mesela referandumda "Hayır" diyenler fetöcü haindir, ya da teröristtir diyen birileri var sanırsam akp cephesinde, yalnız bunu tüm akpye yığmak da doğru değil. İşin doğrusu, hayır diyenlerin arasında fetöcüler, teröristler var diye, tüm hayır diyen vatandaşlar da mı terörist fetöcü oluyor. Bu cok saçma, ve soruda belirtildiği gibi de saygısızca, ancak bunu yapanlara ithafen bunu söylemeli, yoksa eleştiri hedefinin yaptığını yapmış olursunuz.


+15 Temmuzda nerede ne yapıyordun?
-O zaman evdeydim ve gece o saatlerde tam uyumak üzereydim televizyonun başında ailemle, darbe olduğunu öğrendim her kanalda yayınlanmasıyla, velilerim derhal meydana çıktı ve ben de kardeşlerime göz kulak olmak için evde kaldım, sonraları beraber çıktık zaten meydanlara ama benim yaşadığım küçük şehirde bir olay yaşanmadı.


+T.C tarihinde ülkeyi en iyi yöneten kişi kimdi?
-Tarihini ve bugünü sayarsak Rte demek zorundayım, gelişme durumunu göze aldım.Yakın tarihten kasıt ise Turgut Özal diyebilirim.


+Ezanlar Türkçe okutulmalı mıdır?
-Ezanlar Türkçe okutulamaz. Her şey asılıyla güzeldir ve aslından çıkarılmamalıdır. Aksi hatadır.


+Laiklik hakkındaki düşüncelerin nelerdir,devletin dini olur mu?
-İslam toplumsal kurallar ve kısıtlamalar içermektedir. Islam bize devlet hükümleri konusunda da belli sorumluluklar ve kısıtlamalar getirmiştir. Islam bütün olarak kabul edildiğine göre, laiklik Islama ters düşmektedir.


+Ülkede şeriat olmadığı için kendini rahatsız hissediyor musun?
-Evet, kendimi rahatsız ve sorumlu hissediyorum. Benim sorumluluklarımdan biri de ülkemde Şeriat ile hükmedilmesidir. Ancak bu konuda öncelikle ön yargılar silinmeli, gerekli eğitim verilmeli, maalesef de bu konuda çok geriyiz


+Lgbtq hakkında ne düşünüyorsun?
-Lgbt her haramın da olduğu gibi bir sapkınlık türüdür. Nasıl zina haramsa, cinayet, tecavüz haramsa bu da toplum ahlakını bozan, kişi ahlakını da yerle bir eden bir haramdır. Toplumsal yanına bir örnek vereyim, mesela hayal edin ki "Love is love" hisler serbesttir ilkesinden yola çıkılarak bu normalleşiyor ve propagandalarına, gösterilerine vs. izin veriliyor, böylece haram normalleştirilmiş, toplumun ahlaki çöküşü de hızlandırılmış oluyor, sonuçta bu eşcinselliğin normalleştirilmesinin devamında ölü sevicilik, pedofili ve diğerleri de yine aynı ilkelerden dolayı serbestleşiyor ve yaygınlaşıyor, bu durum toplumsal bir çöküştür ve kıyameti getirecek azabın baş sebeplerinden olacaktır. Işte bu yıkımın yaşanmaması ve toplumsal ahlakın korunması amacıyla Islamın yasak kıldığı bu haramın yayılmasına, propaganda ve yaygarasının yapılmasına bir Müslüman olarak kesinlikle karşıyım.


+Çocuk evliliklerini doğru buluyor musun,bu konu hakkındaki düşüncelerin nelerdir?
-Önceki cevabımda belirttiğim gibi yine toplumsal yıkıma uğratacak bir bela olduğunda aynı şekilde karşıyım. Eşcinsellikle ilgili görüşümle aynı görüşteyim.


+Çocuğun eşcinsel olsa tepkin ne olurdu,çocuğu eşcinsel olan evebeyinlere ne tavsiyede bulunursun?
-Gerekli psikolojik, ruhsal desteği versinler, uzmanlara götürüp bu sapkınlıktan kurtulmasını sağlasınlar. Çözülmeyecek bir sorun değil, ben de bunları yapardım. Sert tepki uygun değildir, geri tepebilir.


+İleride oğlun baba ben ateist oldum derse ne yaparsın?
-Tabi ki yine sakin ve düstürlu bir biçimde Islamı anlatırım, bu eğitimsizliğin sonucudur, gerekli eğitimi (bundan önce aldırmadığımdan belli) almasını sağlarım ve bu konuda daima baş danışmanı olurum. Ancak inşallah oğlum ya da kızım aklı başında ve araştırmacı bir yapıda olurlar da böyle sapkınlıklara düşmezler.


+İleride siyasete atılmayı düşündün mü hiç?
-Yani siyasetin içi pek temiz değildir, yalan dolan, başkasının üstüne basarak büyüme (ancak bu şuan ilerlemek için bazılarının sınandığı durumlar) yani bana göre değil diyebilirim şimdilik ama belli olmaz.


+Ak partiyi yerden yere gömen u/KumuriBey'i neden mod yaptın?
-Kendisini tanıyan ve bilen biriyim, kendisiyle konuşup anlaştık ve verdim.


+Sevdiğin kadın kapalı değilse evlenmekten vazgeçer misin?
-Hayır tabi ki, gönül bu (tabi yanlış anlaşılmasın nefsani arzuları kontrol etmek ve haram kısımdan uzak kalmak önemli) ille konabilir. Bu ayıp değil, böyle bir şey düşünmem, evlilik gönül birlikteliğiyle olmalı açık kapalılıkla değil.


+Türkiye'de yaşamanı sürdürmek yerine bir Avrupa,Amerika veyahut Arap yarımadasındaki bir ülkede yaşamak ister miydin?
-Hayır, çünkü ben memleketim için çabalamak istiyorum, (başka ülkelere gurbete giden bazı kardeşlerimi müstesna tutarım) ziyaretler olur ve olacaktır, bu doğal bir şey, yalnız başka ülkede kafamı koyup yan gelip yatmak istemem açıkçası.

+ turkey ve svihs hakkında ne düşünüyorsun?
-Ben ilk linçimi turkey de yedim, ama ortamını bilmeme rağmen bu kadarını tahmin etmezdim. Dini bir konu açılmıştı, Islama iftira atılıyordu (ingilizce şekilde) ve ben de aksini söyleyip reddettim, sonrasında dolusuyla insanla bu konular hakkında çok uzun bir tartışmaya giriştim, bu kadar fazla tepki alması zoruma gitmişti ama ingilizce uzun uzun tartıştığım bir çok kişi olmuştu, kendilerinde kaldı iftiraları o ayrı ama ilk olması açısından şaşırtmıştı.
svihs konusunda ise zaten Islam karşıtı bir sub, benim islam da yahudiler hakkında yazdığım kısa bir yorumu da kullanmaları hoşuma gitmemişti, zaten tuhaf bir şekilde hedef gösterdikleri birkaç post vardı, bunlarda da birçok tartışma vs yaşandı ama bu tür sublar çoğunlukta, benim deliler diye bir sub kurmam da buradan çıktı.

+Kadir Mısırlıoğlu'nun en sevdiğin sözü?
-"Aziz gençler, haddinizi bilin, hakkınızı da bilin! Ezik olmayın! Siz bir Cihan Imparatorluğu'nun varisisiniz! Dünyaya o gözle bakın!"
Bir çok sözü var ama en çok hoşuma gidenlerden biri bu.


+Necip Fazıl Kısakürek'in en sevdiğin şiiri ve neden sevdiğin?
-Kaldırımlar, kendisi zaten kelimelerle adeta oynayan ve müthiş bir ustalıkla dizen bir şairdir, fikir adamıdır. Sevdiğim yanı ise diğerlerinde farklı gördüğüm edebi ve ruhsal dokunuşlar.
Tabi şiir bu herkesin görüşü sevdiği düşündüğü başka olabilir. Nazım da değerli bir şairdir mesela.
*Nazım Hikmet


+Müslüm Gürses dinlerken kendine jilet çektin mi?
-Güzel bir soru, ancak pek dinlemem bu tür müzikler, dinlediklerimi de beğendim, içinde de yaşıyor gibi söylüyor. Jilet ise kullanmam .d


+Menemeni yumurtalı mı yersin yumurtasız mı?
-İkisini de severek yerim .d


+En sevdiğin PS4 oyunu?
-Pek oyuncu da değilim fakat Ps4 'de GTA5 diyebilirim. Oynadığım az oyun var ve sevdiğim 4 oyun oldu küçüklükten beri, Mound and Blade, GTA, PES ve Age of Emires.


+Röportajımız burada son buluyor.Katıldığın için çok teşekkür ederim, son olarak bu soruları sana gönderen kullanıcılara ne söylemek istersin?
-Tabi ki, aslında söylenecek çok şey var fakat kısaca bahsedeyim. Dini konularda araştımanız için her türlü kaynağı irdeleyip tartışan Youtube kanalı 'Kafile'yi, dini konularda sorularını bu kanalın düzenlediği yayınlarda vs sorabilirler ve "Kırmızı Asa" serisini, onun analizlerini, soru cevaplarını, canlı yayınlarını izleyebilirler. Ancak ısrarcı olup inatlaşsınlar ki bu tahkiki imana girmelerine vesile olsun. Siyasi müesseselerde ise her fikirden haber sitelerini takip etmeleri yeterli aslında, ama bir çok gazeteci de dahil. Görmelerine yetecektir. Tarihi konularda bir çok tarihçi var, mesela tarih okumaktan sıkılan kardeşlerime Yavuz Bahadıroğlu'nun tarihi romanları iyi gelir. Sonrasında belgeli kitaplara yönelip öğrenme devrine geçsinler, bu konuda da mesela yine Yavuz'un Resimli Osmanlı Tarihi kitabı iyi bir özet, Selçuklu Sultanlarının biyografi serileri, eski dönem tarihi konularına baksınlar, yakın tarihte de doğrudan kaçmayacak olan kardeşlerim Belgelerle Gerçek Tarih'i okuyabilir. Yakın tarih konusunda tek kaynak Kadir Mısıroğlu değil, Çamdarlı da var. Bardakçı'yı da okuyabilirler, ya da Anapalı'yı. Sözü daha fazla uzatmadan, öncelikle ben teşekkür ederim, hepinize saygı ve selamlarımı iletip hepinize esenlik dilerim.
*Çandarlı



önceki röportaj
sonraki röportaj
Bir sonraki röportajda görmek istediğiniz kişileri lütfen yorumlarda belirtiniz.
ShitpostTC Moderation Team
submitted by vez_ko to ShitpostTC [link] [comments]


2020.06.29 07:04 rohunder "Atatürk'ü takip etme bırakıldı, Türkiye öldü." Üzerine Tavsiye Yazısı

Herkese günaydın!
Gruptaki Atatürk paylaşımlarını ve yorumlarını incelediğimde birkaçınızın yapmış olduğu ve birçok kişinin de destediğini gördüğüm yorumlarda, Atatürk Türkiye'sinin 10 Kasım 1938'de öldüğü bahsedilmiş. Bu argümana kısmen katılmakla birlikte kısmen de katılmıyorum. Evet o karanlık günden beri iyiye giden ve gitmesi istenen her şey, şu zifiri karanlık dönemi oluşturacak ve karanlığın fitilini ateşleyecek bir çok rezil ve boktan olaylarla yok edildi. Şu bir gerçek ki Atatürk'ten sonra olan her şey, Rusların şovlarına maruz kaldı. Öyle ki bu Rusların şovları sadece Türkiye üzerinde değil, Afganistan, Azerbeycan, Ermenistan, İran ve kendisine yakın birçok topluluklar üzerinde gerçekleşmiştir. Örneğin Afganistan örneğini verecek olursam, şu an kafada canlanan Afganistan yapısı 1979'dan sonra oluşmaya başladı. 1979'a kadar Afganistan tamamen modern ve gelişime açık bir devletti. Evet toplumun çoğunluğu müslümandı. Ancak hiçbir din yoktur ki siyasete el atmadığı sürece, toplumun içinde var oldukça gelişime müdahale etsin. Afganistan'ın hızla büyümesi ve gelişmesi kimi rahatsız etti dersiniz? Elbette Rusları, yani o zamanki Sovyetleri. Şu an artık Sovyet değiller mi? Emin olun hâlâ Sovyet kafasındalar. Şu an biz nasıl ki Laik Demokratik Cumhuriyet'e sahip olmamıza rağmen bazı kafalarda halen şeriat varsa, onlarda da bu durum var. Hatta çoğunluğu böyle diyebilirim. Ukrayna-Rusya olayını ele alalım. Ukrayna'ya gittiğinizde çoğu barlarda Lenin fotoğrafı hedef tahtası olarak kullanılır ve eğer Rus veya Kürt iseniz size karşı bakış açıları oldukça kötü olacaktır. Neden Kürt dedim? Çünkü Ruslar Kırım meselesini korku ile ve buna bağlı şiddet ile çözebilmek için, kendilerine yıllardır bağlı kalan Kürtlerden destek aldılar. Ukrayna'da gerçekleşen çöp konteynırlarındaki parçalanmış beden mevzusu, Ukrayna'yı derinden yaralamıştı. Öyle ki özellikle Ukrayna'da Türkiye'den Rusya'ya ve oradan da Ukrayna'ya geçen çok özel Kürtlerle karşılaşacaksınız. Her biri eğitimsiz ve vicdandan yoksun kimselerdir. Cepleri ise nereden geldiği belli olmayan balya balya paralarla doludur. Genellikle dolar kullanırlar. Çünkü Rus rublesi olması meselenin nereden geldiğini belli edecektir. Her zaman olduğu gibi "İŞTE BUNLAR AMARIGAN OYUNU!!" diyebilmek için paralarını dolara çevirir ve her şeylerini dolar üzerinden yaparlar. Peki Kürtleri kullanarak öldürülen Ukrayna vatandaşları olayından sonra ne mi oldu? Rusya yıllardır istediği şeye kavuştu: Kırım.
Afganistan mevzusuna geri dönelim. Gelişen ve büyüyen Afganistan'dan rahatsız olan Ruslar, Afganistan'a 1979 yılında Afganistan içerisindeki devleti ele geçirip hükümet kuran komünistlerin tavsiyesi üzerine savaş açtı ve bu savaş neredeyse 10 yıl sürdü. Ruslar bu savaşı tamamen komünist-şeriatçı savaşına dönüştürdü. Elbette Sovyetler bu savaşı kazanamadı. Ülkelerine 15 Şubat 1989 yılında geri döndüler. Sovyetler Birliği 1991 yılında dağıldıktan sonra ne mi oldu? Kafalar halen Sovyet düşüncesiyle çalıştığı için, zamanında kaybettiği Afganistan savaşını kazanma amacıyla, 1994 yılında gizlice destekledikleri şeriatçı toplululuklarının birleşmesine müsaade ederek Taliban terör örgütünün kurulmasına neden oldu ve artık kullanma gereği duymadığı tüm Rus silahlarını kaçakçılar vasıtasıyla örgüte aktardı. Yeni kurulan Rusya Federasyonu'nun diğer ülkelerle yaptığı ticaret ile birlikte elde edilen gelirlerin bir kısmını dolar üzerinden yaparken, dolar üzerinden elde edilen bu gelirleri dünyanın birçok noktasındaki terör örgütlerine aktardılar. Böylece hem Rus rublesi aklanmış oluyor, hem de hedef şaşırtılmış oluyordu. Afganistan'ın yıkımı da böylece gerçekleşmiş oldu. Toprak kazanamadılar ancak kazanamadıkları toprakları ise kullanılamaz hale getirdiler.
Rusların en aktif ve en güçlü oldukları 1970 yıllarında bir de ne mi oldu? İran'da İslam devrimi oldu. Yıllarca krallıkla babalar gibi yönetilen ülke, şeriatçıların ve teröristlerin eline geçti. Peki o yıllarda Türkiye'de ne oldu? Ülkede devasa bir komünizm alevi yükseldi ve bu alevi daha da harlamak için kendilerinden birini feda ettiler: Deniz Gezmiş. Deniz Gezmiş'in asılması komünizme darbe vurmadı, tam tersi alevin daha da harlanmasına neden oldu. Eğer Deniz Gezmiş denilen şahıs, "DEMOKRATİK CUMHURİYETİ YIKACAĞIZ, YERİNE KOMÜNİZM DEVRİMİNİ GETİRECEĞİZ GEREKİRSE SİLAH YOLUYLA!" demek yerine okulunu bitirip siyasi fikirlerini daha iyi ve daha doğru bir şekilde dile getirmek için parti kurup, bu parti çatısı altında fikirlerini ve düşüncelerini medeni bir şekilde dile getirmiş olsaydı ne Rus destekli komünizm kaynaklı kötü olaylar gerçekleşecekti ne de idam edilecekti. Bu durum kahpenin de kahpesi Mahir Çayan ve saz arkadaşları için de geçerlidir.
Bir de gaza getirip rahatça konuşturdukları Aziz Nesin, bu olayların yakın tarihinde Rusları güldüren ama bazı kesimleri sinirlendiren birçok sert cümleler kurdu. Bu cümleler neredeyse kendi hayatına mâl oluyordu ancak kurduğu sert cümleler, Madımak faciasında yanındaki aydın arkadaşlarını kurtaramadı ve bunun cefasını kim çekti? Gerçekleri doğrudan söyleyen Uğur Mumcu ve gerçekleri gün yüzüne çıkaran, Ruslara, onların yardakçısı komünistlere ve özellikle İzmir'de yakalanan o zamanın Sovyet Ajanı Putin'e "SİZİN NE İŞİNİZ VAR LAN ÜLKEMİZDE?" diyerek sorguya çeken ve gerekirse bu puştları konuşturabilmek için gerekli işkence tekniklerine sahip adam gibi adam olan ismini vermek istemeyeceğim ülkesine aşık bazı babalar ve daha birçokları.
Türkiye'de gerçekleşen bu komünizm alevinden rahatsız olan kesim kimdi? Elbette şeriatçılar. Çünkü kendilerine sürekli olarak komünizm kaynaklı raporlarla "Bu komünist adamlar yüzünden din elden gidecek." dendi ve bu kesim bir araya gelip de güçlerini topladıklarında Ruslardan kendilerine önce sevgi dolu mesaj ve milyonlarca dolar para aktarıldı. Aynı Afganistan'da ve İran'da olduğu gibi... Amaç ele geçiremediği toprağı bir daha kullanılamaz hale getirmek... Bu parayla kıçına don dahi bulamayan cahil fütursuzlar tarikatlar kurup, bu tarikatlara adam toplamaya başladılar. Diğer yandan da bu tarikatlara ve şeriata düşman kesim olan komünizm yanlısı Kürtler örgüt haline gelip pkkyı kurdular. İki kesimin de parasal ve silah kaynağı tamamen Rusya üzerindendi. Ancak bir sorun vardı. Her ne kadar milyonlarca dolar harcansa da bu iki kesim istenildiği kadar büyüyemiyor ve yangın körüklenmiyordu. Çünkü karşılarında durmak ve yılmak bilmeyen bir Türk ordusu vardı. Bu sorun nasıl çözülecekti peki? Pkk işe yaramıyordu ve neredeyse örgüt çökmek üzereydi. Ama tarikatlar bu işi yapabilirdi. Hem de en çok istenildiği şekilde. Bu yüzden önce tarikatlarda çocuklar yetiştirilip büyütülmeye başlandı. Sonra bu çocuklar askeri okullara yollandı ve beklemeye başladılar. Bu bekleyiş elbette oturarak olmadı. Siyasete de el almaya başladılar. Rusların desteğini belli etmemek adına siyasete girmesi istenen tarikatçılar öncelik olarak Amerika'ya ve Avrupa'ya yollandı. Orada okul okuyup diplomalarını aldılar. Kafaları bilgiyle doldu ancak kafaları halen Rus destekli tarikat kafasındaydı. Türkiye'ye dönüp siyasete sızdılar. Arada dozu kaçırdılar elbette ama zaten bu doz kaçımı istenen ölçüdeydi. Amaç toplumu Türk askerinden soğutmak. En son benim neslimin de içinde bulunduğu 28 Şubat'taki post-modern askeri darbe ve kendi ürünleri olan, uzun süre askeri okullarda okutup beklettikleri çocukları sahaya inip de meyvesini aldıkları 15 Temmuz olayından sonra toplum tamamen Türk askerinden soğuyup uzaklaştı ve korkar hale geldi. Çünkü atılan her şeriat ve komünizm adımında "Acaba Türk askeri bizi engelleyecek mi?" deniliyordu. Şu an "sanırım" bu sorunları da ortadan kalktı. Tabi ufak olarak sanırım diyorum. Çünkü Türk askerinin ne yapacağı hiçbir zaman belli değildir.
Şu an içinde bulunduğumuz dönem kabul edelim ki Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en karanlık günleridir. Yarın görünmüyor, geçmiş ise puslu gibi. Atatürk ve düşünceleri sanki bizden milyonlarca kilometre uzakta duruyor gibi. Sanki her şey bitmiş gibi. Sanki bütün güç bu fütursuzlarda ve artık elimizden hiçbir şey gelmiyor gibi. Ama hayır! Evet kocaman bir hayır! Şu unutulmamalıdır ki biz yeni nesil olarak elimizde çok büyük bir avantaj var sevgili dostlar: bu orospu çocukları ülkemizi yıkmak için ömürlerini yok yere harcadılar. Evet zenginler, evet çok paraları var. Ama bizde ise onlarda olmayan ve onların da çok korktuğu çok önemli bir silahımız var; beynimiz. Çünkü bu zamana kadar anlattığım tüm olayların sorumluları anne-babalarımız ve onların da anne-babalarıdır. Fark ettiniz mi bilmiyorum ancak bizlere kendi dönemlerinde olduğu gibi söz geçiremiyor, kendi eğitimlerini aktaramıyorlar. Benim neslim bilir, benim neslime Osmanlı terbiyesini aşılamaya çalıştılar. Ancak başaramadılar. Osmanlı terbiyesi tamamen kula kulluk felsefesi üzerine çalışır ve sesini soluğunu çıkaramaz, "kendini siktir" emri geldiği anda domalıp kendini siktirmen gerekir. Bu ancak kendi nesillerinde işe yaradı ve kendilerini Ruslara ve onun yardakçılarına bir güzel siktirdiler. Peki yeni nesilde bu neden işe yaramadı? Bizi neden bozamadılar? Neden yeni nesil Atatürk'ü ve onun düşüncelerine eskiye nazaran daha bağlı? Yaşadığımız kötü olaylardan dolayı Atatürk kıymete bindi diye mi? Hayır. Tamamen modern çağın bir getirisi bu sevgili dostlar; teknoloji ile hemen hemen her şeye erişebiliyor, bu pisliklerin ne gibi pislikler olduğunu görebiliyor, Atatürk'ün ise zamanında bu gibi pisliklere karşı ne gibi icraatlar yapmış olduğunu öğrenebiliyor oluşumuzdur. Bize ve modern çağa asla ayak uyduramayacaklarının, ömürlerini ise boş yere harcadıklarının farkına varmaya başladılar. Bu yüzden ise yapabildikleri son şey olan yeni nesli, özellikleri ve yetenekleri ne olursa olsun engellemeye çalışmak. Ancak bu bile artık işe yaramamaya başladı. Yok oluyorlar sevgili dostlar. Yok olup toprak olacaklar ve biz yeni neslin bu ülkeye kazandıracakları bir çok şeye, Atatürk'ün çağdaş ilkelerini tekrardan diriltmeye, sanata ve bilime engel olamayacaklar. Tek yaptıkları sadece zaman kazanmak. Yani diğer tabir ile uzatmaları oynuyorlar. Tek yapmamız gereken olabildiğince çaba gösterip, bize yatkın olan alan ne ise (bilim, sanat, edebiyat, kültür, zanaat vb.) o alanlarda vicdanımız ile gelişip yoğurularak sahnedeki rolümüze hazırlanmak. Atatürk'ün "Bütün ümidim gençliktedir." sözü aslında bizden önceki cahil neslin gençleri için değil, modern çağın gençleri olan bizler için söylenmiş bir sözdür. Çünkü Atatürk, bugünlerin gelebileceğini gören bir liderdi ve bu sözünde ise tamamen bize sesleniyor. Buna emin olun ki Atatürk'ün bu sözünü rahatlıkla üstünüze alınabilirsiniz ve şuna da emin olun ki azınlık değiliz. Bizim gibi sahneye çıkmayı bekleyen o kadar çok yaralı insan var ki... Bu günler geçecek dostlarım. Çünkü bu cahil topluluk modern çağın ağırlığını taşıyabilecek yetiye sahip değil, hiçbir zaman da olamayacak. Bu yüzden Atatürk Türkiye'si ölmedi ve hiçbir zaman da ölmeyecek.
Sabırla ve dirayetle aydınlığa erişmek dileğiyle.
submitted by rohunder to KGBTR [link] [comments]


2020.06.25 02:27 karanotlar Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 8

Sosyalizme Çağrı (Marksizm Hakkında) – Gustav Landauer – 8
https://preview.redd.it/0cjgl4rm9y651.jpg?width=1000&format=pjpg&auto=webp&s=46d0454eb54297ff9586631572550e16e3f66a34

Marksizm

Marksizm kültürsüzdür ve dolayısıyla her zaman alayla ve övünmeyle başarısızlıklara ve nafile girişimlere işaret eder ve oldukça çocuksu bir yenilgi korkusuna sahiptir.
Marksizm kültürsüz olandır ve dolayısıyla kitle-benzeri ve genel olan her şeyin dostudur. Onun açısından, Orta Çağ’a ait şehir cumhuriyetleri veya bir Köy İşareti veya bir Rus Mir’i (topluluk) ya da İsviçre Ortak Mülkü’i (Allmend) veya komünist koloni gibi bir şey sosyalizmle en az benzerliğe sahip olandır, fakat geniş, merkezileşmiş devlet şimdiden onun gelecekteki devletine oldukça çok benzemektedir. Kendisine küçük köylünün refah düzeyinin yükseldiği, yüksek vasıflı ticaretin serpildiği, biraz sefaletin olduğu bir dönemde bulunan bir ülkeyi gösterin, o size kibirlice burun kıvıracaktır: Karl Marx ve halefleri tüm sosyalistlerin en büyüğü Proudhon’a küçük burjuva ve küçük köylü sosyalisti diyerek, daha kötü bir suçlama yapamayacaklarını düşündüler. Bu suçlama ne doğru idi ne de aşağılayıcı idi çünkü Proudhon kendi ulusunun halkına ve zamanına ağırlıklı olarak da küçük çiftçilere ve zanaatkârlara büyük kapitalizmin muntazam ilerleyişini beklemeden nasıl hemen sosyalizme erişebileceklerini müthiş bir şekilde göstermiştir. Ancak ilerlemeye inananların hepsi bir zamanlar orada bulunan ve fakat gerçekliğe dönüşmeyenin olasılığı ile ilgili bizleri dinlemek istemiyor ve Marksistler ve onların görüşlerini bulaştırdığı kimseler, kendilerinin kutsal kapitalizmin yukarı doğru hareketi olarak adlandırdığı aşağı doğru hareketten önce mümkün olan bir sosyalizmden birilerinin söz etmesine tahammül edemiyor. Oysa bizler, efsanevi gelişme ve toplumsal süreçleri, insanların ne istediğinden, ne yaptığından, ne istemiş olabileceğinden ve ne yapmış olabileceğinden ayırmıyoruz. Ancak bizler biliyoruz ki tüm bu olanların, buna elbette irade ve eylem de dahil, belirleyiciliği ve zorunluluğu geçerlidir ve bunun istisnası yoktur; fakat bu yalnızca bir olgu sonrasında yani bir gerçeklik halihazırda orada olduktan sonra ve bu şekilde kendisi bir zorunluluk olduğunda böyledir. Bir şeyler olmadığında ise bu şeyler bu yüzden olası değildir çünkü örneğin acil çağrıların yöneltildiği ve aklın hararetle vazedildiği insanlar istemezlerdi ve makul olamazlardı. Aha! Marksistler zafer kazanmışçasına lafa karışacak, oysa Karl Marx bunun imkânı olmadığını öngörmüştü. Evet efendim, bizler cevap veriyoruz ve bu suretle O, sosyalizmin gelmemesi ile ilgili suçun belli bir kısmını üstlendi. Marx, o zamanlarda da ve çok sonraları da suçluları engelleyenlerden biriydi. Bizim fikrimize göre, insanlık tarihi, sırf kaynağı bilinmeyen süreçlerden ve pek çok küçük kitlesel olayların ve kusurların toplamından oluşmaz. Bize göre tarihin taşıyıcıları şahıslardır ve bize göre suçlu şahıslar da vardır. Proudhon’un, her peygamber, her elçi gibi, herhangi soğuk bir bilimsel gözlemciden daha güçlü bir şekilde, genellikle muazzam zamanlarda halkını en güzel ve en doğal olasılık olarak düşündüğü şeye yönlendirmenin imkânsızlığını hissedemeyeceğine inanan kimse var mı? Gerçekleştirmeye inanmanın, büyük fiillerin, vizyoner davranışların ve insanoğlunun havarilerinin ve liderlerinin acil yaratıcılığının bir parçası olduğunu düşünen herhangi biri, onları kötü bilir. Onların kutsal gerçeklerine iman muhakkak ki bunun bir parçasıdır, fakat insanlığa dair ümitsizlik ve imkânsızlık hissi de böyledir! Büyük değişim ve yenilenme her nerede yaşanmışsa, değişimi meydana getiren mutat etken kesinlikle imkânsız ve inanılmaz olandır.
Fakat milliyetçiler tok halk sınıfları için 1870’lerden beri ne idiyse, Marksizm de yoksul kitleler için tam olarak odur: Başarıya tapanlar. Bu yüzden bizler, “materyalist tarih anlayışı” teriminin bir başka, daha doğru olan anlamını kavrıyoruz. Evet gerçekten de Marksistler kelimenin sıradan, kaba, popüler anlamıyla materyalisttir ve tıpkı milliyetçi andavallar gibi idealizmi indirgemeye ve yok etmeye çalışırlar.
Fakat Marksizm kültürsüzdür ve dolayısıyla her zaman alayla ve övünmeyle başarısızlıklara ve nafile girişimlere işaret eder ve oldukça çocuksu bir yenilgi korkusuna sahiptir. Deneyler ya da başarısızlıklar diye adlandırdığından başka hiçbir şeyi bu kadar hor görmez. Özellikle bu tür idealizm korkusunun, hevesin ve kahramanlığın çok az örtüştüğü Alman halkı için bu, rezil bir çöküşün utanılacak bir işaretidir, öyle ki bu tür acınası karakterler kendi esir edilmiş kitlelerinin liderleridirler. Fakat milliyetçiler tok halk sınıfları için 1870’lerden beri ne idiyse, Marksizm de yoksul kitleler için tam olarak odur: Başarıya tapanlar. Bu yüzden bizler, “materyalist tarih anlayışı” teriminin bir başka, daha doğru olan anlamını kavrıyoruz. Evet gerçekten de Marksistler kelimenin sıradan, kaba, popüler anlamıyla materyalisttir ve tıpkı milliyetçi andavallar gibi idealizmi indirgemeye ve yok etmeye çalışırlar. Milliyetçi burjuva, Alman öğrencilerden ne anlam çıkarttıysa, Marksistler de geniş proleterya kesimlerinden onu, gençliği, yabaniliği, cesareti olmayan, herhangi bir girişimde bulunurken neşesiz, hizipsiz, aykırı düşüncesiz, orijinal ve bireysel olmayan ödlek küçük adamı çıkartmıştır. Fakat bunların hepsine ihtiyacımız var. Girişimlere ihtiyacımız var. Bin adamın Sicilya’ya sevk edilmesine ihtiyacımız var. Bu değerli Garibaldi-mizacına ihtiyacımız var ve başarısızlık üstüne başarısızlığa ve hiçbir şey tarafından korkutulamayan, başarıncaya kadar, bizler bitirinceye kadar, bizler fethedilemez oluncaya kadar, sıkı tutan ve dayanan ve tekrar tekrar yeniden başlayan zorlu mizaca ihtiyacımız var. Yenilgiler, yalnızlıklar, aksilikler tehlikesini üstlenmeyen kim olursa olsun hiçbir zaman zafer elde edemeyecektir. O siz Marksistler, sırtından bıçaklamak olarak adlandırdığınız şeyin dışında hiçbir şeyden korkmayan sizler, bunun kulağınıza ne kadar kötü geldiğini biliyorum. Sırtından bıçaklamak ifadesi sizin özel lügatinize ait ve belki de biraz haklılık payı var. Zira sizler düşmana yüzünüzden çok sırtınızı gösteriyorsunuz. Sizin kuru mizacınızın yapıcı Proudhon’u ve yıkıcı Bakunin’i ya da Garibaldi gibi ateşli mizaçları nasıl itici ve nahoş bulduğunu ve onlardan nasıl derinden nefret ettiğini biliyorum. Latin veya Kelt her şey, açık havanın ve vahşiliğin ve girişimin kokusunu alan her şey sizin için handiyse utanç vericidir. Kendinizi aptallık dediğiniz özgür, kişisel ya da gençlikle ilgili her şeyi partiden, hareketten ve kitlelerden dışlamaya yetecek kadar bezdirdiniz. Hakikaten de sistematik aptallık yerine – ki siz buna bilimimiz diyorsunuz – tahammül edemediğiniz hevesle dolup taşan fevri insanların kızgın-başlı aptallıklarına sahip olsaydık, işler sosyalizm için çok daha iyi olurdu. Evet, gerçekten de bizler sizin deney dediğiniz şeyi yapmak istiyoruz. Girişimlerde bulunmak istiyoruz. Yürekten yaratmak istiyoruz ve sonra, eğer gerekiyorsa zafere kavuşup toprak görünene kadar mahvolmak ve yenilgiye katlanmak istiyoruz. Beti benzi atmış, uyuşuk insanlar, kinik ve kültürsüz insanlarımızı yönlendiriyor; gelişmeleri beklemek yerine kırılgan bir gemiyle bilinmeyene doğru açık denizlere açılmayı tercih eden Kolomb mizaçlılar nerede? Bu gri suratlara gülecek olan genç, neşeli muzaffer Kızıllar nerede? Marksistler bu tür sözleri – ki bunlara bozulma diyorlar – bu tür heveskar bilimsel olmayan meydan okumaları duymaktan hoşlanmıyorlar. Biliyorum ve tam da bu nedenle bunları kendilerine söylemekten dolayı çok iyi hissediyorum. Onlara karşı kullandığım argümanlar sağlam ve tutarlı fakat onları argümanlarla çürütmek yerine alay ve kahkaha ile ölümüne sinirlendirdim ki bu da bana yakışır.
Bu yüzden kültürsüz Marksist, tümüyle çöküş halindeki kapitalizmin, sosyalist örgütle karşılaşabileceğini – Fransa’daki Şubat Devrimi sırasında olan da buydu – bir an olsun düşünmek için fazla zeki, aklı başında ve dikkatlidir. Tıpkı çöküş çağlarında, özellikle Almanya, Fransa, İsviçre ve Rusya’da korunmuş olan Orta Çağlar’daki yaşayan toplum biçimlerini, bunların gelecek sosyalist kültürün tohumlarını ve canlı kristallerini içerdiğini teslim etmek yerine öldürmeyi ve kapitalizmde boğmayı tercih etmesi gibi. Ancak biri Marksiste ekonomik koşulları mesela 19. Yüzyıl ortalarından sonra kasvetli fabrika sitemi, kırsal kesimdeki nüfus azalması, kitlelerin ve sefaletin homojenleşmesi, gerçek ihtiyaçlar yerine dünya pazarına bağlı ekonomisi ile İngiltere’deki durumu gösterse, O toplumsal üretimi, işbirliğini, ortak mülkiyetin başlangıcını görür. Kendini evindeymiş gibi hisseder.
Gerçek Marksist, henüz tereddütlü bir hal almamış ve ödün vermeye başlamamış ise (günümüzde elbette ki bu nesli tükenen Marksistler epey bir zamandır her tür ödünü veriyor) çiftlik kooperatifleri, kredi kooperatifleri ya da işçi kooperatifleri fevkalade gelişme gösterseler bile bunlarla herhangi bir şey yapmak istemiyor. Öte yandan kapitalist alışveriş mağazaları tümüyle farklı bir izlenim bırakıyor bu Marksist’in üzerinde. Çünkü verimsiz hırsızlık ve gasp ve değersiz çöpün satışı için çok fazla örgütsel ruh bunlara harcandı.
Fakat herhangi bir Marksist şu büyük, belirleyici soru ile hiç alakadar olmuş mudur: Dünya pazarı için ne üretilmiştir, tüketicilerin üstüne ne boşaltılmıştır? Nazarları her zaman sadece kendilerinin toplumsal üretim dediği kapitalist üretimin dış, önemsiz, yapay biçimlerine kilitlidir ki şimdi biz de bunu tartışmalıyız.
Marksizm, teknoloji ve teknolojinin ilerleyişinden daha önemli, daha harika, daha kutsal hiçbir şey tanımayan kültürsüz bir uyuşuktur. Böyle bir uyuşuğu, bitmez tükenmez kişiliğinin cömertliği ve zenginliği ve de ruh ve yaşam için önemi bakımından İsa ile karşı karşıya getirin – ki kendisi çok büyük bir sosyalisttir -, bunu, haç üstünde yaşayan İsa’nın önüne ve insanların ulaşımı ya da nakliye için yeni bir makinenin önüne getirin. Bu kişi dürüstse ve kültürel iki yüzlü değilse eğer, çarmıha gerilmiş İnsan Oğlunu tümüyle faydasız ve gereksiz bir fenomen olarak görecek ve gidip makinenin ardından koşacaktır.
Ve buna rağmen, kalbin ve ruhun bu sessizce, sakince acı çeken büyüklüğü zamanımızın tüm ulaşım makinelerine göre gerçekte ne kadar daha fazla kişiyi harekete geçirmiştir!
Ve buna rağmen insanlığın haçı üzerinde sessizce, sakince acı çeken bu büyüklük olmaksızın zamanımızın tüm ulaşım makineleri nerede olurdu?
Bu da burada söylenmeliydi, gerçi sadece hâlihazırda bilenler bunun ne anlama geldiğini rahatlıkla anlayacaktır.
Marksizm’in kökenini anlamanın anahtarı, teknoloji için ilerleme yalakalarının sınır tanımayan referanslarıdır. Marksizm’in babası, ne tarih çalışması ne de Hegel’dir. Ne Smith’tir, ne de Ricardo; ne de Marksist-öncesi sosyalistlerden biridir. Ne devrimci demokratik koşuldur ne de insanlar arasında kültür ve güzellik için irade ve özlemdir. Marksizm’in babası buhardır.
Kocakarılar kahve telvesinden kehanette bulunur. Karl Marx buhardan kehanette bulundu.
Marx’ın sosyalizme benzerlik olarak düşündüğü, sosyalizm öncesi acil hazırlık aşaması, kapitalizm içerisinde buhar makinesinin teknik gerekliliklerinden kaynaklanan üretim tesisinin örgütlenmesinden başka bir şey değildi.
Bu cihetle birbirinden tümüyle farklı iki merkezileşme biçimi bu noktada birleşti: kapitalizmin ekonomik merkezileşmesi, kendi çevresinde mümkün olan en fazla parayı, emeği temerküz ettiren zengin adam ve güç merkezi olarak iş makinelerine sahip olması ve çalışan insanları kendisine yakın tutması gereken sanayi tesisinin, buhar-makinesinin teknik merkezileşmesi. Bu da büyük imalat tesislerini ve rafine iş bölümünü yarattı. Bu itibarla, kapitalizmin ekonomik merkezileşmesinin tamamı – birkaç izole vaka hariç – teknik tesisin merkezileşmesini gerektirmedi. Buhar makinesi yerine insan çalışması-enerjisi ya da basit el- veya ayak ile çalıştırılan makinelerin kullanımı nerede ucuzsa orada kapitalist, fabrika yerine ev endüstrisinin köylerdeki kırsal kesimlerde ve tarlalarda yayılmasını tercih eder. Bu cihetle buhar makinesinin teknik gereksinimleri büyük fabrika binalarını ve fabrikalarla ve kiralık konutlarla dolu büyük şehirleri üretmiştir.
Marksizm’in kökenini anlamanın anahtarı, teknoloji için ilerleme yalakalarının sınır tanımayan referanslarıdır. Marksizm’in babası, ne tarih çalışması ne de Hegel’dir. Ne Smith’tir, ne de Ricardo; ne de Marksist-öncesi sosyalistlerden biridir. Ne devrimci demokratik koşuldur ne de insanlar arasında kültür ve güzellik için irade ve özlemdir. Marksizm’in babası buhardır.
Köken olarak birbirinden ayrı ve tümüyle farklı bu iki merkezileşme biçimi, güçlü karşılıklı etkileri doğal olarak birleştirdi ve uyguladı. Kapitalizm buhar makinesi vasıtasıyla son derece hızlı gelişme gösterdi. Ancak teknik bakımdan merkezileşmiş kurumları, özellikle de daha çok kırsal kesimden işçilerin temerküzü ile – ki bu eğilim günümüzde de halen ivme kazanmaya devam etmektedir – kapitalizm, buhar ve su gücünün elektrik dağılımını güçleştirmektedir. Ki uygulamada doğası gereği merkezkaç bir etkiye sahip olacaktır. Yine de enerjinin söz konusu elektrik iletiminin küçük ayrı atölyelerin kapitalist sömürüsünü ürettiği de yadsınamaz. Örneğin Solingen’in bıçak-ağzı endüstrisi aynı zamanda küçük sanayi ve el sanatlarını olumlu bir şekilde güçlendirmiştir. Gelecekte bu potansiyel küçük sanayinin ve el sanatlarının yenilenmesine sebep olacak ve enerji ve motorları istihdam etmek için kooperatif örgütlerine geniş imkânlar sunacaktır.
Teknolojinin ve sermayenin merkezileşmesinin söz konusu bileşimi sonradan yüksek yoğunluklu kapitalist merkezileşmenin – ticaret, bankacılık, toptan ve perakende ticaret, ulaşım, vs. – daha çok ilerlemesine yol açmıştır.
Yine de genellikle bu ikisinden bağımsız olarak üçüncü bir merkezileşme günümüzde gelişti: devlet bürokrasisinin ve askeri sistemin merkezileşmesi. Devasa fabrikalar ve kiralık konutlara ek olarak, bir başka devasa bina grubu şehirlerde yükseldi: bürokratların kışlaları (bu kamu binalarının her birinde yüzlerce küçük oda, her gri odada bir, iki ya da üç yeşil masa ve her yeşil masada, kulak arkalarında bir kalem ve ellerinde beslenme çantası bulunan, bir, iki ya da üç esneyen küçük memur) ve (binlerce güçlü genç adamın faydasız sporla zaman geçirdiği – spor, faydalı bir iş sonrası sadece dinlenmeye hizmet etmelidir – sıkıldığı ve her tür cinsel aptallık ve müstehcenlikle uğraştığı) askerlerin kışlaları.
Tüm bu merkezcilikten kaynaklanan bu kadar kültürsüzlükle, aşırı kalabalıklaşma ile, yeryüzünden ve kültürden uzaklaştırma ile, bu kadar emek israfı ile, verimsiz çalışma ve aylak aylak gezinmeden dolayı aşırı yüklenme ile, bu kadar anlamsız sefalet ile bizler zamanımızın ilave kışlalarının giderek daha çok sayıda ve büyük olduğunu – ıslahhaneler, hapishaneler ve cezaevleri ve genelevler – görüyoruz.
Marksistler kendi doktrinlerinin sırf teşebbüslerin teknik merkezileşmesinin bir ürünü olduğunu reddettiği zaman bizler, işin aslı, kasvetli, çirkin, tek tip, sınırlayıcı ve baskıcı merkezciliğin tüm biçimlerinin, bir dereceye kadar, Marksizm için emsal olduğunu ve Marksizm’in kökenini, gelişmesini ve yayılmasını etkilediğini kabul etmeliyiz. Bu bakımdan gerçek Marksistlerin şu anda neredeyse yalnızca çavuş, küçük memur ve bürokratların hâkim olduğu ülkelerde, yani Prusya ve Rusya’da bulunması şaşırtıcı değildir. Kaba müstebitliği ile “disiplin” kelimesi Prusya ordusu ve Alman Prusya Sosyal Demokrasisi’ndeki sıklıkta başka hiçbir yerde bu kadar duyulmamaktadır. Yine de bu merkezileştirmelerden hiçbiri, buharın teknik merkezileşmesi hariç, adına gerçekten ve tam olarak “sosyalizm” denebilecek bir ucube üretmeleri için tesis edilmemiştir.
Şiirsel olmayan Marx’ın lirik bir biçimde söylediği gibi sosyalizm hiçbir zaman kapitalizmden “çiçek açmayacak”tır fakat onun doktrini ve partisi – Marksizm ve Sosyal Demokrasi- buhar enerjisinden gelişmiştir.
İşçilerin ve zanaatkârların ve köylülerin kızları ve oğullarının yurtlarından nasıl uzaklaştığını ve göçmen mahsul-toplayıcılarından oluşan ordularla nasıl yer değiştirdiğini izleyin! Her sabah binlercesinin nasıl fabrikalara girdiğini ve akşamleyin nasıl yeniden tükürüldüklerini izleyin!
Komunist Manifesto’da Marx ve Engels, kendi sosyalizmlerinin başlangıcı için “en gelişmiş ülkeler” için teklif ettikleri önlemlerden biri olarak (kapitalizmden gelen nurun tasviri ve önsezisi olarak değil), “herkes için aynı çalışma zorunluluğu, özellikle tarım için, sanayi ordularının tesisi,” ifadesini kullanmıştır. Bu tür bir sosyalizm muhakkak ki kapitalizmin örselenmemiş, daha fazla gelişmesinden doğar!
Buna, kapitalistlerin ve servetlerinin sayısı sanki daha az olabilirmiş gibi bakan kapitalist temerküzü ekleyin. Zamanımızın merkezileşmiş devletinin her yerde hazır ve nazır olan hükümet modelini de ekleyin ve son olarak sanayi makinelerinin gitgide daha fazla mükemmelleşmesini, iş bölümünün giderek artmasını, vasıfsız makine operatörünün eğitimli zanaatkârın yerini almasını ekleyin. Fakat tüm bunlar abartı ve karikatürleştirilmiş bir ışıkta değerlendirilmektedir zira hepsinin bir başka yönü vardır ve bunlar hiçbir zaman şematik, lineer olmayan gelişmeler değildir. Bunlar, çeşitli eğilimlerin mücadelesi ve dengesidir fakat Marksizm’in gördüğü her şey, her zaman garip bir şekilde basitleştirilmekte ve karikatürleştirilmektedir. Son olarak, çalışma saatlerinin giderek azalacağına ve insanların giderek daha verimli olacağına dair ümidi de ekleyin: sonra geleceğin devleti sona erer. Marksistlerin gelecekteki devleti: hükümet, kapitalist ve teknolojik merkezileşme ağacındaki çiçek.
Yine de eklenmelidir ki Marksist, özellikle boş hayallerini düşlerken – ki bir rüya hiçbir zaman daha boş ve tatsız olamaz ve hayal gücü kıt hayalciler diye birileri var olmuşlarsa eğer, Marksistler bunların en kötüleridir. Merkeziyetçiliğini ve ekonomik bürokrasisini günümüz devletlerinin ötesine taşır ve malların üretimini ve dağıtımını düzenlemek ve yönetmek için bir dünya örgütünü savunurlar. Bu Marx’ın enternasyonelciliğidir. Enternasyonelde eskiden her şeyin Londra-merkezli genel konsey tarafından düzenlenip burada her şeye karar verilmesinin beklenmesi ve bugün Sosyal Demokrasi’de tüm kararların Berlin’de alınması gibi, bu dünya üretim otoritesi de bir gün her kaba bakacak ve defterinde kayıtlı her bir makine için [gerekli] yağ miktarına sahip olacaktır.
[Soğanın] bir katı daha [açılacak] ve Marksizm tanımımız bitecek.
Ve yine de müteakip ifade proleterlerin devrimciler olarak doğduğu iddiasından daha doğrudur: proleterler kültürsüz uyuşuk doğanlardır. Marksist, küçük burjuvadan çok aşağılayıcı bir biçimde bahseder fakat küçük burjuva denilebilecek yaşamın her niteliği ve alışkanlığı ortalama bir proleterin özelliğidir, tıpkı, mateessüf, hapishanelerdeki ve cezaevlerindeki hücrelerin çoğunda dahi kültürsüz uyuşukların olması gibi.
Bu insanların sosyalizm dediği örgüt biçimleri tümüyle kapitalizm içinde çiçek açar; fakat bu örgütler – buhar kanalıyla sürekli genişleyen bu fabrikalar – halen daha özel teşebbüslerin, sömürücülerin ellerindedir. Mamafih şimdiden gördük ki bunların rekabet ile daha da az sayıya düşürülmesi beklenmektedir. Kişi bunun ne anlama geldiğini net bir şekilde gözünde canlandırmalıdır: önce yüz bin – sonra birkaç bin – sonra birkaç yüz – sonra 70 ya da 50 – sonra mutlaka canavar gibi devasa birkaç müteşebbis.
Bunların karşısında işçiler, proleterler durmaktadır. Bunlar giderek daha da çoğalmaktadır, orta sınıflar yok olmaktadır ve işçilerin sayısının artmasıyla makinelerin sayısı, yoğunluğu ve gücü de büyümektedir. Böylece sadece işçilerin sayısı değil, işsizlerin, sözde yedek sanayi ordusunun sayısı da artmaktadır. Bu tanıma göre, kapitalizm çıkmaza varacak ve buna – kalan birkaç kapitaliste – karşı mücadele, değişimden çıkarı olan sayısız ıskat edilmiş kitle açısından giderek daha da kolay hale gelecektir. Dolayısıyla hatırlanmalıdır ki Marksist doktrinde her şey içkindir, gerçi terim başka bir alandan alınmış ve yanlış uygulanmıştır. Burada hiçbir şeyin özel çaba ya da akli iç görü gerektirmediği, her şeyin düzgün bir şekilde toplumsal süreçten çıktığı anlamına gelir. Sözde sosyalist örgüt biçimleri hâlihazırda kapitalizmde içkindir. Benzeri şekilde proleteryada da mevcut koşullara aldırışsızlık içkindir, yani sosyalizme temayül, devrimci zihniyet proleterlerin bütünleyici bir unsurudur. Proleterlerin kaybedecek hiçbir şeyi yoktur; kazanacakları bir dünya vardır!
Ne kadar güzel, hakikaten ne kadar da şiirsel bir ifadedir, bu (ki ne Marx’tan ne de Engels’den çıkar) ve ne kadar da iddia edildiği gibi gerçeği barındırır.
Ve yine de müteakip ifade proleterlerin devrimciler olarak doğduğu iddiasından daha doğrudur: proleterler kültürsüz uyuşuk doğanlardır. Marksist, küçük burjuvadan çok aşağılayıcı bir biçimde bahseder fakat küçük burjuva denilebilecek yaşamın her niteliği ve alışkanlığı ortalama bir proleterin özelliğidir, tıpkı, mateessüf, hapishanelerdeki ve cezaevlerindeki hücrelerin çoğunda dahi kültürsüz uyuşukların olması gibi. Dilimden sürçen bu “mateessüf” ile ben elbette hiçbir şekilde kültürlü insanların özgür olmasına hayıflanmış değilim fakat yoksul aptallar, şartların kurbanları, bu yüzden yasal olarak tesis edilmiş sözleşmeleri ihlal etmek zorunda kalanlar açısından hakikaten üzücüdür. Tıpkı dünyada olan her şeyin olması gerektiği gibi, bunun insan ruhundaki sözleşmenin yerini alan asi zihniyetin bir sonucu bile olmaması gibi. Aslında bozdukları sözleşme, mizaçlarında, düşüncelerinde, hem dertlilerini ve hatta bazen de kendilerini kötü idare etme biçimlerinde, genellikle, en az diğer insanların çoğunda olduğu kadar, sıkı bir biçimde yaşar.
Burada bahsettiğimiz şey proleteryanın kültürsüz zihniyetinin ki laf arasında bu Marksizm’in kültürsüzlüğü sistematikleştirmesinin nedenlerinden biridir, proleterya tarafından da çok iyi anlaşılmış olmasıdır. Hiçbir istisnai vasıf olmayan ortalama bir proleteryayı kullanışlı bir parti liderine dönüştürmek için sadece dilin eğitimle çok sığ yaldızlanması gerekmektedir – bu da en hızlı ve en ucuz, adına parti okulları denen polikliniklerde yapılmaktadır.
Böylece bunlar ve diğer parti liderleri doğal bir biçimde proleteryanın toplumsal gereklilikle devrim yaptığını, en azından bunların çok azının – ki ne de olsa giderek çok daha az sayıda insanı ihtiva etmekte ve tabiatı gereği giderek daha kırılgan bir hale gelmektedirler – kapitalizmi aşmak için halen gerekli olduğunu (vazeden) Marksist doktrine sıkıca yapışmaktadırlar.
sosyalizmlerinin tıpkı tüm kapitalizm ve tasnif etme biçimlerini ve nihai tekamülüne ilerlemek için bugün mevcut olan tek biçimlilik ve benzeşme (leveling) eğilimine izin vermesi gibi, proleterya da kendi sosyalizmine sürüklenmektedir. Kapitalist teşebbüsün proleteryası, devlet proleteryası haline dönüşür ve bu tür bir sosyalizm başladığında proleterleşme gerçekten de tahmin edildiği gibi devasa oranlara ulaşır. İstisnasız herkes devletin bir çalışanı olur.
Kapitalizm, kendi kaçınılmaz çöküşüne yol açan yukarıda listelenmiş faktörlere ek olması bakımından bir başka içkin tehlikeyi, krizleri içermektedir. Alman Sosyal Demokrasi programının öylesine güzel ve öylesine gerçek Marksist terimlerle söylediği gibi (aksi takdirde gerçek olmayan çeşitli unsurlar dalabilir, ki bu programın yapıcıları da muhaliflerine şimdilerde revizyonist demektedir): üretim güçleri çağdaş toplumun kapasitesinin ötesinde büyümektedir. Bu ifade, üretim biçimlerinin çağdaş toplumda giderek daha fazla sosyalistleştiğini ve bu biçimlerin sadece doğru mülkiyet biçiminden yoksun olduğunu vazeden hakiki Marksist öğretisini içermektedir. Onlar buna toplumsal mülkiyet demektedir fakat kapitalist fabrika sistemine toplumsal üretim dedikleri zaman (bunu sadece Marx, Kapital’inde yapmış değildir, günümüz Sosyal Demokratları da şu anda etkin programlarında günümüz kapitalizm biçimlerindeki çalışmaya toplumsal çalışma demektedir) sosyalist emek biçimlerinin asıl (real) çıkarımlarını biliyoruz. Tıpkı kapitalizmdeki buhar teknolojisinin üretim biçimlerini sosyalist emek biçimi olarak düşündükleri gibi, merkezileşmiş devletin de toplumun toplumsal örgütlenmesi olarak, bürokratik yönetilen devlet mülkünü de ortak mülkiyet olarak düşünmektedirler! Bu insanların gerçekten de toplumun ne anlama geldiğine dair hiçbir insiyakı yoktur. Toplumun sadece toplumların toplumu, bir federasyon, yalnızca özgürlük olabileceğine ilişkin en ufak bir fikirleri bile yok. Dolayısıyla sosyalizmin anarşi ve federasyon olduğunu bilmiyorlar. Onlar sosyalizmin hükümet olduğuna inanıyorlarken kültüre susamış diğerleri sosyalizmi yaratmak istiyorlar çünkü kapitalizmin çözülmesinden ve sefaletinden ve beraberindeki yoksulluk, ruhsuzluk ve baskıdan – ki bu, ekonomik bireyselciliğin sadece öteki yüzüdür – kaçmak istiyorlar. Kısaca, devletten toplumların toplumuna ve gönüllü birliğe kaçmak istiyorlar.
Çünkü bu Marksistlerin de dediği üzere, sosyalizm hala, tabiri caizse vahşice ve şuursuzca üreten müteşebbislerin özel mülküdür. Ve bunlar sosyalist üretim güçlerine (bunları buhar gücü, mükemmelleştirilmiş üretim makineleri ve bol bol bulunan proleter kitleleri olarak okuyun) sahip oldukları için, yani bu durum, büyücü çırağının elindeki sihirli sopa gibi olduğundan; sonuç, malların akını, fazla üretim ve karmaşa olmalıdır. Diğer bir deyişle ayrıntılar ne olursa olsun krizler birbirini takip etmeli, her daim meydana gelmelidir, en azından Marksistlerin düşüncesine göre, çünkü istatistiksel anlamda kontrolü elinde bulunduran ve yöneten dünya devlet otoritesinin düzenleyici fonksiyonu, kendi kötücül aptal görüşlerine göre hâlihazırda var olan sosyalist üretim biçimi ile yürümek zorundadır. Bu kontrol otoritesi yokken “sosyalizm” hala kusurludur ve kargaşa çıkmalıdır. Kapitalizmin örgüt biçimleri iyidir fakat düzen, disiplin ve sıkı merkezileşmeden yoksundur. Kapitalizm ve hükümet bir araya gelmelidir ve devlet kapitalizminden bahsedeceğimiz yerde, bu Marksistler, sosyalizmin burada olduğunu söyler. Fakat sosyalizmlerinin tıpkı tüm kapitalizm ve tasnif etme biçimlerini ve nihai tekamülüne ilerlemek için bugün mevcut olan tek biçimlilik ve benzeşme (leveling) eğilimine izin vermesi gibi, proleterya da kendi sosyalizmine sürüklenmektedir. Kapitalist teşebbüsün proleteryası, devlet proleteryası haline dönüşür ve bu tür bir sosyalizm başladığında proleterleşme gerçekten de tahmin edildiği gibi devasa oranlara ulaşır. İstisnasız herkes devletin bir çalışanı olur.
Kapitalizm ve devlet bir araya gelmelidir – bu hakikatte Marksizm’in idealidir. Kendi ideallerini duymak istemeseler de bizler bu gelişme eğilimini teşvik etmek istediklerini görüyoruz. Devletin muazzam gücünün ve bürokratik viraneliğinin, sırf komünal yaşamımız ruhunu kaybettiği için, adalet ve sevgi, ekonomik birlikler ve küçük toplumsal organizmaların çiçeklenen çeşitliliği kaybolduğu için gerekli olduğunu görmüyorlar. Zamanımızın tüm bu derinden çürümüşlüğüne dair hiçbir şey görmüyorlar: ilerleme halisünasyonu görüyorlar. Teknoloji ilerler, elbette. Aslında her zaman olmasa bile pek çok kültür döneminde bunu yapar – teknik ilerlemesi olmayan kültürler de vardır. Teknoloji, özellikle çürüme, ruhun bireyselleştiği ve kitlelerin atomlaştığı dönemlerde ilerler. Bu tam da bizim bakış açımızdır. Zamanın rezilliği ile birlikte gerçek teknoloji ilerlemesi – bir kez olsun Marksistler için Marksistçe konuşmak adına – ideolojik üst yapı, yani Marksistlerin ilerici sosyalizm Ütopyası için gerçek, maddi temeldir. Ancak sadece ilerleyen teknoloji kendi küçük ruhlarına yansımakla kalmaz zamanın diğer eğilimleri de, kapitalizm de onların gözünde ilerlemedir ve onlar için merkezileşmiş devlet, ilerlemedir. Burada sözde materyalist tarih anlayışının dilini Marksistlerin kendilerine uyguluyor olmamız sırf ironi için değildir. Bunlar bu tarih anlayışını bir yerlerden aldılar ve şimdi biz de bunu bildiğimize göre, onu nerede bulduklarından önce, daha net bir şekilde söyleyebiliriz: bu anlayışı tümüyle kendi özlerinde buldular. Evet, gerçekten de Marksistlerin ruhsal yapıların ve düşünüşün zamanın koşulları ile ilişkisine dair söyledikleri, tüm çağdaşları için hakikaten doğrudur. Burada çağdaşlar derken tüm yaratıcı olmayanlar, karşı koymayanlar, hiçbir içsel temeli ve ruhsal şahsiyeti olmayanlar, sadece çocuk ve zamanlarının dışavurumu olanlar anlaşılmalıdır. Yine kültürsüz gayretkeşe ve Marksist’e geldik. Marksist için kendi ideolojisinin sadece zamanımızın kötülüğünün üstyapısı olması oldukça doğrudur. Çürüme zamanlarında aslında zamanın dışavurumu olan ruh-suzluk hüküm sürer ve dolayısıyla bugün de Marksistler ağır basmaktadır. Kültür ve icra zamanlarının – kendilerinin ilerleme dediği – çöküş zamanlarından ortaya çıkamayacağını bilemiyorlar fakat bu zamanlar, doğaları gereği hiçbir zaman kendi zamanlarına ait olmayan kişilerin ruhlarından gelir. Bunların, büyük değişim zamanlarında tarih olarak adlandırılacak olanın ne kültürsüz ve uysal çağdaşlarla ne de toplumsal süreçlerle elde edilmediğini, aksine izole ve yalnız insanlarla başarıldığını bilemezler ve anlayamazlar ki bu insanlar izole edilmiştir çünkü halk ve toplum onların içinde evdedir ve hem onlara hem de onlarla birlikte kaçarlar.
Kapitalizm kesinlikle ne birden bire Marksistler’in “sosyalizmine” dönüşme, ne de revizyonistlerin sosyalizmine doğru gelişme eğilimi içinde değildir. Bu nedenle de ancak utangaç bir sesle çağrılabilir. Zamanımızda gerileme – bizim durumumuzda kapitalizm – kültür ve genişlemenin diğer zamanlarda sahip olduğu kadar bir canlılığa sahiptir.
Hiç şüphesiz Marksistler; yozlaşmamızın ön ve arka cephelerinin, kapitalist üretim ve devlet koşullarının bir araya getirilmesi halinde bunların ilerlemesi ve gelişmesinin amacına ulaşacağına ve böylelikle adalet ve eşitliğin tesis edileceğine inanır. İster önceki devletlerin ister dünya devletlerinin varisi olsun, şümullü ekonomik devletler, cumhuriyetçi ve demokratik bir yapıdır ve gerçekten de bu tür bir devletin yasalarının tüm avamın refahını temin edeceğine inanır, zira devleti avam oluşturur. Burada, tüm sönük fantezilerin bu en acınası noktasında bastırılamayan kahkahaları patlatmamız için bize izin verilmelidir. Aslında doymuş burjuva Ütopyasının bu tip aynadaki eksiksiz görüntüsü sadece kapitalizmin bozulmamış laboratuvar gelişmesinin bir ürünü olabilir. Şahsiyetsizleştirilmiş kültür ve çöküş çağının bu mükemmel idealine, bu cüceler hükümetine daha fazla zaman harcamayacağız. Gerçek kültürün boş değil, uygulanmış olduğunu ve gerçek toplumun, bireylerin bağlayıcı niteliklerinden, ruhtan, topluluklar yapısından ve birlikten çıkan gerçek, küçük yakınlıklar çeşitliliği olduğunu göreceğiz. Marksistlerin işbu “sosyalizmi”, gelişeceği varsayılan devasa bir guatrdır. Asla korkmayın, yakında gelişmeyeceğini göreceğiz. Fakat bizim sosyalizmimiz insanların yüreklerinde büyümelidir. Birbirine ait kişilerin yüreklerinin birlik ve ruh içinde büyümesine sebep olmak ister. Bunun alternatifi, pigme-sosyalizm ya da ruhun sosyalizmi değildir zira kitlelerin Marksistleri, hatta revizyonistleri bile takip etmesi halinde, kapitalizmin kalacağını çok yakında göreceğiz. Kapitalizm kesinlikle ne birden bire Marksistler’in “sosyalizmine” dönüşme, ne de revizyonistlerin sosyalizmine doğru gelişme eğilimi içinde değildir. Bu nedenle de ancak utangaç bir sesle çağrılabilir. Zamanımızda gerileme – bizim durumumuzda kapitalizm – kültür ve genişlemenin diğer zamanlarda sahip olduğu kadar bir canlılığa sahiptir. Gerileme tümüyle köhnelik, çöküş temayülü ya da köklü değişiklik demek değildir. Gerileme, batış, halksızlık, ruhsuzluk Çağı yüzyıllarca veya bin yıl sürebilir. Gerileme, bizim durumumuzda kapitalizm, zamanımızda tam da çağdaş kültür ve genişlemede bulunmayan bu zindelik nisabına sahiptir. Gerileme, bizler sosyalizm için toplanmayı başaramadığımız ölçüde güç ve enerjiye sahiptir. Yüz yüze kaldığımız seçim sosyalizmin bir biçimi ya da diğeri arasında değil, basitçe kapitalizm veya sosyalizm, toplumun devleti, ruhsuz(luk) veya ruh arasındadır. Marksizm doktrini, kapitalizm dışına yönlendirmez. Ya da Marksizm doktrininde yer alan kapitalizmin zaman zaman Baron Münchhausen’ın kendi domuz kuyruğu ile tuhaf bir bataklıktan fantastik bir biçimde çıkma başarısını göstermesinin, yani, kapitalizmin kendi gelişmesinin faziletiyle kendi bataklığından çıkacağı kehanetinin hiçbir doğru tarafı da yoktur.
Daha sonra bu doktrinin ne kadar yanlış olduğunu enine boyuna detaylarla göstermemiz gerekecek. Kapitalizmin, sosyalizmin herhangi bir biçimine doğru gelişmesini sağlayan içkin bir eğilim taşımadığını göstermek için şu anda sadece Marksistlerin sosyalizm dediği bu ucube, çirkin şeyden kendimizi kurtarmalıyız. Kapitalizm ne bu ne şu sosyalizm biçimine doğru gelişmez. Bunu göstermek için bazı soruları cevaplamalıyız.
O halde şu soruyu soralım: Toplumun, Marksistlerin resmettiği gibi olduğu doğru mudur? Toplumun daha fazla gelişmesi veya gelişmesi gerektiği veyahut muhtemelen bile olsa gelişebileceği doğru mudur? Kapitalistlerin sonunda tek bir devasa kapitalist kalana kadar birbirlerini yiyip bitireceği doğru mudur? Doğru mudur? yada sadece bir kapitalist mi olmalıdır? Orta sınıfların kaybolduğu, proleterleşmenin istisnasız hızla arttığı ve bu sürecin sonunun öngörülebileceği doğru mudur? İşsizliğin gittikçe daha kötü hale geldiği ve bu nedenle bu tür koşulların var olmaya devam edemeyeceği doğru mudur? Dışlanmış olanın üzerinde ruhsal bir etki mi vardır ki böylelikle, doğal bir ihtiyaçla ayağa kalkması, isyan etmesi, devrimciye dönüşmesi gereksin? Son olarak, krizlerin giderek daha kapsayıcı ve yıkıcı hale dönüştüğü doğru mudur? Kapitalizmin üretken kapasitesi kendisini aşacak mıdır ve bu yüzden de sözde sosyalizme mi dönüşecektir?
Tüm bunlar doğru mudur? Tüm bu uyarı, tehdit, kehanet ve karmaşık gözlemler hususunda gerçekten durum nedir?
Şimdi sormamız gereken sorular bunlar ve biz de, bizler, yani anarşistler başından beri, Marksizm var olduğundan beri hep bunları sorduk. Marksizm var olmadan çok önce gerçek sosyalizm, özellikle en büyük sosyalist Pierre Joseph Proudhon’un sosyalizmi vardı ve sonradan Marksizm ile gölgede bırakıldı, fakat bizler onu hayata döndürüyoruz. Bunlar bizim sorularımızdır ve bu sorular, çok farklı bir perspektiften, revizyonistlerin de yönelttiği sorulardır.

Marksizm’i tanımlarken orada burada temas ettiğimiz bu soruları cevaplandırıp kapitalizmin şu ana kadar özellikle Marksizm’in zaman-ideolojik [zeit-ideological –çn-] basitleştirmesi ve diyalektik karikatürü ile birlikte – Komünist Manifesto’nun ve Kapital’in ortaya çıkışından beri – izlediği yolu ve koşullarımızın gerçek resmini karşılaştırdıktan sonra bizim sosyalizmimizin ve sosyalizme giden yolumuzun ne olduğunu söylemeye artık geçebiliriz. Sosyalizm – bunun derhal söylenmesine izin verin ve Marksistler kendi aptal ilerleme teorilerinin sis bulutları havada kaldığı müddetçe bunu duymalıdır – kendi olasılığı için herhangi bir teknoloji biçimine ve ihtiyaçların tatminine bel bağlamaz. Yeterince insan isterse sosyalizm her zaman mümkündür. Fakat o, mevcut teknoloji seviyesine, sosyalizmi başlatan insan sayısına ve bu insanların geçmişten tevarüs ettikleri veya katkıda bulundukları araçlara bağlı olarak – hiçbir şey yoktan var olmaz – her zaman farklı görünecek, farklı başlayacak ve farklı ilerleyecektir. Buna göre, yukarıda da söylendiği üzere, burada ne bir ideal tanımı ne de bir Ütopya tasviri verilecektir. Öncelikle, koşullarımızı ve ruhsal mizacımızı daha açık bir biçimde incelemeliyiz. Ancak ondan sonra ne tür bir sosyalizme çağrıldığımızı, ne tür insana konuştuğumuzu söyleyebiliriz. Sosyalizm, hey siz Marksistler, her zaman ve herhangi bir teknoloji türü ile mümkündür. Doğru insanlar için her zaman çok ilkel teknoloji ile bile mümkündür. Öte yandan müthiş gelişmiş bir makine teknolojisi ile bile sosyalizm yanlış grup için her zaman imkânsızdır. Sosyalizmi getirmesi gereken hiçbir gelişme bilmiyoruz. Doğa yasası gereği bu tür bir zorunluluk hiç bilmiyoruz. Şimdi bu yüzden, Marksizm kadar çiçeklenmiş bizim zamanlarımızın ve bizim kapitalizmimizin asla sizin söylediğiniz gibi olmadığını göstereceğiz. Kapitalizm ille de sosyalizme dönüşmez. Yok olmak zorunda değildir. Sosyalizm ille de gelecek değildir, Marksizm’in kapital-devlet-proleterya-sosyalizmi de gelmek zorunda değildir ve bu o kadar da kötü değildir. İşin aslı, hiçbir sosyalizm gelmeli değildir – ki bu şimdi gösterilecektir.
Gerçi sosyalizm gelebilir ve gelmelidir – eğer biz onu istersek, eğer biz onu yaratırsak – ki bu da gösterilecektir.
Çev: Nesrin Aytekin

https://itaatsiz.org/?p=5519
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.06.12 19:26 karanotlar Max Stirner'in “Saplantısı” Ludger Lütkehaus'un Tamyetkin Hiç'inde Stirner'in Yaratıcı Hiç'i H. İbrahim Türkdoğan

Max Stirner'in “Saplantısı” Ludger Lütkehaus'un Tamyetkin Hiç'inde Stirner'in Yaratıcı Hiç'i H. İbrahim Türkdoğan
https://preview.redd.it/06kx6mfjki451.jpg?width=960&format=pjpg&auto=webp&s=be7955a8cd79b101446f7823a8c3cc621e304f32
Karen Swassjan: “Artistik olmayan bir tarz, kaba, bazen coşkulu – neden olmasın; ama yine de keskin ve tutarlı, Hegel'in eski bir öğrencisine yakışır bu ayrıca. Stirner, iki bin beş yüz yıllık değerlerin görkemli sarayının taşlarını bazen bir köstebek gibi, bazen bir koç gibi, özensiz oluşundan ve estetik gösterişsizliğinden rahatsız bile olmadan teker teker param parça ediyor. Nihai amacı Nietzsche ile tamamen örtüşür; ama Nietzsche zarif aforistik kılıcını çekiç olarak kullandığını sanırken, Stirner'in elinde gerçek bir çekiç var. Nietzsche'nin eserinden son izlenim: Hiç üzerine kuru gürültü.” 1
Giriş
Varlık denilince, hemen ardından onu Hiç takip edecektir; düşünsel olarak ya da sözcüğe dönüşerek. Varlık ve Hiç sonsuza dek ayrılamayan tek çifttir. Ve bu çiftlerden biri “iyi” öteki “kötü”dür, her çiftte olduğu gibi. Varlık iyiliğin sembolü olarak kutsanırken, Hiç'e kötülüğün tüm özellikleri yüklenmiştir. Latince kökenli Hiç sözcüğü (“nihil”), iyi-kötü çatışmasında kısa sürede “nihilizm” (hiççilik) olarak dünya sahnesine çıkmayı başarmış ve insanlığı kökünden sarsmıştır.
Nihilizmle ilgili binlerce kitap mevcut, Batı felsefesinde önemli ama vahim bir yer alan bu konu her düşünürün ilgisi kapsamındadır. Kaçınılmaz bir zorunluluktur onunla ilgilenmek, kimileri için de içli-dışlı olmak. Yine de düşünsel ve psikolojik bir doyum bulmak neredeyse olanaksızdır bu konuda. Ancak Ludger Lütkehaus başyapıtında bambaşka bir yetiyle çıkar okurun karşısına; nihilizmin üstesinden gelme derdi yoktur onun, tersine, üstesinden gelmeye çalışanların felsefesini temel alarak kendi felsefesini yaratır: Nihilizmi tamamlamak; aşmak değil, (tam) yetkinleştirmek. Evet bu kitap tamamlanan nihilizmin düşünsel ve psikolojik hazzını sunar okura. Hiç'e bulaşmış hiçbir filozof, hiçbir düşünür ve şair gözardı edilmez bu eserde.
Adı: Hiç. İlk alt başlık: Varlık'a veda. İkinci alt başlık: Korkunun sonu. 766 sayfalık veda ve bu vedanın getirisi olan korkunun sonu. Demek ki: Vedanın sonu huzurdur. Doğrusu, bu sayfa sayısı çok değil, hatta az bile. Ama kitabın sonuna geldiğinizde, “tamamdır, noktayı koymuş yazar, dahası yok” dedirten bir eser. Ayrıca Lütkehaus'un Giordano Bruno, Schopenhauer, Nietzsche, Mauthner, G. Anders gibi önemli filozoflar üzerine değerli çalışmaları olan ve bu tür çalışmalarından dolayı çeşitli ödüller alan çok yönlü bir edebiyat bilimci ve filozof olduğunu vurgulamak istiyorum.
Metnimin adından anlaşılacağı gibi konumuz gereği yalnızca bir düşünürü ele alacağım bu kısa incelememde, tüm kitabı işlemek hem konumuzun kapsamını aşar hem de neredeyse olanaksız bir uğraş olur. Ayrıca Türkçesi olmayan bir kitap hakkında yazmak da ayrı bir sorun olurdu. Türkçe çevirisi olmadan yıllarca Stirner üzerine yaptığım Türkçe çalışmalarımdan biliyorum. Yine de Lütkehaus'un bir özkıyım felsefesi sunmadığını, tersine, yaşamın Hiçsel heyecanını tatmamızı ve tadarken ne kadar rahatlayacağımızı mizahi diliyle açıkladığını vurgulamak istiyorum.
Paradoks
“Biricik ve Mülkiyeti” (BvM, 1844) yayımlanır yayımlanmaz “Stirner'in saplantısı”ndan da söz edilmeye başlanır. Özellikle dönemin düşünürlerinden Franz Szeliga, Biricik’in “her yerde hayalet görme ilkesiyle karşılaştırılması halinde, tüm hayaletlerin hayaleti olduğunu” ileri sürmekle dikkat çekmişti. Stirner, Szeliga'ya gerekli yanıtı vermişti. (“Stirner'in Eleştirmenleri”, 1845). Lütkehaus'un iddiası ancak başka ve bana daha tutarlı, daha mantıklı geliyor.
Hiç'i düşünmek. Her sözcüğün bir içeriği olması gerektiğine göre Hiç'in de bir içeriği olmalıdır. Ancak Hiç nasıl düşünülebilir ki? Olmayan bir şeyi düşünmek neredeyse olanaksız. Bu kontekstte Tanrı kavramını da düşünebiliriz bir an. Olmayan bir şeyin kavramı: Tanrı. Ancak bu bir inanç. Dolayısıyla herkes her şey yükleyebilir Tanrı kavramına. Ancak Hiç kavramıyla böyle ilgilenemeyiz. Hiç, bir inanç kavramı değil, bir felsefe kavramıdır. (Fizikteki Hiç kavramını metin dışı dutuyorum). Böyle olunca da filozof, konuya başlar başlamaz temel bir sorunla yüzleşecektir. Ve içinden çıkamayacağını da bilir. Dolayısıyla her filozof kendi düşünsel ve psikolojik yapısına göre bir Hiç kavramı betimlemeye çalışır.
Stirner bir Hegel öğrencisi olup onun felsefesi üzerinden kendi felsefesini yarattığına göre ve ayrıca Lütkehaus'un sunduğu konstekste bağlı kalmayı anlamlı bulduğum için, Hegel ile başlamak yerinde olur.
Hegel Hiç'i düşünür, henüz içeriksiz bir Hiç, içerik yükleyeceği bir Hiç. Nedir bu Hiç? Hegel, okuru hayretlere düşürecek şekilde Hiç'ten yaratıcı bir güç elde etmeye çalışır. Yaratmak var olan bir şeyden türetilir, dolayısıyla kaçınılmaz olarak Varlık kavramı üzerinden bunu başarmaya çalışır. Hegel öncelikle bu iki kavramı eşdeğer bir biçimde ele alır. Bir tür Sokrat'ın Maiutik (doğurtuculuk) yöntemini kullanmak zorunda kalır: iki eşit kavramı birleştirerek, “evlendirerek” bir yaratımda bulunmak ister. Lütkehaus, ironik dilini kullanarak bu birleşmede kimin anne kimin baba olduğunu Hegel'in bize ifade edemediğini de iletmekten geri kalmaz.
Yalnızca düşüncede var olan Hiç'in (ens rationis), yaşamsal bir Hiç'e (ens reale) dönüşmesi için Varlık-Hiç çiftin doğurması gerekiyor. Evet, Hiç'in varlığı sadece düşüncede, tasavvurda, konuşmada vb. mevcuttur; varlığına bu “olgularda” sahiptir sadece. Bu nedenle de Varlık'tan farklıdır. Kendi-için Varlık değildir –Hiç.
Işığın yokluğu olarak karanlık, sıcaklığın yokluğu olarak soğukluk gibi Varlık'ın yokluğu olarak algılanırsa Hiç, o zaman Hiç'i Hiç olarak algılamış olamayız; ışığın, sıcaklığın, soğukluğun vb. yokluğu olarak algılamış olururuz sadece. Bunlar belirli olumsuzlamalardır ve olumsuzlamalarsa relatiftir. Hegel ama bizzat Hiç'i, Hiç'in kendisini düşünmek ister.
“Arı Varlık” kavramından yola çıkarak “arı Hiç”i tanımlamak ister. Kendiyle eşit: tamyetkin içeriksizlik, tamyetkin ilişkisizlik, tamyetkin belirlenimsizlik. Bu Hiç, daha sonra “değilleyen Hiç” olarak ifade bulmaya çalışan Heidegger'in Hiç'inden bağımsızdır; Hegel'in Hiç'i değillemez. O artık arı'dır. Işıksızlık ve sıcaksızlık gibi etiketlerden arındırılmıştır. Eksik'iği yoktur. Tam'dır; tamyetkin boşluktur. Hegel'in dinsel ve düşünsel soy bilimi açısından bunun Budizm'deki gibi bir “mutlak ilke” olduğunu söyleyebilsek de Hegel'in Hiç bilimi ontolojik bir yön alır. Hiç'e uyguladığı belirlenim ya da belirlenimsizlikle “arı Varlık”la eşdeğer kılar Hiç'i. “Arı Varlık ve arı Hiç demek ki aynıdır.”2 Bu tanımlama Gorgias'ın nihilist sofizmi anlamında arı Varlık'ın arı Hiç olarak ortaya çıkacağı yorumuna açık kapı bırakır. Hatta Hıristiyan “ışık metafiziğini” yeniden yorumlamayı gerektirir.
Arı ışık ile arı karanlık karşısında hiçbir şeyin görülemeyeceğini kaydetmek gerekir. Demek ki arı ışık ve arı karanlık bir ve aynı şeylerdir. Burada oluşan soru: Varlık ve Hiç iç içeleşirken ortaya çıkacak olan nedir? İkisinin “evliliğinden” doğacak olan nedir? Lütkehaus'a göre Hegel'in Hiç'i hiç de Hiç değildir; yani iddia edildiği kadar arı Hiç değildir; ona göre Hegel daha çok Hıristiyanlığın “Hiç'ten Hiç doğar” (ex nihilo nihil fit) ilkesine karşılık “Hiç'ten bir şey doğar” (ex nihilo aliquid fit) ilkesini ileri sürmek için bu soyutlamaları kullanır. Aksi takdirde ikisinin birleşmesinden “bir şey” nasıl oluşabilecekti ki? Demek ki, arı Varlık'ın arı Hiç'le birleşmesinden söz ederken alttan alta, sezdirmeden Varlık Hiç'i içine çekecek, ya da onun içine sızacak; onu bir araç olarak kullanacaktır. İki kavramı soyutlayarak yaratmak isteyen Hegel, neticede ikisini birbirinden ayırmak zorunda kalır. Ona göre Varlık var olacaksa, belirlenimli olmalı ve soyutluğunu geride bırakmalıdır. Hegel'e göre herşey herşeyden soyutlanabilir. Varlık soyutlanırsa, geriye “sadece Hiç kalır.” Hiç soyutlanırsa, geriye “Hiç kalmaz, Varlık kalır.” Lütkehaus haklı olarak Hegel'in bu analizlerinden yola çıkarak “daha fazla çelişkili olunamazdı” diyecek ve yadsıdığı Hıristiyanlığı kendine özgü diyalektik yöntemle kavramlaştırmış olduğunu vurgulayacaktır.
Causa Sui
Arı Varlık ile arı Hiç'in “yaratımı” üzerinden Stirner'in yaratıcı Hiç'ini analizlemeye ve Lütkehaus'un Stirner'de saptadığı “saplantıyı” incelemeye başlayabiliriz. Hiç, Stirner'in Biricik'i ve Kendi-olan'ıyla iç içedir. Lütkehaus, Stirner felsefesinin tanımını yaptıktan sonra hiç gecikmeden eleştirisini de kesin bir yargıyla ortaya koyar.
“Yaratıcı babanın oğullarından biri, Max Stirner”, “Hiç'in yaratıcı gizlerini” çekinmeden açığa vurur. “Kilisenin yeni nihilist şarkısıyla eserini açar ve kapatır: “Ben meselemi Hiç'e bıraktım.” Goethe'den aldığı bu tümceye “eklememiz gereken tek şey Gothe'nin sevinç” çığlığıdır: “yaşasın!” 3
Lütkehaus Stirner'den çeşitli alıntılar yaparken Hiç kavramı bağlamında Jacobi, Fichte, J. Paul, Schopenhauer, Bonaventura, Sartre, G. Benn'e yer yer göndermelerde bulunur; her birinin Hiç versiyonuna bu bölümde kısaca değinirken Stirner “yargısına” hazırlar kendini.
Tanrı'yla birlikte tüm nominaları öldüren “Stirner'in Ben'i” Tanrı'nın ve “eskimiş insanlığın” (G. Anders) “yerine geçer.”
Stirner, “Hiç ile Herşey'in mistik çaprazını [Verschränkung, dolanıklık] kafası üstüne öyle oturtur ki, 'Biricik', gizemcilik tarafından yadsınan 'Kendi-olma'nın 'Herşey'in Hiç'i' olabilsin; kendisi 'Herşey'de Herşey' olsun diye. Bu Hiç arı Hiç değildir, bizzat en belirli, relatif olan, evet, bir yıkıcı Hiç'tir. Bu nedenle ama boş değil; daha çok yeni bir Demiurg, kendinin yaratıcı 'Biricik'i olarak kendini içinden yaratan bir yaratıcı Hiç. Bunun için de sadece tüm 'kaçıklıklardan', geleneğin tüm fetişlerinden, tüm 'yüksek' varlık ve değerlerden kendini kurtarması gerekiyor. Ve oluşturduğu vakumu da kendisiyle dolduracaktır.”4
Bu nihilist yıkıcılığı Stirner ve Hegel'den önce anti-nihilist eleştirmenler de söz konusu etmişlerdi. Özellikle Fichte'nin Ben-idealizmine karşı Jacobi'nin alaylı bir üslupla dile getirdiği “imha ederek yaratmayı öğrendim” sözü meşhurdur. İdealizm adı altında gizlenen nihilist belirtiler Ben ve Hiç kavramları üzerinden biçimlendirildiği bu tartışmalardan anlaşılmaktadır. Benzeri şekilde nihilizm tartışmaları 20. yüzyılda da sürmüştür, özellikle varoluşçuluk kapsamında ileri sürülen “insanın sadece bir taslak oluşu” (Sartre) ve bu taslağı insanın biçimlendirebileceği düşünceleri nihilist öğelerden beslenir. “Biricik'in”, kendini bir “taslak” olarak hazırlaması için Kendine geri dönüş yapması gerekir, ya da başka ifadeyle; Kendini kazanabilmesi için relatif Hiç'ine dönüş yapacaktır. Lütkehaus: “Biricik bunun ücretini ödemeye de hazırdır.”5 Stirner: “Kendine-sahip-olan, Biricik'te yaratıcı Hiç'e, doğduğu yere geri döner. Benden yüce her varlık, ister Tanrı olsun ister insan, Biriciklik duygumu zayıflatır ve ancak bu bilincin rüzgarı karşısında sönüp gider. Meselemi Kendime, şu Biricik’e bırakırsam, o zaman meselem kendi yaşamını kendisi tüketen geçici ve ölümlü bir yaratıcının meselesi olur ve diyebilirim ki: Ben meselemi Hiç’e bıraktım.”6
Lütkehaus, Stirner'in kitabının son paragrafını oluşturan bu tümcelerden yola çıkarak Stirner'in, her adlandırmanın Biricik'i herkesle aynı ölçekle ölçülebilen yapacağından dolayı Kendini belirleme ve adlandırmalardan sakındığını vurgular. “Zamanından önce bir varoluşçu” Stirner, aynı zamanda da “tekbenci yöntemlerle devam ettirilen negatif teoloji”nin temsilcisidir. “Nasıl ki Aristo'ya göre birey 'ineffabile', söylenemez ise, 'Biricik' de adlandırılamazdır: özelliksiz bir adam (dişil Biricik yok). Sadece 'her şeyi' yadsımada biçim kazanıyor Biricik.”7 Evet, hatta daha dikkatli incelersek, “Biricik'in korku saçan 'boşluk' gibi Hiç” olduğunu görürürüz, “kendini yaratarak bu boşluğu doldurduğunu ileri sürse de; çünkü boşluk sadece kendinden Hiç'e bir şey kazandırmaz. Ama tek bir belirlenim tüm koşullarda geriye kalıyor, o da yadsımadır, bir yadsımadır ki bizzat 'Biricik'e karşı koyar: o 'herşey gibi' kendini tüketecek olan 'ölümlü' bir Biricik'tir. Eğer Stirner meselesini Hiç'e yani Kendine bıraktıysa, 'her anlamda Hiç'e bırakmıştır', ama 'başlangıcın yaratıcı ateşi ile değil, bizzat sonun kesinliği ile.'” 8
“Ama Biricik'in bilincinin güneşi bu karanlık karşısında da sönmüyor. Meselesini Hiç'e bırakma istenci değişmiyor, 'yaşasın'! Bu onun bizzat kendi Hiç'idir, öyle inanıyor.” Ne var ki “hiç farkında olmadan, ansızın, yadsıdığı teolojik 'saplantılardan' biri ortaya çıkıyor: 'causa sui kavramı'.”9
“Kendinin nedeni”; “kafası üzerine duran Tanrı'yı [...] ayakları üzerine dikmek.” “Hiç'e, tüm dünyayı olmasa da (dünya Stirner'in umurunda değil), [...] Biricik'in dünyasını kazandırmak isteyen Ben'in monoteizmi.”10
Stirner böylelikle “Hegel'in Hiç'ini bireysel bir güce dönüştürmek” için bir “araç” olarak kullanıyor.
Sonuç olarak Stirner, “daha büyük risklere girmeksizin meselesini Hiç'e bırakabilir, eğer bu Hiç yaratım öyküsünün bir devamı ise ve kendinin tekil yaratıcısı olarak en eski atalarının mirası olduğunu kanıtlarsa.”11
Sonuç
Lütkehaus'un kitabının temel konusu, her filozofun Hiç'i aşmaya çalıştığı ama kendisinin Hiç'i aşmaya çalışmadan tamamladığı, tamyetkinleştirdiği iddiasıdır. Bu bağlamda “causa sui” kavramı üzerinden de Stirner'in Hiç'in üstesinden gelmeye çalıştığını ifade ediyor. Yukarda da söylediğim gibi Hiç'le cebelleşen her filozof, kendi psikolojik yapısına göre bir düşünsel Hiç “kuramı” çiziyor.
Stirner'in yaratıcı Hiç'i, Lütkehaus'un ileri sürdüğü gibi bir “saplantı" mı? Eğer Batı felsefesi geleneği içinde incelersek, üstelik buna Hıristiyanlığın yaratım öyküsünü de eklersek, o zaman Stirner'in Hiç'ini “atalardan” miras kalan bir düşüncenin, yaratım düşüncesinin” devamı olarak görebiliriz. Mainländer'in Hiç'i yaşamı ölüm olarak algılar, bu durumda yaşama “evet” demiyor; yaşamı ölümle (özkıyımla) sonlandırıyor. Peki, ama yaşama evet denildiğinde Hiç sorunu yukarda Hegel tanımlamasında gördüğümüz gibi bir paradoks olarak karşımıza çıkıyor ve başedilemiyor. Peki: Lütkehaus Hiç'i aşmadığına göre nasıl tamamlıyor? Lütkehaus eserini şöyle bitiriyor; konumuz gereği önemli olan kısmı aktarıyorum; “Hamlet, tamyetkin [tamamlayıcı] bir nihilisttir: Varlık ve Hiç'i umursamaz. Çünkü:
Hiç hiçtir.
Hiç'ten hiçbir şey kurtulmaz.
'Hiç'te' hiçbir şey yok olmaz.
Hiç hiçtir.
Tamamen hiçbir şey.
Hiçbir şey.”12
Hamlet'ten bağımsız olarak algıladığım bu Hiç tanımı, evet, bana bir Hiç tamamlaması olarak yansıyor. Aynı zamanda ikinci tümce, yani “Hiçbir şey Hiç'ten kurtulamaz” tümcesi Stirner'in Hiç'ini aşabilecek derecededir. Bence Lütkehaus bu tümceyle Stirner felsefesinden çarpıcı bir sonuç elde edebilirdi.
Başka ifadeyle: Stirner'in “Hiçbir şey Benden üstün değildir” tümcesini aşan tek şey: Hiç. Hiç, –en üst. Hiçbir şey Hiç'i aşamaz. Bu nedenle: Hiçbir şey Hiç'ten üstün değildir. Ama Stirner'in, kendisini yaratıcı bir Hiç'le özdeşleştirdiğini de unutmamak gerekir. Stirner'in yaratıcı Hiç'ini tarihsel olarak Lütkehaus gibi yaratım öyküsüne bağlıyorum ama sadece tarihsel anlamıyla. Felsefi anlamıyla durum farklı: “Kendine-sahip-olan, Biricik’te yaratıcı Hiç’e, doğduğu yere geri döner.” Stirner'in tümcesinde Ben ve Hiç'in eşdeğer olduğunu görmemek olanaksız. Bu durumda Ben, Biricik'e göre Hiç'i yaşayacaktır. Stirner'in tümcesi bunu içerir. Demek ki: Causa sui, yani Kendinin nedeni kavramını Stirner'in yaratıcı Hiç'ine uygularken, bu kavramı skolastik düşünürlerin ve Leibniz'in yorumlarından farklı ele almamız gerekiyor; Stirner'in Hiç'i ne ontolojik bir ifadeye yer verir ne de metafizik bir algıya.
Stirner, Batı felsefesiyle cebelleşirken doğal olarak onun tarihsel bir kalıntısı olarak devam edecektir ama onunla bütünleşmek için değil, onu yıkmak için. Ve yıktıktan sonra da Kendini, Biricik'ini Hiç'in belirlenimsizliğiyle doğuracaktır. Bunda bir saplantı göremiyorum ben. Swassjan'ın analizi oldukça yerinde: “Stirner, iki bin beş yüz yıllık değerlerin görkemli sarayının taşlarını bazen bir köstebek gibi, bazen bir koç gibi, özensiz oluşundan ve estetik gösterişsizliğinden rahatsız bile olmadan teker teker param parça ediyor.” 13 Kendini doğuran Biricik belirlenimsiz bir Hiç'te adsız olarak yaşayacaktır.
Son olarak Lütkehaus'un iki “yan değinisine” değineceğim. Lütkehaus'un “dişil Biricik yoktur” analizi bana yanlış geliyor. Öncelikle: Almancanın dil yapısı gereği Stirner’in Biricik’i erildir, felsefi yanıyla ne dişildir ne eril, hatta nötr bile değildir. Gramer-üstü ve dil-üstüdür. Lütkehaus da bunun farkında olduğuna göre, Stirner felsefesinin içeriğinden dolayı bu tümceyi kullandığını düşünüyorum (Lütkehaus tümcenin açılımını yapmıyor). Stirner'in Biricik'inin içeriği ise daha çok “eşeysiz” bir yapıya sahiptir. Bu “tanımlama” Stirnerin kendi eserlerinde mevcuttur. “Biricik ve Mülkiyeti” eril, dişil, nötr ve eşeysiz okunabilir. Hiçbir cinse, türe vb. öncelik tanımıyor Stirner. Bu bağlamda Stirner'in şu sözü yerindedir: “Ben Kendimin cinsiyim, normsuz, yasasız ve örneksizim.” (Norgunk, s. 164-165).
Lütkehaus'un Stirner analizinde değinmek istediğim ikinci “yan değini” zevksiz bir sorun içeriyor. Eserlerini değersediğim ve Stirner analizini güçlü bulduğum Lütkehaus, bir noktada diğer eleştirmenlerle aynı basit hatayı yapıyor. Stirner'den yer yer gelişigüzel “bireyci anarşist” diye söz eder. Bu görüşünü temellendirse, en azından temellendirmeye çalışsa, bir iddia olarak ciddiye alabilirdim, ama ne yazık ki eskiden beri gelişigüzel söylenen bu sözü gelişigüzel söylemesi Lütkehaus'un analitik yaklaşımına gölge düşürüyor.
(Tüm çeviriler: Hit)
1Karen Swassjan: Nietzsche – Versuch einer Gottwerdung. Am Goetheanum 1994, s. 175-176.
2G. W. F. Hegel: Ludger Lütkehaus: Nichts. Haffmans Verlag, 1999, s. 658.
3Lütkehaus, a. g. e., s. 661.
4Lütkehaus, a. g. e., s. 662.
5Lütkehaus, a. g. e., s. 663.
6Lütkehaus, a. g. e., s. 663. Norgunk, s. 334.
7Lütkehaus, a. g. e., s. 663.
8Lütkehaus, a. g. e., s. 663-664.
9Lütkehaus, a. g. e., s. 664.
10Lütkehaus, a. g. e., s. 664.
11Lütkehaus, a. g. e., s. 664.
12Lütkehaus, a. g. e., s. 758.
13Swassjan, a. g. e., s. 175.
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.03.10 21:05 karanotlar Neopatrimonyal liderler çağı ve demokrasi

Cemal Tunçdemir
Demokrasiyi kullanarak iktidara gelmiş devlet başkanının, yolsuzlukları, baskıları, suistimalleri, anayasal çizgileri aşması yaptırımsız kaldıkça, bunlar normale dönüşüyor...
Foreign Affairs dergisinin yayın yönetmeni Gideon Rose, derginin 2019 Eylül/Ekim sayısındaki başyazısında, son 100 yılda lider tipi döngüsünü şu şekilde sınıflandırıyor:
"1920'lerin toy Demokrat liderlerini, 1930'lar ve 40'ların faşist diktatörleri izledi. 1950'ler ve 60'lar milliyetçi liderlerin dönemiydi. 1970'lerin jerontokratlarından (ihtiyar kurtlar) sonra 1980'ler ve 1990'lar yeniden acemi demokratların dönemi oldu. Bugünlerde diktatör liderlere geri dönmüş görünüyoruz."
Elbette ki bu döngüyü bütün dünyaya genelleştirmek de veya tüm ülkeler için kaçınılamaz bir kader olarak görmek de çok yanıltıcı olur. Ama birçok demokrasinin 2010'lu yıllarda ürettiği otokrat liderlerin birbirlerine benzerlikleri de dikkat çekici bir gerçek.
Bunun, ideolojik veya kültürel bir benzerlik olmadığı açık. Aksine, bu alanlarda tam bir çoğulculuğa sahip oldukları son 10 yılda görüldü. Kapitalist liberteryan beyaz ırkçısı Trump'tan, solcu siyahi Jacob Zuma'ya, Anglo Sakson muhafazakar Boris Johnson'dan Ortodoks 'çar' Putin'e, Katolik solcu Duterte'den, Katolik sağcı Jair Bolsonaro'ya, Nazi grupların favorisi Hristiyancı Orban'dan, Yahudi milliyetçisi Netanyahu'ya, Latin dünyasının Bolivar'ı olma heveslisi solcu Latin devlet başkanlarından, Müslüman dünyasının halifesi olma heveslisi Ortadoğu liderlerine, Hindu Modi'den Pakistani popülist Imran Khan'a, Katolik muhafazakar Jarosław Kaczyński'den ateist Miloš Zeman'a ve daha birçok 'seçimle' başa gelmiş lidere kadar isimleri birleştiren şeyin bir ideoloji veya tek bir kültür olduğunu söylemek imkansız.
Elbette ülkedeki "tek otorite, tek adam" olma hevesleri en ortak özellikleri. Hepsi tam anlamıyla henüz diktatörlüklerini kuramamışsa da, 'Türkmenistan devlet başkanı gibi olmak' hepsinin kızıl elması.
Bu neo-diktatörleri veya dikta heveslilerini, diktatör denince akla gelen ilk isimler olan, Stalin, Hitler ve Mussolini gibi 20'nci yüzyıl diktatörlerinden ayıran bir özellikleri var.
Bu yeni dalgada ideoloji de, politik gaye de, kutsal dava da, 'milli mesele' de tek: Liderin şahsı. O şahsın mutlak iktidarını tesis etmek ve onu ömrü boyunca o koltukta tutmak…
20'nci yüzyıl diktatörlükleri çoğunlukla 'korporatist' diktatörlüklerdi. Bir ideolojik yaklaşımın, ırkçı bakışın, etrafında kümelenmiş bir bürokratik yapının, partinin, kadronun diktatörlüğüydü. Günümüzdeki dalganın liderleri de, henüz mutlak iktidar yolunun başındayken korporatist stratejiler izliyor elbette. Bir sosyal kesime, bir ideolojik yaklaşıma, bir politik gruba veya partiye dayanıyorlar. Mutlak iktidara ulaştıktan sonra da kendi etraflarında sözde 'milli birlik' tesis etmek için bir takım dini hamasi söylemleri ve vurguları sıklıkla kullanmaya da devam ediyorlar.
Örneğin bu liderlerin istisnasız hepsi politik davalarını, 'elitlere karşı milletin hakiki evlatlarının mücadelesinin temsilcisi olmak' gibi müphem bir yaklaşıma indirgiyor. Bu müphemiyet sayesinde, hayatı sefahat ve israfın geçit töreni olan milyarder Donald Trump, iki yıl öncesine kadar garsonluk yaparak hayatını kazanan solcu politikacı Alexandria Ocasio-Cortez'e 'elit' damgasını kolayca vurabiliyor. Destekçileri de, peşinden gittikleri 'tarihi' liderin, "milletin hakiki evladı sizsiniz. Sizin dışınızdaki herkes vatan haini, dinimizin düşmanı, ekmeğimizin düşmanı. Bu ülkeyi sömürmek ve bu milleti dejenere etmek isteyen küresel güçlerin piyonu" telkinine kolayca kanabilecek bir sığlık ve paranoyanın pençesinde. Evrende olan biten her şeyi kendileri ile ilgili veya kendilerine karşı bir komplonun parçası zannedecek kadar dünyadan habersiz, eğitim ve kitap okuma ortalaması son derece düşük kitleler bu saçmalığa kolayca inanıp, ülke nüfuslarının en az yarısını yok edilmesi veya en azından ezilinceye kadar savaşılması gereken düşman görüyor. Kansas'ta, Alabama'da, Georgia'da hararetli bir Trump destekçisi ile konuştuğunuzda, sizin 'büyük resmi görmekten aciz kandırılmış bir insan olduğunuzu' büyük bir özgüvenle yüzünüze vuracaktır. Kendisi tam açıklayamasa da, dünyada perde arkasında ABD karşıtı küresel dış güçlerin büyük oyunları dönmektedir. Ve Trump bu oyunların önündeki tek engeldir. New York'u, Los Angeles'ı, Boston'ı, San Francisco'yu, Chicago'yu, yani gerçekte Amerika'yı Amerika yapan şehirleri hem de Amerikan milliyetçiliği adına nasıl düşman gördüklerine hayretle tanık olabilirsiniz.
Fakat, destekçisi yığınların aksine liderler, ağızlarından çıkan bu hamasi, coşkulu sözlerin gerçekliğiyle çok ilgili değiller. Hayatta samimiyetle ilgilendikleri tek gerçek, kişisel iktidarlarının devamı. Hem de hayatları boyunca devamı…
Bunun için de neredeyse tamamı, liderliklerini, ülkelerinin ikbali ile özdeşleştiriyorlar. Onlar başta oldukça ülke var olacak, onlar liderlikten giderse ülke çökecek ve düşmanlara yeniden yem olacak. Lider, kaderin, ülke için seçtiği, alternatifi olmayan tek kişidir.
Game of Thrones dizisinde krallığın istihbarat yetkilisi Lord Varys, diziyi başından sonuna kadar seyretmemin en önemli nedeni olan ve Peter Dinklage'ın muazzam bir oyunculukla canlandırdığı Tyrion Lannister karakteri ile bir dertleşmesinde, "Bütün ömrüm farklı tiranlara hizmetle geçti. Hepsi, kendisini, kaderin seçtiği ve özel bir rol yüklediği özel şahsiyetler olarak görüyordu" diye yakınıp sözü o günlerde hizmetinde olduğu Kraliçe Daenerys'e getirir: "O da kendisini, hepimizi kurtarmaya gelmiş özel biri olduğuna inandırmış". Lord Lannister, dostunun endişesini abartılı bulur. Çünkü çok yakından tanıdığı, ezilenlere duyarlı olduğuna defalarca tanık olduğu Kraliçe Daenerys'in diğer tiranlardan farklı olduğuna gerçekten inanmaktadır. Ta ki, Daenerys'in iktidarı için binlerce sivili tereddütsüz yok edişinden sonra, cesetler ve enkaz üzerinde yaptığı zafer konuşmasında, bunun daha başlangıç olduğu ve yoluna çıkan herkesi böyle ezeceği ilanını dinleyinceye kadar... Tyrion Lannister, problemin, liderin kim olduğunda değil, kim olursa olsun fark etmez, tek bir insanın, karşı konulamaz, denetlenemez, sorgulanamaz böylesi bir güce sahip olmasından kaynaklandığını anlar ama artık çok geçtir.
Demokrasinim günümüzde ürettiği otokrat liderlerin bir çoğu, kişisel kariyeri ile ülke çoğunluğunun mensubu olduğu dinin akıbetini de özdeşleştirmiş halde. 'Dinin yaşayan son kalesi' oldukları, propaganda kampanyalarının asli iddialarından biri. Lider iktidarından olursa, bu sadece ülkenin değil, mensubu oldukları dinin de sonu olacak.
Uzun yıllar Moskova'da gazetecilik yapan Susan Glasser, Putin'in kendisini, Rusya'nın birkaç yüzyıllık makus talihini değiştirip yeniden cihanın emperyal hakimi yapacak 21'nci yüzyılın 'Çar Petro'su olarak sunduğuna dikkat çekiyor. Dünyanın önemli bir kısmınca 'Deli Petro' ve Ruslarca 'Büyük Petro' olarak isimlendirilen Çar Birinci Petro'ya atıfla... Putin, fiziksel ve liderlik olarak sürekli güç ve maçoluk gösterisi yapmaya fetiş düzeyinde düşkünlüğü, "Ortodoksi-Otokrasi-Rusçuluk" üçlemesine dayalı kadim çarlık doktrini iddialı yönetimi ile, modern bir demokrasinin sorumlu ve hesap sorulabilir devlet yöneticisi olmaktan çok, kimsenin hesap soramayacağı bir çar, ülkeye ait her şeyi veya konumu istediğine bahşedebilen bir hükümdar havasında.
Kişilik olarak, hayatı boyunca bir karikatürden fazlası olmasına imkan vermemiş eksik donanımına rağmen Trump da, kendisini sorgulanamaz, eleştirilemez kılacak böylesi bir tarihi rolü inşa etmeye çalışıyor. Evanjelist destekçileri, Donald Trump'ın İncil'de bahsedilen Büyük Kral Kiros olduğuna inandıklarını birkaç yıldır dile getiriyorlardı. Trump kendisi de artık Twitter'dan bu koroya katılıyor. 2008 seçiminde Liberteryan Partinin başkan adayı da olan aşırı sağcı Wayne Allyn Root'un 2019 Ağustos ayında attığı ve Trump'ı, "Tanrının (İsa'nın) yeryüzüne ikinci gelişi" olarak nitelediği sözlerini teşekkür ederek Tweetleyen Trump aynı günkü bir başka açıklamada da, kendisinin "Tanrı tarafından gönderilmesi beklenen kişi" olduğunu söylemekten çekinmeyecekti. Destekçileri de artık, "Trump'a muhalefetin, Tanrıya muhalefet olduğunu" açıkça savunacak kadar rahatlar bu konuda.
2000'lerin başında, Avrupa'nın yükselen yıldızı Macaristan'da iktidara gelip, birkaç yılda yeniden içe kapanık, ekonomisi gerileyen, otoriter bir doğu Avrupa ülkesine dönüştüren Viktor Orban, kendisini, “Hristiyan Avrupa'nın son umudu” olarak görüyor. Orban düşerse Macaristan düşer, Macaristan düşerse Hristiyanlık düşer. Orban, "Hristiyanlığın bugün dünyanın en mazlum inancı olduğu ve dünyada en fazla zulme maruz kalan din olduğu gerçeğinin", Avrupa Birliği ve "solcu liberal ikiyüzlülerce" görülmediğini savunuyor. Kendisinin 'dünya mazlumlarının en büyük sesi' olduğunu iddia ediyor. Orban, yönetiminin ana görevini, "Macaristan'ın ve Avrupa'nın Hristiyan kültürünü korumak" olarak tanımlıyor. Konuşmalarında yüzlerce kez, dünyadaki en büyük tehdidin de İslam ve Müslümanlar olduğunu belirtti. Buna rağmen, yaşadığımız tuhaf zamanların bir ironisi olarak İslamcı otoriter liderleri arasındaki dostları, Hristiyan nüfuslu ülkelerin liderleri arasındaki dostlarından çok daha fazla.
İngiltere'de iktidardaki muhafazakar parti üzerinde etkili bir güce dönüşmüş Brexit hareketinin lideri Nigel Farage, Hristiyanlığın, İngiltere'nin geleceğinin en önemli parçası olduğunu belirttiği konuşmasında, "Birleşik Krallık bir Hristiyan devletidir. Devletin her kademede bütün kurumları Hristiyanlığa göre konumlanmalı. Diğer partiler, dinimizi marjinalize ediyor. Bir tek biz savunuyoruz. Her politikamızı Hristiyan değerlerimize göre yapacağız" beyanında bulunuyor.
Brezilya devlet başkanı Jair Bolsonaro, seçildikten hemen sonra, Bolsanoro'yu 'Allah'ın iradesinin tecellisi' ilan eden ve seçimi 'Kutsal Haçlı Seferi' diye niteleyen muhafazakar yorumcu Filipe Martins'i başdanışmanı olarak atadı. Bolsonaro da, tıpkı, Trump, Orban, Avrupa aşırı sağı ve Putin gibi modern çağın birbirini denetleyen kurumlar üzerine kurulu devlet anlayışından hazzetmiyor ve Orta Çağ Avrupasına ayrı bir bağlılığa sahip. Kendi meşruiyetini de bunun üzerine kuruyor. 2018 Eylül ayında, "Bu laik devlet hikayesine artık yer yok, Brezilya bir Hristiyan devlettir" diye konuşacaktı. Laiklik, "küresel güçlerin Brezilyayı yozlaştırma ve kimliğini yok etme çabasının" bir ürünüydü. Seçim kampanyası sloganı ise, Nazilerin, "Her şeyden önce Almanya" sloganının farklı versiyonu olan "Her şeyden önce Brezilya, Her şeyden üstte Tanrı" şeklindeydi. Doğal olarak Bolsonaro'nun Brezilyası da Trump'ın hayalindeki Amerika gibi, vatandaş olan herkesin değil, 'milletin hakiki evlatları' dediği mevhum 'beyaz' bir kitlenin ülkesi... Nitekim Bolsonaro, Campina Grande'deki seçim mitinginde, "Milletin Brezilyasını inşa edeceğiz. Azınlık çoğunluğa tabi olmalı. Ya buna uyarlar veya defolup giderler" şeklinde konuşacaktı. Azınlık dedikleri ise, kıtanın gerçek yerlisi olan Kızılderili kabileleri, yüzyıllar önce Brezilya'ya zorla getirilmiş ve Brezilyayı Brezilya yapan kölelerin çocukları ile, bu politik saçmalığın nasıl küresel bir salgın olduğunu görecek kadar dünyayı takip eden eğitimli kentli Brezilyalılardı. Bu azınlıklar, ülkeyi yöneten güçler değildi. Hiç olmadılar. 'Tabi olmaktan' kastı, bu azınlıkların kamusal alandaki görünürlüklerini bırakması...
Hindistan'da ise Bollywood aktörü Rajinikanth Chennai, Keşmir'i ilhak politikasını çok beğendiği başbakan Narendra Modi'yi geçtiğimiz Ağustos ayında, Hindu tanrısı "Krişna'nın yeniden tecellisi" olarak vasıflandıracaktı. 65'nci doğum gününde ise Modi'ye bir başka Hindu tanrısı Vişnu'nun avatarı olarak ibadet edildi. Hindistan genelinde birçok Hindu tapınağına Modi'nin ikonaları da dua edilecek tanrı heykeli olarak yerleştiriliyor. Modi'ye karşı çıkmak artık Hindu tanrılarına karşı çıkmak olarak lanse ediliyor. İktidardaki Hindistan Millet Partisinin(BJP) birçok yöneticisi son bir yılda değişik açıklamalarında Modi'ye dini ve ilahi ünvanlar atfettiler. Hindu dincisi ve milliyetçi tabanı Modi'yi, "Akhand Baharat (Bölünmemiş Hindistan)" idealini nihayet gerçekleştirecek bir tanrı reenkarnasyonu olarak görüyor. Akhand Baharat, bugünkü Afganistan ve Pakistan'dan Bangladeş'e, Myanmar ve Nepal'den Sri Lanka'ya bütün alt kıtayı Hindu dini kimliğinin bölünmez vatanı olarak görüyor. Müslüman ve Hristiyan Hindistanlıların ise Ortadoğu'ya gitmesi gerektiğini savunuyor.
İsrail'de Netanyahu son iki seçim kampanyası boyunca kendisini "Yahudiliğin son umudu" ve İsrail'in "vazgeçilemez lideri" olarak sundu. Kendisi de birçok destekçisi de, "O düşerse İsrail de, Yahudilik de düşer" savında. Tıpkı Modi, Orban, Trump, Bolsonaro ve diğer birçok popülist lider gibi 'laik devlet'i İsrail'in önünde bir engel olarak görecek kadar aşırı sağa savrulmuş durumda. Tıpkı Trump gibi, inançlı bir yaşamı olmaktan çok uzak olduğu halde, tıpkı Trump gibi iktidarını pekiştirmek için, İsrail'i açık bir teokrasiye dönüştürmek isteyen fanatik dincilerle seçim ittifakları kurmaktan çekinmedi. Netanyahu'nun muhalifi olan Yahudi çoğunluğun payına ise, 'özünden nefret eden Yahudi' suçlamasından başlayıp, "İsrail'in ve Yahudiliğin düşmanı" ve "din-vatan hainliğine" uzanan bir yelpazede yaftalar düşüyor.
Neopatrimonyalizmin doğuşu
Demokrasilerin ürettiği bu yeni dalga otoriterler ve popülist liderler, yepyeni bir durumla karşı kaşıya olduğumuz anlamına gelmiyor. Bazı politik bilimcilere göre, aslında tarih kadar eski bir yönetim tarzının, yani 'patrimonyalizm'in modern versiyonu ile karşı karşıyayız.
Patrimonyalizm, Max Weber'in 1922 tarihli Ekonomi ve Toplum çalışmasında literatüre kazandırdığı bir kavram. Patrimonyal düzende lider, otoritesini, tepesinde kendisinin olduğu bir kişisel çıkar ağı kurarak yürütür. Liderin altındaki çarkın dişlilerinin sadakati, liderin, onlara sunduğu ihsanlarla (toprak, kamu ihaleleri, makam, yolsuzluklarına, suistimal, suçlarına göz yumulması vs) sağlanır.
Politik bilimci Nathan Quimpo, patrimonyalizmi, 'hükümdarın, kamusal olan ile şahsi olanı ayırt etmediği ve devletin bütün imkanlarını, işlerini, şahsi imkanı ve işi gibi gördüğü yönetim' olarak tanımlıyor. Patrimonyal düzende devlet başkanı, kişisel cüzdanı ile hazine arasında hiç bir fark görmez. Hazineyi kendi kişisel lüks giderleri, siyasi ve kariyer çıkarları için rahatça ve çekincesiz kullanabilir. Bu bakış, lidere sadık bütün devlet kadrosu için de aynen geçerlidir. En küçük ilçedeki yetkiliye kadar kimse, şahsi cüzdanı ile emrindeki kamu imkanları arasında bir fark görmez. Normal bir demokraside yolsuzluk, suistimal, zimmet, rüşvet olarak görülecek her şey, yaygın ve olağan bir uygulamaya dönüşür.
ABD'deki en kıdemli Sovyet uzmanlarından biri olan Profesör Richard Pipes ise, patrimonyalizmi, 'egemenlik hakkı ile sahiplik hakkının farkları anlaşılmayacak kadar iç içe geçtiği, politik yetkilerin bir işyerinin sahibinin kendi işyerinde yetkilerini kullanması gibi kullanıldığı düzen' olarak tanımlıyor.
Ağalık da dar alanda bir patrimonyal yönetim şeklidir. Ağa ve ailesi, kutsaldır, dokunulmazdır, liderlikleri tartışılmazdır. Aşiret üyeleri, bütün emekleri, konumları, toprakları ve malları ile ağaya aittir. Ağa, köylülerin emekleriyle ürettiğini istediğine verir, istediğinden alır. Ağanın keyfiyetini sorgulamak en hafif tabirle, onun verdiği rızka "nankörlük", en ağır haliyle aşirete ihanettir. Ağalığın daha geniş alandaki formu sultanlıktır. Ki zaten Weber, bir başka yerde patrimonyal yönetime 'sultanizm' de der.
İşte, 'neopatrimonyalizm' kavramının doğmasının sebebi de budur. Sosyolog Shmuel Eisenstadt, 1973 yılında yazdığı bir makalede, geçmişteki feodal beyler, krallar, padişahlar, sultanlar, ağaların geleneksel patrimonyalizmini, normalde böyle davranmanın anayasal suç olması gereken modern demokrasilerdeki patrimonyalizmden ayırmak için, bu ifadeyi kullanacaktı.
Neopatrimonyalizm, literatüre güçlü şekilde 1980'li yıllarda girdi. Afrika'nın kolonyalist güçlerden bağımsızlıklarını yeni kazanmış birçok genç devletinde 'seçimlerle' ortaya çıkan lider kuşağının ortak özelliklerinin politik bilimcilerin dikkatini çektiği dönemde (Sonraki onyılda genç Afrika 'demokrasilerine' bu konuda, Sovyet despotizminden kurtulup "demokrasi nimetiyle" tanışan Orta Asya ülkeleri de katılacaktı).
Afrika'daki yönetimler konusunda dünyada en yetkin politik bilimcilerden biri olan Michael Bratton ile Cornell Üniversitesi politik bilim profesörü Nicolas van de Walle'nin 1994 yılında yayınladıkları ünlü makale, Afrika'nın otoriter liderlerinin temel karakteristiğini 'neopatrimonyalizm' olarak adlandıracaktı.
Van de Walle ile Bratton makalelerinde, "Neopatrimonyal rejimde lider, otoritesini, patronaj düzeni aracılığıyla sürdürür, ideoloji veya mevzuata dayanarak değil" diye yazdılar ve eklediler, "Bu rejimde yönetim hakkı bir şahsındır, bir makamın değil".
Bu iki politik bilimcinin tanımladıkları neopatrimonyal düzende, politik ve bürokratik kadroları, anayasal düzen kültürü değil, bir şahsa sadakat ve sosyal statüsünün o şahsın liderlikte kalmasına bağımlılık haleti yönlendirir. Bu düzende, devlet kadroları için başta anayasa olmak üzere mevzuatın ve anayasal kurumsal yapının hiçbir önemi yoktur. Hepsi göstermeliktir. Parlamentodan, yargıya, ordudan polis gücüne kadar bütün devlet aygıtları, anayasaya, millete, ülkeye değil sadece ve sadece lider ve ailesine sadıktır. En yüksek otorite liderin talimatlarıdır.
"Lider, devletin tüm makamlarını, halka ve ülkeye hizmet düşüncesiyle değil, kendi kişisel ikbal ve çıkarının gereklerine göre doldurur". Yine neopatrimonyal düzende, "şahsi çıkar ile kamusal çıkar arasındaki farkın görülmesini imkansız kılacak bir bulanıklık oluşturulur". Devletin kasası ile liderin kasası arasında hiçbir sınır kalmaz. Bu düzende, kamudaki her yetkili, yapması gereken her şeyi, kişisel bazı çıkarlar (üst makama gelmek, koltukta kalmak, aday listesine konmak, ihale, komisyon, hisse, rüşvet vs) karşılığında yapar. Maddi çıkarlar elde eden her 'müşteri', bu 'politik' düzenin sadık bir savunucusu haline gelir.
Neopatrimonyal düzende yolsuzluk, bireysel bir kanunsuzluk olmaktan çıkar, sistemli bir hükümet uygulamasına dönüşür. Afrika ülkelerinin hazineleri, on yıllarca neopatrimonyal liderlerin kişisel kumbarası gibi oldu. Örneğin O dönemdeki adı Zaire olan Demokratik Kongo Cumhuriyetinin devlet başkanı Mobutu Sese Seko, 1970'lerde kendisine kıyafet almak için bile Paris'e süpersonik Concorde uçak kaldıracak kadar pervasızlığıyla hatırlanıyor. Sese Seko'nun ailesi, devlet kurumlarının parasını ve hatta merkez bankası rezervlerini istedikleri gibi harcayabiliyorlardı. Çocuklarının, kişisel harcamaları için Merkez Bankasından sadece 1977 yılında çektikleri para 71 milyon doları bulmuştu. Rusya'da Putin, 2014 yılı kış olimpiyat oyunları için tüm zamanların rekorunu kırarak 50 milyar dolardan fazla para harcayacaktı ve bu paranın üçte ikisi, Rusya'daki birçok ihaleyi alan Putin'in eski KGB arkadaşlarının firmalarına gidecekti. Uluslararası Şeffaflık Derneğinin raporuna göre Macaristan'da 2018 yılındaki bütün kamu ihalelerinin en az yarısında sadece tek bir teklif yer aldı ve ihaleyi kazandı. Orban da, tıpkı Putin, Modi, Duterte ve diğerleri gibi, kendisine bağlı dar bir işadamı grubu ile kamunun bütün harcamalarını yeniden kendisine ve sadıklarına kazandırıyor. Bunu da, 'onlara karşı güçlü olmalıyız' şeklinde meşrulaştırıyor.
Neopatrimonyal rejimi sürdüren çıkar ağına dayalı yönetim tarzı, aslında en büyük zaafiyetinin de kaynağıdır. Neopatrimonyal düzen, istisnasız olarak, sürekli ekonomik gerileme ve kronik mali kriz üretir. Halkına müreffeh bir yaşam sağlaması imkansızdır. Lider ise, ekonomi her gün bir öncekinden daha kötüye giderken, kurduğu sistemin devamını sağlamak için kişisel, grupsal sadakatleri ödüllendirmeye devam etmek zorundadır. Bundan vazgeçemez. Çünkü, 'çıkar', liderin çarkının bütün dişlilerini çalıştıran yegane motivasyondur. Lider, etrafındaki ağın, devlet iktidarı, devlet imkanları, makam ve rant paylaşımı yoksa, bir saniye bile yaşamayacak bir ağ olduğunun farkındadır. Ama ekonomi daraldıkça bu adaletsiz çıkar dağılımına toplumun diğer kesimlerinin duyacağı tepki de kaçınılmaz olarak büyür. Her neopatrimonyal düzende, bu yüzden, sosyal kaos kaçınılmazdır.
Bunun için de, neopatrimonyal liderler, 'ülkemizi sömürmek isteyen dış güçler, çıkarlarının önündeki en büyük engel olan lideri devirmek için ülkemizi karıştırmak istiyor' iddiasının sürekli canlı tutmaya çalışır. Böylece, lidere her gerçek eleştiri ve muhalefet, kolayca 'dış güç taşeronluğu', 'vatana ihanet' olarak lanse edilebilir.
Neopatrimonyalizmin ilk ortaya çıktığı Afrika'da, sömürgecilik hâlâ yaşayan bir hatıra olduğu için, diktatör liderler, on yıllarca kendi muhaliflerini, eski sömürgeci güçlerin taşeronları olarak yaftalamayı kolayca başarabildi. Örneğin, sosyalist lider Robert Mugabe, seçildiği 1980 yılından, 95 yaşında zorla devlet başkanlığından uzaklaştırıldığı 2017 yılına kadar geçen 37 yıl boyunca, kendisine her muhalefeti, Zimbabwe'yi yeniden sömürge yapmak isteyen Batılı güçlerin piyonları olarak yaftalayacaktı. Bu 37 yılda Mugabe, ezilen halkın temsilciliğinden, dünyanın en zengin devlet başkanlarından birine dönüşürken, Zimbabwe halkı dünyanın en yoksul uluslarından birine dönüştü.
Güney Afrikalı politik bilimci William Gumede, 2017'de yayınlanan makalesinde şöyle yazıyor:
"Birçok Afrika lideri, yıllarca, sömürgeci güçler ülkeyi yeniden sömürge yapmak için ülkemizi istikrarsızlaştırmak istiyor öcüsünü, başarısızlığın, berbat yönetimin ve yolsuzlukların yegane sebebi olarak gösterdi. Koloni güçleri, lideri koltuğundan ederek, yeniden ülkenin yer altı kaynaklarının sahibi olmak istiyor korkusunu hep canlı tuttular".
Gumede'ye göre, 'yarı-doğrular' veya 'doğruymuş görünen desteksiz iddialar', halkın bir kesiminin sürekli ikna olmasını sağladı. Jacob Zuma'nın, makalenin yayınlandığı günlerde partisinin gençlik kolları toplantısındaki bir konuşmasına sözü getiriyor Gumede:
"Zuma, bu ülkede ekonomi ırksal öğelere göre yapılandırılmıştı, biz bunu yok etmenin mücadelesi içindeyiz, diyor. Bu elbette ki doğru. Ama Zuma, ekonomideki ırk ayrımcılığını sadece, ailesi, kadrosu ve müttefikleri dahil dar bir siyah elit grubu için kaldırdığından, siyahların çok büyük kesimini aynı yoksulluğun pençesinde bırakmaya devam ettiğinden bahsetmiyor."
Afrika dışındaki neopatrimonyal rejimler ise, kim olduklarını asla somut olarak açıklamadıkları, 'küresel güçler' veya '13 aile' gibi komplo teorileri ile, öcü boşluğunu doldurmaya çalışıyor. Neopatrimonyal lider dalgasının, 'dış güçler ülkemizi karıştırıyor' iddiasının "delil" ihtiyacını en kolay karşılayan isim ise hiç şüphesiz 'Soros'. Forbes'un zenginler listesinde 178'nci sırada yer alan Amerikalı yatırımcı George Soros'un desteklediği vakfın, 'basın özgürlüğü', 'protesto hürriyeti', 'şeffaflık' ve 'hukuk devleti' savunuculuğuna soyunması, bu kavramlardan çok da hazzetmeyen neopatrimonyal yönetimler için, kendi toplumlarından yükselen böylesi her talebi, 'Soros'un talebi' ve dolayısıyla da 'küresel dış güçlerin isteği' olarak yaftalamasına zemin hazırlıyor. İstisnasız hepsi, kendi icraatlarının ürünü olduğu çok açık krizlerde bile, "asıl suçlu" olarak, Soros'u gösteriyor. Trump'tan Netanyahu'ya, Modi'den Orban'a, Hamaney'den Bolsonaro'ya kadar, "Soros'un ülkelerini yıkmaya çalıştığını" iddia etmeyen popülist lider yok.
Profesör Bratton ve Van Walle, neopatrimonyal rejimlerin, 'millet' ve 'milli irade' edebiyatını dillerinden hiç düşürmedikleri halde ironik olarak sivil toplumu nasıl yok ettiklerine de dikkatimizi çekiyor. Ona göre, şahsının iktidarına karşı potansiyel taşıyabilecek her şeye duyarlı neopatrimonyal lider, toplumda, kontrolü altında olmayan hiçbir merkez istemediği için bütün sivil örgütlenmelere iki seçenek sunar: Koşulsuz biat, devlet gücüyle ezilerek yok edilme. Neopatrimonyal liderin liderliği güçlendikçe, seçimlerin, meclislerin, siyasal partilerin, sendikaların, stk'ların güçleri hızla erir. Zirve noktası ise Türkmenistan'ın seçilmiş devlet başkanı gibi olmaktır. O noktada lideri açıktan eleştirmemek de yetmez. Muhalefet partileri de dahil, lideri açıktan savunmayan, övmeyen kimse politikada, kamusal konumda, ticarette, sosyal statüsünde kalamaz.
Walle ve Bratton'un Neopatrimonyal rejimin doğası ile ilgili dikkatimizi çektiği bir başka detay ise, bu rejimin yönetim mekanizmaları içindeki saflaşmaların niteliği. İki profesöre göre, neopatrimonyal rejimde saflaşmalar, 'şahinler – güvercinler' veya 'muhafazakarlar – liberaller' gibi bakış, üslup, yaklaşım farklılıklarından oluşmaz. Politik pozisyonlarını belirleyen tek motivasyon, patronaj sisteminin içinde olmak veya dışlanmak. Yönetici daireden dışlandığı ve bir daha sistemin içine giremeyeceğini düşünen her üye, muhalif zemin için potansiyel yapı taşı olur. Neopatrimonyal rejimlerde üst düzey makamlarda sürekli işten almaların ve yeni atamaların yapılmasının nedeni de budur. Lider, "yakın zamanda bahşedilebilir makam, statü, adaylık" beklentisini diri tutarak kadrosunun sadakatini besler. 'Kabinede değişiklik hazırlığı', 'X kurumunun yönetiminde değişiklik hazırlığı', 'erken seçim' kulisleri hiç eksik olmaz. Yine lider, kendisi dışında ikinci bir kişinin güçlenmesini engellemek ve asıl patronun kim olduğunu göstermek için de, üst düzey makamlardakileri dönüşümlü olarak değiştirir.
Neopatrimonyalizm, onlarca yıl, zaten, kabile şefliğinin ve kişi kültünün görece yüksek olduğu Afrika'da uygulandığında çok fazla dikkat çekmemişti. Afrika politikası konusundaki en uzman isimlerden biri olan Cambridge Üniversitesi profesörü Christopher Clapham'ın 1990'ların başında neopatrimonyalizmi, 'otoriterliğin en sessiz formu' diye nitelemesinin nedeni buydu. Ancak, neopatrimonyalizm, son 10 yılda görece kentlileşmiş, sanayileşmiş, eğitim düzeyi yüksek demokrasilerde de ortaya çıktıkça, günümüzde otoriterliğin en gürültülü, en dikkat çekici formuna dönüştü.
Öyle ki, dünyanın en güçlü demokrasisi için bile 'neopatrimonyalizm' ciddi bir olasılığa dönüşmüş durumda. Van de Walle, 2017 yılında gazeteci Zack Beauchamp'a verdiği bir demeçte, Donald Trump'ı kast ederek, "Görevdeki başkanın neopatrimonyal bir yönü var. Monarşik temayülü var" diye uyaracaktı.
5 Şubat 2020 günü Senato'nun da aklamasından sonra Trump'ın, arkadaşı hakkındaki bir ağır ceza davasına hem de Twitter üzerinden müdahale edebilme cüreti bulması da oldukça alarm verici. Tıpkı aynı günlerde istihbarat başkanlığına, şahsına, ABD anayasasından daha çok sadık olacak bir politik ismi ataması gibi… Cumhuriyetçi Partiyi tamamen kendisinden ibaret hale getirmenin avantajıyla Kongre'yi, art arda yaptığı atamalarla yargı erkini adım adım işlevsiz hale getiriyor. Devlet gücünü, Amerikan tarihinde görülmemiş ölçüde, seçime etki etmek için kullanacağını gösteriyor.
Sopranos dizisinde Tony Soprano'nun, psikiyatristine, "Ters bir Kral Midas gibiyim. Dokunduğum her şey çöpe dönüşüyor" diye yakınması gibi, Neopatrimonyal liderlerin de, 'millileştiriyoruz' iddiasıyla kişisel egemenliklerine alıp da birer çöpe dönüştürmedikleri bir kurum kalmıyor.
Sovyet sonrası Orta Asya cumhuriyetleri konusundaki çalışmalar yapan, Toronto Üniversitesi otoriter yönetimler uzmanı Seva Gunitsky'nin, neopatrimonyal düzen oluşması sürecini bir tür darbe olarak nitelendirmesi bundan. Demokrasiyi kullanarak iktidara gelmiş devlet başkanının, yolsuzlukları, baskıları, suistimalleri, anayasal çizgileri aşması, yaptırımsız kaldıkça, bunlar normale dönüşüyor. Anayasal kurumlar hızla erimeye başlıyor:
"Kurumların bu şekilde hızla erozyona uğraması, günlük olarak gözlemlenecek açıklıkta olmuyor. Yani, silahlı kişiler gönderilip, televizyonlar ele geçirilmiyor. Bir gece her yere baskın yapılıp sokağa çıkma yasağı ilan edilmiyor. Birbirinden bağımsız olması gereken kurumları ayıran çizgiler, adım adım ilerleyen bir süreçte neredeyse görünmez hale getiriliyor".
Bugünlerde bütün dünya, yeni bir demokratik eğitimden geçiyoruz. Kuvvetler ayrılığı, yargı bağımsızlığı, milli iradenin en yüksek tecelligâhının devlet başkanı değil parlamento olması, hukukun üstünlüğü, üniversite, basın ve protesto özgürlüğü gibi kurumlar niçin oluştu yeniden hatırlamaya başlıyoruz.
Efsane aktör Jimmy Stewart, demokrasinin en kara günlerinde, 1939'da çekilen Mr. Smith Washington'a Gidiyor filminin en etkileyici sahnelerinden birinde Senato'ya hitap ederken, "Hiçbir şey için çok geç değil. Büyük ilkeler, bir kez inkişaf etti mi bir daha kaybolup gitmezler. O ilkeler hâlâ gözümüzün önünde. Sadece yeniden görmeye ihtiyacımız var" diye konuşmuştu.
Harvard Üniversitesi tarih profesörü Jill Lepore, New Yorker dergisinin 3 Şubat sayısında bu ünlü sahneyi de hatırlattığı yazısında, 1930'larda herkesin demokrasinin bir daha dirilmemek üzere öldüğü düşüncesinin yaygınlaştığı günlere götürüyor bizi ve demokrasinin ünlü paradoksuna dikkatimizi çekiyor. Demokrasiyi savunmanın en iyi yolu, yine demokrasiyi eleştirmek ve demokrasinin ortaya çıkardıklarına itiraz etmek. Mükemmel bir demokrasi geçmişte yoktu zaten. Onu en uygar yönetim şeklinde dönüştüren ve sürekli geliştiren şey, hep insanların yine onun ürettiği sorunlara karşı mücadelesi oldu.
İkinci Dünya Savaşının şiddetlendiği 1943 yılında yazar E. B. White, Amerikan propaganda organizasyonu Savaş Yazarları Kurulundan, 'bize demokrasiyi tarif eder misiniz?' sorusu içeren bir mektup alacaktı. Usta yazar, "Demokrasi, maçın 89'ncu dakikasıdır. Henüz ispatlanması tamamlanmamış bir fikirdir. İnsanlığın dinlemekten henüz bıkmadığı bir şarkıdır. Savaşın Yazarları Derneğinin bile, savaşın ortasında bir sabah, ne olduğunu merak ettiği şeydir" diye yazacaktı yanıtında. "Demokrasi, bir zamanlar insanlık için bir anlam ifade ediyordu" diyor Profesör Lepore, "Hâlâ çok ciddi bir anlam ifade etmeye de devam ediyor".
https://t24.com.tyazarlacemal-tuncdemineopatrimonyal-liderler-cagi-ve-demokrasi,25807
submitted by karanotlar to u/karanotlar [link] [comments]


2020.03.10 19:01 Xanixiano Derleme Çalışmaları hakkında: Ufak bir sohbet ve sizin düşünceleriniz

İyi günler Turkey .
Bu biraz uzunca bir post olacak. Yanınıza çayınızı almanızı tavsiye ederim.
Bu toplulukta daha evel derleme çalışmaları yapıp paylaşmıştım.
Sizlere dile getirmek istediğim konu şu:

Ek bir uğraşım olarak, halen derleme çalışmalarıma devam etmek istiyorum.

Buna yazının ileri kısmında değineceğim.
Geçen gün akşam saatlerinde nihayetinde 4-5 gün süren bir derleme çalışmamı bitirip Turkey 'e sundum.
Derleme çağrısının post'u:
A call for a compilation of answers regarding Turkey and the Syrian Refugee Crisis
Oluşturulan Derlemenin kendisi:
Data Compilation - Turkey and the Syrian Refugee Crisis
Sizlerin sunmuş olduğu kaynaklar, bakış açıları, ve ifade etmek isteyip edemediğiniz duygularınız ile 5 ayrı tema kapsamında "Türkiye ve Suriyeli mülteci krizi" konusunda bir araştırma yaptım.
(bakınız:)
PART 1 : Turkey-Syria Relations and Related Effecting conflicts.
1.1- Türkiye'nin Suriye ile olan bağı ve iletişimi.
1.2- Suriyeli Mülteci krizi sırasınca Türkiye yönelik terör saldırıları, ve Türkiye içinde karışıklıklar.
1.3- Cumhurbaşkanı Erdoğan'nın Suriye konusundaki ithamları ve politkaları.

PART 2: The Syrian Conflict’s costs, damages and effects to Turkey.
2.1 -Türkiye'nin Suriye'de bulunma ve Suriyeli mülteci krizi süreci boyunca kayıpları, maddi ve manevi.
2.2- Türkiye'nin Suriyeli Mülteci krizindeki rolü.

PART 3: Propaganda, war crime allegations, and actions regarding Turkish involvement in Syria.
3.1- Türkiye'nin, Suriye'de işlediği iddia edilen savaş suçları.
3.2-Suriye'de Türk müdahalesine karşıt Anti-Türk propagandalar.
3.3 Suriye'de Türk müdahalesine destek Pro-Türk propagandalar.

PART 4: Turkish Politicians & Citizens views of the Syrian Civil War and Refugee Crisis
4.1- Türk Siyasetçilerinin Mülteci Krizi ve Suriye İç Savaşı hakkında görüşleri.
4.2- Türk vatandaşlarının Mülteci Krizi ve Suriye İç Savaşı hakkında görüşleri.

PART 5: European Involvement in the Syrian Civil War and Refugee Crisis
5.1- Avrupa'nın Mülteci krizindeki rolü ve politikaları.
5.2- Avrupa birliği veya Avrupa ülkelerinin Suriye İç Savaşı konusundaki rolü.

Benim için uzun süren bir süreç idi ve yaklaşık 4-5 günümü bilgi toparlayıp İngilizce diline çevirmek ile uğraştım. Aynı zamanda antreman/beslenme ve iş düzenimi aksatmamam gerekiyordu, bu yüzden bu çalışma olması gerekenden uzun sürmüş olabilir. Umarım bu kaynakçayı zamanında sizlere yetiştirebilmişimdir.
Daha önce yine ülkemizin maruz kaldığı PKK saldırılarını yaz aylarında derlemiştim. Toplam 13-18 Saat sürmüştü.
A compilation of PKK attacks in Turkey.
Tekrardan bu derleme çalışmasına katkıda bulunanları teşekkür etmek istiyorum. Bakış açılaınız, sizin bulduğunuz veya hatırladığınız kaynak ve konu başlıkları bu çalışmaya yön verdi. Bir uzman değilim, o yüzden kendi imkanlarım doğrultusunda çalışıyorum.
Bu derlemeleri yapmak için kafa patlatmak gerekiyor, yerinde Türkçe-İngilizce çeviri yapmam gerekiyor ve tarafsız bir anlayış ile ulaştığım bilgileri olduğu gibi aktarmam gerekiyor. Amacım fikir dayatmak değil, olan bilgiyi açık bir şekilde yoruma sunmak.

Elimden gelenini yapıyorum. Bunu yapmamın bir sebebi var.

Biz Türkler olarak kendi görüşümüzü ifade ettiğimiz zaman, kimi yabancılar tarafından yersiz hakaret ve iftiralar ile karşılaştığımız bir gerçek. Dahası, bu çirkinliklere cevap bulmayı çalışırken sunacağımız her bir kaynak "propaganda" veya "itibar edilmemesi gereken kaynak" damgasını alıyor.

Kendimizi ifade etmeye çalışırken, kanatsız uçak uçurmaya çalışıyormuşuz gibi hissetiriyor insana.

Turkey topluluğu olarak, bir çoğumuzun siyasi/sosyal konularda böyle bir davranışa uğradığımızı düşünüyorum. Tabii ki, bu olan aslında yeni bir şey değil.
Bu tür davranışlara uğradığımızda bizi tartışmaya, öğrenmeye ve öğretmeye iten duyguları kırıyor ve sonuç olarak "geçersiz" sayılan düşüncemizi ya kendimize saklamaya--veya daha agresif bir şekilde dayatmaya itiyor.
Ama gerçek şu:
Bir Türk insanı olarak düşüncelerimizi izah etmek zor.
Sunabileceğimiz çoğu kaynaklar Türkçe ve tartıştığımız konular en az 50, 100 veya belkide 300 sene öncesine uzanan konular. Bunları çözmek ve anlayabilmek için saysız tarihçinin kitaplarını, akademisyenlerin araştırma yazılarını okunması gerekir.
Ülkemizdeki PKK saldırılarının derlmesi yaparken ben, 30 yıl öncesi gazeteleri kendi imkanlarımla internette tarayıp ingilizceye çevirdim. Elimde olan ve ulaşabildiğim kitaplara baktım. Bu zaman alan bir süreç, sabır istiyor ve insanı sınabiliyor.
Sonra bir bakıyorsun: Oysa karşımızdaki yabancı adam bir vikipedi ekran alıntısı ile Orta Doğu ve Balkanların en hızlı tarihçisi olmuş bana sen "probaganda yapıyorsun" diyor, çalışmamın tartışmada bir geçerliliği olmadığını söylüyor.

Kafayı yersin.


Oysaki bu tür yorumlardan aslında zevk alıyorum. Mazoşist eğlimler ile alakası yok, ancak hoşuma gidiyor.

Bir başka gerçeğin bilincinde olmamız gerek.
"Eğer ben bu yabancı kimsenin yerinde olsaydım, bende onunla aynı düşüncede olacaktım."
İnsan çevresinin ve gözlemlediklerinin ürünüdür. Bize karşı duyulan şühpe yoktan var olmuş bir şühpe değil. Yıllarca halkımız ve ülkemize karşı yürütülen bir siyasetin, ve de ülkemizin kimi zaman sergilemiş olduğu olumsuz davranışların sonucudur bu. Tüm dünya bize karşı değil, ama ülkemizin iyiliğini isteyen pek siyasetçi yok günümüzde.

"Neden bu adam böyle düşünüyor? Hepsi de gerçekten ırkçı ve anlayışsız olduğu için mi?"
Ben bu çabalarımda anlam buluyorum.
Kendi ülkemizde bile tarihimiz ile ilgili kitaplar ve konular kimi zaman bulanık iken, Türkçe bilmeyen bir yabancının nasıl olurda bizi anlamamızı ve inanmasını bekleriz?
Wikipedia'dan baksa, kaynakçaya bakıyor--ya dosyaya ulaşılamıyor, ya basımı kaybolmuş falanca bir kitaptan gelme bilgiler.
Türk perspektifini anlamak için gizli öğretileri çözmeyi çalışıyormuş gibidir. Bazı kaynaklar var, kimisine ulaşılamıyor, veya akademik bir veritabanına bağlı.
Kaldı ki, ulaşsa bile dil sorunu var.
Türkçe dil sorununu çözse bile kaynağın hakikaten onaylanabilirliği neye göre karar veriliyor?
Her ne daim olursa olsun, duygularını bir kenara bırakıp gerçeğin ne olduğunu öğrenmek isteyen ve buna ulaşmak isteyen insanlar var. Bu insanlar kendi aramızda ve yabancılar arasında da varlar.
Fakat bu insanlar kaynak bulamıyor, uğraşsa bile bir bilgi kirliğin içinde yüzmesi gerekiyor. Fikrimce, herkesin araştırmacılığa bir uzmanlıkla yaklaşmasını beklememiz gerçekçi değildir.
O yüzden, tarafımızca bakış açımızı merak edene biçilmiş bir araştırma sunmak yerinde bir çözümdür.
Oysaki bu ufak çaplı çalışmalar dünyayı değiştirmeyecek, kimi insan gözardı edecek ve inkâr edileceğinin bilincindeyim.
Bu insanlar hatrına, derlemelerin en azından biraz faydası oluyorsa yaptığım çalışmalardan memnuniyet duyarım.
Ama bir-iki kişiye bile olsa, duygu ve düşüncelerimizi ifade etmek ve anlayış gösterilmek insanı rahatlatabiliyor ve çözüme odaklanmasını sağlıyor.
Bunun sonucunuda gördüm:
The Big Picture: Media propaganda and Historic details


Neticesinde, size şu soruları yöneltmek istiyorum:
Sizce başka ne konular üzerinde çalışma yapılabilir?
Sizce kendimizi izah edemediğimiz konular nelerdir?
Ve sizce karşı tarafın/yabancıların anlamakta güçlük çektiği konular nelerdir?

Özetçe, eksik kaldığımız anlatamadığımız konular nelerdir tam olarak? Sizin karşılaştığınız güçlükler nelerdir?

Sevgiler
submitted by Xanixiano to Turkey [link] [comments]


2020.02.23 08:38 bariscsknr Bohem Bir İlişkinin Yıkıcı Ayrılık Parodisi - 2. Perde (TRAGEDYA)

OLAY BİR EVDE GEÇMEKTEDİR. K KADIN, B ERKEKTİR.
K - Burçlar kaymış amk, yengeç ne ya? Allahın histerik burcu. Bugün hiçbir iş doğru gitmez mi? Hay böyle işin ta içine..
B - Benim E'nin burcu da yengeçti. Belli oldu şu aralar senin de neden böyle göt olduğun. O da az göt değildi. Benzediniz birbirinize.
K - Oğlum esas sen götsün ki göt gibi ortada kalıyorsun her seferinde. Kaşınma, insanın damarına basıyorsun. Ben de acımasız olacam, salağa bak E ile kıyaslıyor beni.
B - Ne yaptığının farkında olmak da güzel bir şey tabi.
K - Ben bir şey yapmadım valla, yara kaşıyan sensin. Bırakmıyorsun kabuk bağlasın. O kadar kaşırsan, sonunda kanar böyle. Bence sen yaptığının farkına var biraz. Hala kendin yapıyorsun, sonra karşı tarafa adilik yapıyor gibi hissettirmeye çalışıyorsun. Hasta mısın lan sen, doğru söyle?
B - Yaptınız yaptınız, hepiniz yaptınız. Önce kolay olan benim yanımdı, kaldınız. Zor olsaydı başta giderdiniz. Sonra benden daha kolay olan bir yer buldunuz, oraya gittiniz. Ne de olsa artık B'ye ihtiyacınız yoktu. Yeni destekçileriniz, yeni sosyal çevreniz olacaktı. Hepiniz yolunu bulunca, göt gibi bıraktınız.
Kabul edin, böyle bir götsünüz siz işte ve hayatınızı da kendiniz gibi götlerle geçireceksiniz. Çünkü size değer verip musamma gösterenler, kalpleri kırılmış ve yorulmuş bir şekilde, sizi hayatlarından sonsuza dek siktir edip, atacak.
K - Sen mi bana değer verdin, yuh!! Sen değer veriyorsun da canım, hiç karşındakine bunu gösterme, gönlünü hoş tutma gereği duymuyorsun. Herkes senin isteğin zaman, sana istediğin gibi davranacak. Senin tavır bu yani, kusura bakma.
Ha kendini de kandırabilirsin tabi. Bu kadınlar sana ihtiyaç duydu, sonra başka birilerini buldu gitti diye.
Sosyal çevrenin desteklemesine gelince, artık sana diyecek lafımın kalmadığı son nokta. Kör müsün lan sen? Beni destekleyen bir sosyal çevrem var gibi mi görünüyor o taraftan.
Ayrıca yine diyorum, başkalarının mutsuzluklarını kendine mutluluk edinirsen, kendine başarı sayarsan esas sen mutsuz olursun. Bunu kendine yapma. Es kaza başarılı, mutlu falan olurum sonra kahredersin kendini.
B - Bana kimse ihtiyaç duymadı. Ben ihtiyaç duyulacak biri değilim. Ama benim yanımda kalmak senin kolayındı, sonra oraya gitmek daha kolay oldu. Yani buradayken de kendini düşünüyordun, giderken de kendini düşündün. Hatta benimle eve çıkarken bile, içten içe kendini düşündün. Onun için insana değer vermekten bahsetme.
Son olarak başkalarının mutluluğu veya mutsuzluğu üzerine kendimi bir duyguya sokacak değilim. Mutlu olmaktan bahsediyorsun, insanlarının mutluluk anlayışları görecelidir. Ama benim mutluluk anlayışımla zaten mutlu olsaydın bu durumda olmazdın ki senin mutluluk anlayışın beni ne kıskandırır ne de kahreder, sadece acırım.
Ben en kötü, en sefil halimde bile mutlu oldum, kimseye de ihtiyaç duymadım. Hatta en kötü, sefil ve yalnız halim mutlu olduğum yegane yerdi. ama sen her zaman mutlu olmak için bana veya bir başkasına ihtiyaç duyacaksın.
K - Ben tabiki de kendimle ilgili şeyleri her zaman düşünüyordum. Ama içimde seninle ilgili olan çelişkilerin sebebi, tamamen senin davranışlarındı.
Ben seni ailem gibi görecek bir aşkla, bir bağlılıkla sevmek istedim. Güzeli, değerlisi buydu çünkü. Ama sen buna karşılık vermedin. Üstüne basa basa söyledim, düzeltilmesi gereken şeylerin ne olduğunu biliyorsun.
Bana sevmeyi bilmeyen kadınlar tarafından terkedilmiş ıssız adam tribi yapma. Ben nasıl sevdiğimi ve nasıl sevilmek istediğimi çok net ortaya koydum ve senle ilk eve çıktığım gün de adım gibi emindim ne gibi sorunlarımız olacağından.
Yanlış anlama asla sen suçlusun demiyorum. Benim de hatalarım vardı, kimin olmaz ki. Ama bazı konular vardı ki senin içine işlemiş, ne yaparsam yapayım o konularda değişme ihtiyacı hiç hissetmedin. İçten içe sen de biliyorsun ne gibi konular olduğunu. Çok konuştuk çünkü, çok da kabul ettin bazı şeyleri, kabul etmesen de anladın, hak verdin.
Beni içten pazarlıklı olmakla suçlayamazsın. İlişkinin her köşesinde sana duygularımı, düşüncelerimi açtım. Açamadığım zamanlarda da sen aylarca sustuğun ve beni ittiğin içindi. Kendimce bi yola girmek zorunda kaldım. Kısacası senin gibi yalnız hareket ettim hayatta. Yani ben fiziken evden çıktım diye terketmiş falan değilim. Daha önce de söyledim. Sen beni baştan terkettin zaten.
"Aldattın beni kendi kendinle, mecburi hizmetteyken ben yaşam bölüğünde" ve ben hala seninleyken, bazı güzel günlerimiz hariç, sıklıkla olduğu gibi tek kişiyim.
B - Bunu söyleyin sen olması çok komik. O zaman ben de sana şöyle diyim ''zaman aralığını süpürmeyi unutma ben yokken"
K - Birbirimizin ihtiyaçları var. Sevme ve sevilme ihtiyaçlarımız, iletişim kurma ihtiyaçlarımız, kendimizle iletişim kurulması ihtiyaçlarımız ve tarzlarımız gibi. Soru şu; iki taraf da bu ihtiyaçlara ve tarzlara özverili bir şekilde karşılık vermeye razı mı? Yoksa herkes oturduğu yerden, benim istediğim olsun mu diyecek, sıkışınca da laf dalaşına mı girilecek?
Sen çocuğu bile reddediyosun. Ben bu konuda bile o kadar açıktım ki. Çok zor iş evet, hiç yapasım da yok ama yaşlanınca bir ailem olsun istiyorum kocaman ve sıcacık. Tek başıma ölmek istemiyorum. Sırf bunun için de sağlıklı büyüyebilecekleri bir ortamda, iyi niyetli, sevgi dolu bir babayla birlikte çocuklarım olsun isterim. Sen ona da "ne çocuğu" deyip, kestirip attın. Daha ne diyeyim sana. Ben keyfimden bir şey yapmıyorum.
Bir ilişkide iki tarafın da sorumlulukları, hataları vs'si vardır. Sen suçu seni terkettiğini düşündüğün kadınlara atıyorsun ve kendinde hiçbir sorumluluk hissetmiyorsun.
Herkesin iyi ve kötü olduğu alanlar vardır. İyi niyet bunları ortaklaştırıp, ortak bir hayat kurabilmekte gizlidir. Sen beni beğenirken bile kötü niyetlisin, dönüp de beni içten pazarlıklı, bencil, kendini düşünüyor diye suçlama hiç. Burada illaki kendini en çok düşünen biri arıyorsak, bir dürüst ol kendine lütfen, bir objektif bak.
B - Tamam, peki. Bitti, geçti sorun yok artık. Uzatmaya gerek yok ama madem ben böyle biriydim keşke 2 yıl kalmasaydın benle. Terkettikten sonra da hala hayatımdaki en yakın insan sensin demeseydin.
K - Hadi ya. Senin laf sokacağın kısım geçince "iyi, peki, artık geçti" Bu yüzden göt gibi ortada kalıyorsun. Çünkü götlük yapıyorsun.
B - Her ne boksa işte. Cevap versem veririm de gerek yok, boş bi tartışma. Güzel bir aile kurarsın umarım ileride, bir düzine çocuğun olur, emzirirsin onları.
K - Bir düzine olmaz, o kadar da değil. Ben seni hala öyle görmek istiyorum ama sen istemiyorsun, elinden geleni yapıyorsun yani. Arkadaşım bile olmak istemiyosun. Bir normalleştiremiyoruz ilişkimizi.
B - Evet istemiyorum. Çünkü sen benim arkadaşım değilsin.
K - İyi ama sevgilin de olmadım hiç.
B - Olmadıysan geçmiş olsun o zaman.
K - Madem öyle, hiç teklif etmeseydin. Sevgili gibi davranmıyacaksan niye teklif ettin?
B - Kusura bakma yaptım bi eşeklik, affet.
K - Madem ben 2 yıl kalmışım laf ediyorsun. Hala tek taraflı bir ağızla konuşuyorsun. Ben sana 1. yılın sonunda dedim evleri ayıralım, öyle devam edelim, böyle yıpratıyoruz. Hem biraz nefes alırız, hem ilişkiyi gözden geçiririz. Demedim mi söylesene. Boş boş, yalan yanlış konuşuyorsun. Beni sen zorladın, resmen terketmekle tehdit ettin beni. Şimdi ne oldu, ayrılmadık mı?
B - O gün yapsaydın keşke, bugünki gibi gitseydin, ne diye durdun?
K - Ben senin gibi tek başıma karalar almıyorum, seni de dinliyorum.
B - Beni dinledin de sonuç ne oldu?
K - Senin gönlün yoktu.
B - Bu gidişinde çok gönüllüydüm, değil mi? Boşversene.
K - Hayır ayrılmak zorunda değildik. Sen benimle ilişki kurmamakta ısrarcısın. Bazı isteklerimi görmezden geliyorsun, anlamak istemiyosun.
B - Neymiş isteklerin, çocuk mu?
K - He, evet. Hadi gel yapah bi tane.
B - Gel yapak tabi, baban bakar. Yapıp yapıp anana veririz.
K - İşte abi, isteklerin çok mu diyorsun. Şu tavır zaten problem olan, senin şu tavrın. Bir de neyi, ne zaman şakaya vurup, neyi ciddiye alacağını bilmiyorsun. Çığlık atsam ölüyorum diye, senin aklına yatmazsa kıçını kaldırıp gelmezsin.
Beni, ben hala yaşarken, cıvıl cıvılken sev. Ölümümün, yokluğumun üstünden siyaset yapma. Arkamdan konuşma, çünkü şu an yaptığın bu. Sanki birlikte yaşamamışız, tek ben yaşamışım gibi kendinde hiçbir açık görmeden şu anda bana saldırıyorsun. Sadece fiziki olarak yokum diye ve bunun örneklerini hayatında gördün diye karşındakini suçluyorsun. Sence de çok açık değilmi ?
Neden hep böyle oluyor. Madem hep başına geliyor, kendini sorgulaman gerekmiyor mu ? Şahsen genelde insanlar öyle yapar. Acaba aynı şeyi defalarca tekrarladığını göremiyor musun? Aptallığın açık kanıtı bu, Albert Einstein.
B - Çok klişe ve aptalca bir söz.
K - Evet çok klişe ama fazla evrensel olduğunu düşünüyorum. Sende bir götlük var. Ya seçimlerini değiştir ya da kendini. Aynı seçimlerle aynı şeyleri yaparsan sonuç farklı olmayacak gibi.
B - Evet, en iyisi köylü bir kadın bulmak.
K - Çok net yani.
B - Evet öyle. Değiştirmem lazım.
Sağol yaşam uzmanı, teşekkür ederim bu engin bilgilerin için. Ama sen de değiştir bence tercihlerini.
K - Yaşam uzmanı değilim, ben bi bok değilim. Ama sen de bi bok değilsin. Kendini gökten aşağı indirdiğinde göreceksin bir bok olmadığını. Asla anlamak istemiyeceksin değil mi?
B- İstemiyecem, anlamıyacam. Çünkü anlaşılacak bir şey yok. Gerçek çok net, ben İsa Mesihim.
K - İsa Mesih olabilirsin ama beni mutlu etmek istemedin. Hayır, sen mutsuzsun. Hepimizin mutsuzlukları var ama ben sadece en azından sevgilimle mutlulukları daha çok paylaşmak, mutsuzlukları da paylaşarak azaltmak istedim. Sen tersini yapıyorsun. Mutsuzluğu arttırıyor, mutluluğu da sömürüyorsun. Bazı şeyler o kadar somut ki şu anda söylerim.
Oğlum demokratik bir kafan olsa, her yolu, her çareyi bulursun bir sorunu çözmek için ya da hayatındaki her şey için ama sen takılıyorsun bir noktaya ve kimseyi duymak, dinlemek istemiyorsun. Dolayısıyla seninle ilerlenemiyor.
B - Ben seni mutlu etmek istemedim falan diye bir şey yok. Sen çok mutlu olmak zorundaydın, aşırı mutlu. Her zaman yetinemedin, böyle bir gerçek vardı. Kendini bu sefilliğe layık görmedin. Çünkü sen padişah kızıydın, olay bu yani.
Ben demokratik falan olduğumu da iddaa etmiyorum. Demokrasiyi sevmem. Akıllılar vardır, bir de aptallar. Ya itaat edersin, ya da itaat edilirsin. Gerçek olan budur. Demokrasi, bunun üstüne giydirilen kıyafettir.
K - Hala yaftalıyorsun. Ben padişah kızıyım ya, ne demezsin.
Sen tam bir gerzeksin biliyor musun? Bu sözlerin hiç bir gerçekçilği yok. Sen de biliyorsun, bu sözlerine kendin bile inanmıyorsun. Sırf şu anda beni yaralamak için söylediğin şeyler.
En nefret ettiğim, en çelişkiye düştüğüm, denge kurmaya çalıştığım konu üzerine gidiyorsun. İnsanı mutsuz ediyorsun ve buna dair gerçekten art niyetli bi çaban var. Çünkü hazmedemiyorsun, sen oturduğun yerden bekliyorsun. Bir şeyler ters gittiğinde hiç sorumluluk almıyorsun. Sonra da karşındakini yıkmaya, yok etmeye programlanıyorsun.
B - Yoo gerçekten böyle düşünüyorum. Gerçekten düşündüğüm şeylerdi onlar, sende gördüğüm bu benim.
K - O zaman kusura bakma ama sen bi bok anlamamışsın benle yaşadığından. Ben padişah kızıysam madem, sen de benimle beraber olduysan, o zaman sen de az paşa gönülllü biri değilmişsin, hata para yiyicimişsin. Sürekli para kavgamız olurdu zaten, demek buymuş. Bende para bok nasılsa.
B - Sende para çok değildi ama olmalıydı. Sen bence zengin bir sevgili bul, onunla çok mutlu olursun. Her gün çikolata, sinema, arabası da olsun ki gezebilin. İstanbul dışı falan yapın.
K - Yaaa yatlar, tekneler, evler isteyen sensin. İki gündür maaşım maaşım diye kendini paraladın. Kendi ihtiyaç duyduğun şeyleri bana söyleme. Benim umrumda değil. Ben kurtulmak istiyorum.
B - Param yok gerizekalı. Sanki maaş da on milyar. Evet, ben de olmasını isterdim ama yok ve gene de mutluyum. En azından olması gerektiği kadar mutluyum ama sen mutlu musun, bunu sor bir kendine.
K - Benim de yok ama bak ettiğin laflara. Paşa kızıymışım, demekki herkes göründüğü gibi değil.
B - Lan senin bi giderin mi var? Baban 100 lira verse hepsi abura, cubura, tüketime gidecek. Duyan da ev geçindiriyor sanır seni. Önce çalış da masraflarını karşıla. Sonra gel bana benim de param yok de. Ne kadınsın ya güldürdün beni gece gece. Diyo ki benim de param yok. İstanbul'da müstakil evde yaşıyor, param yok diyor.
K - Senin gelirin mi var angut? Hala kendini kandırıyor, ev geçindirdiğini falan sanıyor adama bak.
B - Maaşım var. Kendi masraflarımı kendim karşılıyorum en azından. Ben mutsuz değilim. Sen aşırı mutlu olmak istiyorsun, olay bu. Ben gayet eğlenceli biriyim aslında ama kullanmasını bilene.
K - Sen puştsun o zaman. Bu lafa bakılacak olursa puştun önce gideni gibi bir şey olman gerek.
B - Evet, bu bir gerçek ama sonuçta kadınlar da sırada beklemiyor. Zaman meselesi her şey, hayatın döngüsü, kadın erkek ilişkisinin bir sonucu, modern yaşamın evlilik biçimi, dost hayatı yani. Anlatabiliyor muyum?
K - Sonuçta geçen yıl da evleri ayırabilirdik, iyi niyetli olsaydın, daha doğrusu işine gelseydi. İlişkimize biraz emek vermek için yapsaydın, şimdi belki de aynı evde olurduk, belki bu yıl eve çıktığın kadın ben olurdum. Çok daha sağlam olurdu ama işine gelmiyor senin işte. Ben de ondan sana dedim "sen anca eğlenilecek adamsın" diye, "senden baba falan olmaz" diye. Ayrıca ben seninle eğlenmesini çok iyi bildim. Ancak istediğim sadece eğlence değildi. Sen evliliği eğlence diye algılıyorsun.
B - Ben eğlenilecek bir adamım, benden baba olmaz tamam. Baba olan birini bul o zaman. Neyi tartışıyorsun benimle anlamadım. Bence sen evlen. Baban seni eversin. Çok acil ihtiyacın var senin buna.
K - Çünkü sen hala benim en yakınımda, 2 yıl sonunda hala benim arkamdan kötü, abuk subuk konuşacak ve hala beni anlamayarak daha doğrusu öyle gibi davranarak yaralamaya çalışacak birisin.
Şunu da çok iyi biliyorsun ki ne kadar çok anlamamazlıktan gelirsen o kadar çok kendimi anlatmaya çalışacam ve ne kadar çok yaralanırsam o kadar çok uzun vadede senle konuşmayı sürdürecem. Çünkü hep kanayan bir yara olacak, çünkü hep anlaşılamamış olmanın acısını çekecem. Bunu bildiğin için de hala vurdum duymazlık yapıyorsun, kan akıtmaya çalışıyorsun.
B - Senin yeni bir sevgili bulacağın gün, benimle olan ilişkin bitecek ki bence zaten bugün her şey bitti, uzatmaları oynuyoruz. Boşuna kendini yorma. Yok anlatacam da, edecem de, senle ilişkimizi koruyacam da, arkadaş kalacaz da falan. Hikaye bunlar. Sen yoksun artık, ben de yokum, bitti gitti.
K - Hala daha yüzsüzce suçu bana atabiliyorsun. Buradaki en ala burjuva sensin ve o kadar tembelsin ki burjuvazinin rahatlığından uzak yaşıyorsun ama ilk fırsatta hemen kolaya konuyorsun.
Yok, senin öyle bir niyetin yok. Bizim ilişkimiz başladığı gün bitmişti ona bakarsan. Sen istemiyordun çünkü. Çünkü aynı öküzlüğü sürdümekte ısrarcı olacaktın.
B - Evet, ben seni hiç sevmedim, evet öküzüm ben. möööö mööö bak mööölüyorum.
K - Off ayak yapma. Sevmekle ilgisi yok. Sen insanın duygularını sömürüyorsun.
B - Sen de duygu sömürüsü yapıyorsun başka da bir bok yapmıyorsun. Senin bana karşı bir duygun yok, kandırma hem beni hem kendini.
K - Hayır, sen gayet insanın duygularını sömürüyorsun. Benim sana karşı duygudan fazlası var ama bu senin umrunda değil. Bu konuda hiç mi hatan yok ya, sen o kadar mı kusursuzsun, sürekli laf söylüyorsun, bi yerde kendini eleştir. Ben sevgililerimle arkadaş kalırım edebiyatını da gördük ki yalanmış.
B - O duygu dediğin kanayan bir yara, kendini pişman görme yarası. Yeni hayata başlarken, geride kalanları unutmadan önce, günah çıkarma psikolojisi. Sen bu evden giderken, o son konuşmalarla zaten o kanayan yarayı söküp attın, bak beni şair gibi konuşturuyorsun.
Evet yalandı. Patlak bir teori oldu o, tutmadı. Şu anda benle görüşmek isteyen bir tane eski sevgilim yok. Herkes kendi hayatında, sende öyle olacaksın.
K - O zaman sen, zaten ilişkimiz daha başlamadan yalan söylüyormuşsun. Çünkü E'yi falan arkadaşım diye yutturdun bana. Benle bir ilişkiye başlayınca kızı siktir ettin. O yüzden benim de aynı şeyi yapcağımı, aynı kafada olduğumu düşünüyorsun . Herkes senin bildiğin gibi değil, herkes sen gibi de değil. Biraz farklılıkları anlamaya, insanları anlamaya, dinlemeye, güvenmeye çalış. Nasıl korkunç yaralayıcı, bencil konuştuğunu asla bilemezsin. Bir de utanmadan karşı tarafı suçluyorsun.
B - Ben seni ne zaman siktir edecem biliyor musun, yeni sevgilin olduğu zaman, biriyle öpüştüğünü öğrendiğim zaman, biriyle el ele tutuştuğunu düşündüğüm zaman, o zaman işte seni siktir edecem, aramıcam, sormıcam. Bilgin olsun, açık net söylüyorum. Yani senin öyle yapacağını düşünmüyorum, zaten ben yapacam onu. Ayrıca ben ne dersem diyeyim, her şey olacağına varır. Ama ben kendimi biliyorum, benim dediklerim olacak neticede, çok net yani.
K - Tamam canım o zaman, kasma fazla sen. Sen çünkü her şeyi sana bağlı sanıyorsun. Her şeyi zaten kendine göre yapıyorsun, başka bi şey için izin vermiyorsun. Bu durumda zaten her şey senin dediğin gibi oluyor. Dediğim dedik diyorsun, diktatörlük yapıyorsun ve insanların hislerini, duygularını hiçe sayıyorsun.
Hala sadece sen varsın! Bu kadar yalancılıkla yaşamak istemiyorum. Sevdiğim gibi kalmanı istiyorum, en azından güzel anlarımızdaki gibi. Bazı şeyleri aynı anda yakalamayı başardığımız uyumlu, az da olsa birbirimizi mutlu ettiğimiz günlerimizdeki gibi, sana inandığım, hayalini kurduğum, yanındayken kendimi güvende hissetiğim gibi kalmasını istiyorum. Sen zaten hiç bir şeyin hayalini kurmuyosun, hala abuk subuk amaçsızca, can sıkmak için çabalıyorsun. Anlamıyorum da ne yapmaya çalıştığını.
Hatta dışarıda, ülkede, sokakta ne kadar kötü bir gün olmuşsa olsun, yanına geldiğimde her şeyin düzelmese de daha katlanılır bir hal alacağına inanmak istediğim, hakkını yemiyim, zaman zaman da her şeyi düzelttiğin sihirli anlardaki gibi kalsın.
Ben öpüştüm birileriyle, yatacak gibi oldum hatta. Artık ister görüş benimle, ister görüşme, ne yaparsan yap.
B - Teşekkür ederim, beni öldürdün, beni aldattın. Senden nefret ediyorum, sen çok pislik bir insansın.
Beni hiçbir şey kırmazdı ama bu kırdı hem de bu zamanda. Gerçekten çok teşekkür ederim, iyi olan her şeyin içine sıçtığın için.
Tam da düşündüğüm gibiymiş her şey. Sen tam bir pislikmişsin, orospuymuşsun. Artık siktir olup gidebilirsin hayatımdan, yaşattığın her şey için teşekkürler ve tebrikler.
PERDE KAPANIR.
submitted by bariscsknr to u/bariscsknr [link] [comments]


2019.11.03 15:44 masalokucomtr Komik Fıkralar

Komik Fıkralar
https://preview.redd.it/8x8yd3e5hhw31.jpg?width=1024&format=pjpg&auto=webp&s=f43976d31fce72b06f0868351caf177dd1f70343

Aranızda Müslüman olan var mı?

Günlerden bir gün adamın birisi camiye elinde kocaman bir bıçakla camiye dalar ve cemaata sorar: – Müslüman olan birisi var mı? Cemaat korkudan sesine çıkaramaz, sessizlikten sonra yaşlı bir amca ayağa kalkar: – ben Müslümanım der. Bıçaklı adam ve yaşlı amca camiden çıkar, dışarıdaki inek sürüsünü gösterip: – Amca şunları kurban edeceğim fakat ben beceremedim yardım edebilir misin der. Yaşlı amca baya bir kurbanlık kestikten sonra ben yoruldum başka birisini bul der. Adam bu sefer kanlı bıçaklı camiye girer ve sorar: – Aranızda başka Müslüman var mı? Bıçakların kanlı olduğunu gören cemaat yaşlı amcayı kestiğini düşünür ve daha çok korkarak bir anda caminin imamına bakar, imam: – Ne bakıyorsunuz ula birkaç rekat namaz kırdırdık diye hemen Müslüman mı olduk?

Bir Daha Tartıl

Temel, temin ettiği küçük baskülle gelip – geçeni tartıp geçimini sağlıyordu. Müşterilerinden biri; Ula tart beni pakayım, kaç kilo gelıyrum, diyerek basküle çıkar, Otomatik baskülün göstergesinde kaç kilo geldiğini öğrenir ve çıkarıp Temel’e 100 bin lira verir. Tarı ücreti 50 bin liradır. Temel, ötesini -berisini araştırır, ceplerinin içini dışına çevirir. Paranın üstünü bulup veremez. Müşterisine ne önerir beğenirsiniz: – Hemşerum, bozuk param yok, bir daha tartıl da fit olalım.
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Siz Direğinizi Alın

İlkokul müdürü Temel , okulunun daha bir fark edilmesi için hazırlattığı yön levhasını anayol üzerindeki elektrik direğine astırınca TEK yönetiminden resmi bir yazı alır. Yazıda elektrik direğine levha asmanın izne ve kiraya tabi olduğu belirtiliyor ve levhanın ya indirilmesi ya da belli bir ücretin ödenmesi isteniyordu. Yazıyı okuyan müdür Temel, kısa ve özlü yanıtını mektupla verir. – Biz levhamuzdan memnunuz. Siz direğunuzi oradan alın!

Seni Öyle Yaşatırım ki…

Devlet dairesinde memur olarak çalışan Temel bir gün kurum değiştirmek için müdürün karşısına çıkar, meramını anlatır: – Hapishanede gardiyan olmak isteyrım Temel, müdürünün de yardımlarıyla ceza evindeki işine başlamak üzere eski işyerina müdürü ile vedalaşmaya gelir. Müdürü Temel’e takılır: – oğlum işine bu kadar yardımcı olduk. Şimdi gidiyorsun, ne bir kuru teşekkür ediyorsun, ne de Allah razı olsun diyorsun. Bu ne biçim iştir? Temel saf saf yanıt verir: – Ey gidi müdürüm, senin bende emeğin çoktur. Teşekkür da bişey mi, sen bi içeri düş, bak ben seni nası kuru üzümle beslerim.

Tüm Bebek

Çocuğu olmayan biri Dr. Temel‘e başvurur. Temel, hastasını bir güzel muayene ettikten ve tahlil raporlarını gördükten sonra, müşterisinin dünyasını hepten karartmamak için önerisini söyler: -Bak hemşerum, mümkün değil senin uşağın olmaz. Ha böyle çok samimi arkadaşun yok midur? yanıt verir bey var, ama onun da uşağı olmayi…
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Hangisi olsun?

Temel iş hanında çay ocağını işletmektedir. Üst katlardaki iş yerlerinden biri seslendi – Temel efendi, dört çay yap!… Biri açık olsun… Çaycı Temel yanıt verir: -Abi hangisi açık olsun?

Hangisi?

Temel diş doktoru olmuştur. Günlerden bir gün arkadaşı Cemal, endişe içinde Temelin muayenehanesine gider. – Ula öliyrım, dişim çok kötü ağriyi… Temel, hangi dişinin ağrıdığını sorar ve Cemal, sağ alt çene dişlerini gösterip; – Habu sıradaki dişlerin biri ağrıyi… der ve kesin olarak hangi dişin ağrıdığını gösteremez. Dişçi Temel, “Dur sana yardımcı olayım” deyip eline kerpeteni alır ve gösterilen sıradaki dört dişi çekip Cemal’in önüne koyar: – Ha bak bakayım, habunlardan hangisi ağrıyi da de baa!…
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Abulama acıyrım

Temel’in eniştesi uzun zamandır prostat hastasıydı. Şikayetleri artınca, Temel eniştesini tanıdık bir doktora götürür. Doktor önce şikayeti dinler, ardından da sıkı bir muayene yapar ve teşhisini koyup ilaçlarını yazar. Çıkarken de hastasına: – Unutma, rahatlaman için sık sık boşaltman lazım, diye tavsiyede bulunur. Temel, eniştesi ile birlikte dalgın dalgın sokakta yürürken arkadaşı Cemal’e rastlar. Cemal sorar: – Ula nedir habu haln… Bişe mi oldi? Daha ne olacak, habu eniştemun prostatı azdı. – O da bişey mi, herkeste var, deyince Temel’in yanıt şöyle olur: – Ulu ben enişteme yanmayrım, abulamın çekeceği eziyete üziliyrım.

Ne deyi, bak bakalum…

Temel, turistik bir otelde resepsiyon memurudur. Görevde iken dahili telefon çalar, belli ki odalarda kalan turistlerden biri bir şeyler istemektedir. Telefonu açan Temel: Okey sör, yes sör… Vıy mösyö… derken yanıtının doğruluğunu da başını ‘evet’ anlamında sallıyordu. Uzun süren konuşma sonunda telefonu kapatan Temel yanındaki yabancı dil bilen arkadaşından rica etti: – Yahu, ya bak bakalum, 420’deki turist ne isteyi..
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Eczacılar düşünsün

Temel ile Fadime ocak başında sabahleyin sohbet ederken kapı zili acı acı çaldı. Fadime kapıyı açmaya giderken Temel arkasından seslendi: – Gelenler kimdur? Fadime de bunun üzerine gelenleri tek, tek sayar: – Uyy Teyzom gelmiştur, halam yaninda. Dayım, emicem, balduzim, uşakları, hepicuğu gelmişler, deyince Temel kendi kendine söylendi: – Eczaci düşunsin, anlaşılan bi kaç hafta doğum kontrol hapi kullanamiyacağum.

Ne olacak boşboğaz

emel’i durduran trafik polisi – On dakika önce kırmızı ışıkta geçtiniz beyefendi, deyince Temel sorar: Kim deyi benum kırmızı işukta geçtuğumi? Trafik polisi nazikçe: Beş kilometre ötede başkomiserimiz var, o telsizle bize bildirdi. Direksiyondaki Temel ne desin begenirsiniz? – Ula amma da boşboğaz başkomiserunız varmiş ha… Ağzinda pakla islanmayi…
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Anana veririm

Temel epey yaşlanmışti. Arkadaşı Cemal ise ona bu ne- denle sataşıyordu Ula Temel, ölürken haber ver da öbür dünyadaki bobama anama seninlan mektup yollayayım. Temel kurnazca gülümser: – Olur, olur da bobağin bulamazsam anağan verırım, der.

Geçen yil elmaydı

Trabzon’a bağlı ilçelerden birinin adliyesinde iki hakim tartışıyorlardı. Karakolun arkasındaki büyük ağaç kiraz mıdır, yoksa armut mudur? Bir karar veremeyince hakimlerden biri; Biz niye böyle tartışıyoruz. Çay ocağı işleticisi Temel’i çağırıp ona soralım. Sorarlar: Temel efendi, karakolun arkasındaki şu görünen ağaç ne ağacıdır? Temel, az önce çay servisi yaparken kulak ucuyla tanık olduğu tartışmada taraf olmamak ve hakimleri birbirine düşürmemek için en politik yanıtını verir: -Valla hakim beylerim, hau görünen ağaç geçen yıl elma ağacıydı.
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Şanssızluk!

Temel ihtiyarlamış, diz ağrılarına çare bulunur ümidi ile doktora gitmişti. İyi bir muayeneden sonra doktor: Amca, siz yaşlısınız, dizlerinizde damar sertliği var. Ama bunun tedavisi yoktur. Şayet perhiz yaparsanız biraz olsun rahatlarsınız, der. Temel, bir an düşünür ve sonra sorar: – Toktor bey, ya bak benum habu şansıma. Damar sertluğu bacağuma vuracağuna hau önemli yerime vuramaz mi idu?

Habu yaştan sonra mı?

Habu yastan sonra mı? Temel ile Fadime hayli zamandır birbirlerine aşıktılar. Fadime evlenmek istiyor, ama Temel bu konuda ihmalkar davranıyordu. Ama yine de yıllar böyle geçmişti. Bir gün Fadime evlenme konusunu Temel’e açtı: – Temelcuğum, artuk evlensak, sen ne dersin? Temel bu, kolay kolay tuzağa vurur mu, başını ‘hayır’ anlamına gelir şekilde salladıktan sonra şöyle yanıt verdi: – Doğri deysın Fadimecuğum ama, habu yaştan sonra bizi kim alır he?
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Biri geliyor, biri çekiliyor

Temel, oğlu Cemal’in küçük yaşta sayı saymasını geliştirmek için onu görevlendirmişti. – Oğlum, say bakalum, bir saat içinde deniz kıyısına kaç dalga gelecek. Baba Temel, bir saat sonra sonucu öğrenmek için Cemal’in yanına gidip sorar: – Uşağım saydun mi? Küçük Cemal oldukça sinirliydi: – Yahu boba, nesıni sayayim. Kıyiya bi dalga gelıyi, tam saymaya başlayrım, ikincısi gelırken, birincisi geri gideyi.

2 Hop, 1 Buyur

Temel çok acıkmıştı. Lokantaya gider, masaya oturur ama garson bir türlü yanına gelmez. Sonunda Temel seslenir: – Hey garson! . Hop! Garson yine gelmez. Garson efendi! – Hoop! Yine gelen yoktur. Son bir kez daha seslenir: – Oğlum garson! – Buyur. Fakat Garson yine gelmez. Temel, durumu şikayet etmek için kasaya bakan patronun yanına gider. Patron: Ne yediniz amca? – 2 Hop… 1 Buyur!
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Var mısın bahse?

Köy kahvehanesinde akşamcılar toplanmışlar, kimi kağıt oynuyor, kimi de pinekliyordu. Kağıt oynayanlardan Cemal saatine bakarak; – Vay anasını saat 12 ye geliy… Habu saattan sonra kari bizi eve almaz, dedi. Kahvehanenin diğer köşesinde oturmuş olan Temel, selesinde sattığı elmaları Cemala göstererek, Cemal kardaşım, al haburadan bir okka elma, o zaman yengem seni eve alır, diye öneride bulundu. Cemal gülerek; Bilsam ki kari beni eve alacak, haçan bi okka değil, on okka elma bilem alırım. Temel’in soruna bakışı daha başkadır: Var misın bahse? Sen iki okka elmayi al baa ver, gideyim sizin eve, bak bakayım yengem beni eve aly mi, almay mi?

Ara, ara ama…

Temel, alış – veriş için Rus pazarına gider. Gürcü bayan satmak için getirdiği tüm eşyalarını bir valizin içine doldurup teşhir ediyordu. Temel, valizin içinde işine yarayan bir şey var sa almak için habire karıştırıyor ama aradığını bulamıyordu. O sırada Gürci kadın da kendi diliyle sık sık yok’ anlamına gelen, Ara… Ara!… diyordu. Kadın ‘ara… ara…’ sözlerini arayıp bulma anlamında yorumlayan Temel sonunda dayanamayıp patladı: Ara… ara… deysın, ama bişe yok, ne arayayim de baa…
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Köpek + balık…

Temel’in İstanbul’dan gelen konukları muhteşem villasını gezerken bayanlardan biri sordu: – Kız Fadime, siz çıldırdınız mı? Fadime konuğunun şaşkınlığını anlamıştı. Açıkladı: – Kız ne yapalum… Habu kocam Temel var ya, tuttur ki köpek besleyelim deyin… Ben da paluk besleyelim dedum. Soninda üç aşağı beş yukarı köpekbaluğunda karar kılduk.

Toptan bi defada

Temel ilkokul müdürüdür . Okulların açık olduğu bir dönemde kendisinin görüşü alınmadan tüm öğretmenlerinin nakilleri yapılmış, okulda yapayalnız kalmıştı. Kafası bozulan Temel sonunda telefonla Milli Eğitim İl Müdürlüğü’nü arayıp sordu: Müdür beyim, haçan haburda yapayalnuz kaldım. Uşaklar okuma bekleyi, siz da bi dünya yazi yazup cevap isteysunuz, diye sitem etti. Karşı telefondaki müdürün sesi rahatlatıcıdır: – Vaziyeti idare et evladım Temel’in yanıtı ise şöyledir: – Olur müdür beyum, haçan bütun yazılara yıl sonunda toptan bi defada cevap veririm.
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Ölisi bile…

Temel’in eşi Fadime ve arkadaşları akşamdan toplanıp mısır koçanı ayıklıyorlardı. Herkes kendi kocasını överken Fadime de kocasını övdü: – Temel tıpkı paluk gibin yüzer, dedi. Tam o sırada koşarak gelen bir çocuk Temel’in takasının firtunada alabora olduğunu söyler. Fırtına bir yana, zifiri karanlık nedeniyle herhangi bir kurtarma çalışması yapılamaz. Aradan üç gün geçtikten sonra Temel’in cesedi karaya vurur. Arkadaşları Fadime ye hatırlatırlar: – Hani, Temel’un paluk gibin yüzerdi? Fadime sinirli sinirli yanit verir: Gözünuz kör midur, görmey misunuz? Kocamın ölisi bile yüzerek kıyıya geldi. Siz isa baa hala inanmaysunuz.

Sen bilmeysun!

Doğu Karadeniz deki yayla şenliklerine katılan Ankaralı bir yurttaş, oluşturulan geniş horon halkasının yarattığı neşeli ortamda kendini tutamaz, Temel’i koluna ilişip horona girer. Ankaralı horon oynamayı bilmediği için daha ilk hareketinde uyumu bozduğunu gören Temel sabredemez ve kolundaki konuğunu uyarır: – Ula hemşerum, sen bu horoni bozaysın, çık dışarı…
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Yalansa o zaman…

Temel çevresini saran gençlere cesaret aşılıyordu Siz istersenuz her işte başarili olursunuz. – Mesela, pen Ay’a çiktuğum zaman… Gençlerden biri kendini tutamayıp kıs kıs gülünce, -Ama haşimdik ayıp edeysunuz . İnanmaysanuz , çikun Ay’a bakun. Eğer kırkbeş numara ayakkabim izi yoksa, gelın habu yüzüme tükürun.

Bunu mu getiririm?

Temel , yaşlı ve çirkin karısı Fadime ile bir iş için İstanbul’a gider. Konaklama amacı ile bir otele girer ve oda ister. Resepsiyon memuru Temel’den evlenme cüzdanı isteyince, sinirlenen Temel; Ula baa baksana. Ben habu otele kari getırsam habuni mi getırırım? diye Fadimeyi gösterir.
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Yıln yemeği

Fadime’nin pişirdiği kuru fasulye ‘Dünya Yılın Yemeği Yarışmasında birinci seçilmişti. Jüri yemeği nasıl pişirdiğini sorduğundan Fadime tarif ediyordu: – ondan sonra biraz da limon kolonyasi katacaksun. Jüriden bir üye hayretle nedenini sorunca, Fadime’nin yanıtı şöyle olur: – Kocam Temel, günde üç oyin kurifasülye yer. Haçan kolonya katmazsan yanında nasil yatarum, deyin baa?…

Arabanız mı var?

Turistik otele gelen müşteri kapıda görev yapan Temel’e sordu Garajınız açık mı? Hazır cevap Temel’in yanıtı şöyledir: Uyyy… Yoksa sizun arabanuz mi var?
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Köpeğe ihtiyaç yok

Evi ormanın hemen kenarında bulunan Fadime’ye İstanbul’dan gelen konuğu Nazime tavsiyede bulunuyordu: Fadimecuğum, benden saa akıl olmasun ama, bir köpeğunuz olsa iyi olur. Haburada yabani hayvanlardan korkmay misunuz? Hiç olmazsa bi tüfek bulundurun evde. Fadime oldukça rahat bir havada yanıt verdi arkadaşına: – Ey gidi Nazime, korktuğun gibi değil. Bizum Temel oyle bi horlay ki, ormandaki heyvanlarun hepisi kaçacak deluk arayi…

Vururim oni…

Temel, garsonluk için açılan sınava girmişti. Sınav komisyonu üyeleri Temel’in sinirlilik durumunu ölçmek için sorarlar: – Bak, Temel sen garson olacaksın. Masadakiler fazla içip sana ters davranırlarsa ne yaparsın? Temel hiç düşünmeden ve en emin şekilde yanıt verir: – Ne yapacağum, usuli dairesinde aşağı alırım.
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Zelzele ye karyolalar

Sarp sınır kapısının açıldığı dönemde Doğu Karadeniz’de turistik oteller Nataşalarla dolup taşıyordu. Bir sabah Temel ile arkadaşı Cemal turistik bir otelin önünden geçerken kapı önüne atılmış hasarlı karyolaları görürler: – Cemal Uyyy… Habu karyolalara ne oldi haboyle? diye sordu Temel dudak alundan kis kis güldükten sonra: -Ya bak habu kafaya… Dün gece zelzele oldi, senun haberun yok mi? Bú yanıt karşısında Cemal daha da şaşır. Ama bizum ev hiç sarsılmadi. İşte tam sırasıdır. Temel bu kez taşı gediğine koyar: – Ula kafasuz Cemal, zelzele otelde oldi, otelde…

Niye Dursunali?

Temel’i babası azarlıyordu Ula sen aptal misun? Beş uşağın adi da aynı olur mi? Başka ad mi yokti? Temel kendini savunur: – Ama boba, sen her zaman Dursun emicam ila Ali dayimun yarum akilli olduğını söylemez miydun? Uşaklarım tam akilli olmasi içun meçburen hepsine Dursunali adını verdum.
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Yeni Bitiyor

Rize deki ilkokulların birinde öğretmen resim dersinde çay bitkisinin resmini yapmalarını öğrencilerinden istemişti Dersin sonlarına doğru tüm sıraları gezip öğrencilerinin resimlerini gören öğretmen küçük Temel’in yanına gelince hayretini gizleyemeyip sorar: – Oğlum Temel, hani senin resmin? öğretmenum aha, görmey misın? Temer, (A4) kağıdı ebatındaki resim kağıdının ortasına sadece bir nokta koymuş, onu gösteriyordu. -Oğlum bunun neresi çay?, – Öğretmenim görmey misın, o daha ufacuk, büyüycek.

Sus!.. Sus!..

Temel, Devlet Hastanesinde check up yaptırmıştı. Dışarıda sonucu merakla bekleyen arkadaşı Cemal, Temel’e sordu: – Ne oldi?, ne oldi? Temel sus işareti yaparak Cemal’in kulagina eğilip fısıldadı: -Gizlu şeker… -Neee? – -Gizlu şeker… -ula anladum.. Anladum ama, niye kulağuma fısıldaysun oni, oni anlamadım. Temel sonunda patlar: -Ula amma kalın kafalisun, gizlu şeker deyruk da… Giz-lu şe-ker.
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

13 Ay…

Öğretmen Hayat Bilgisi dersinde Yeni yıl’ ünitesini işlerken bir yılda kaç ay, kaç gün ve kaç hafta bulunduğunu da öğretmişti. Öğretmen öğrenim seviyelerini saptamak için sınıfta ki öğrencilere teker teker soruyordu. Sıra Temel’e gelince ona da sordu: – Temel yavrucuğum, söyle bakayım, bir yılda kaç ay vardır? Temel hiç düşünmeden yanıtlar: – 13 öğretmenim… Ama oğlum, ben geçen derste 12 ay var demedim mi? Demesine dedin öğretmenim ama, evde babam da sordi, ben 12 dedım. -Doğru demişsin. – Hayır öğretmenım, doğri demedım, bobam enseme şamari indirup, remezan’ı unutıysın deyip, yılın 13 ay olduğuni söyledi.

Ayri ayri uğraşmaktansa…

Bir Ramazan günü İstanbul’daki Yeni cami etrafında dolaşan Temel; bir sürü dilenciden sakat birinin: – Büyük Allah’ım dizlerime derman ver yürüyeyim, gözlerime nur ver göreyim, kulağımı aç işiteyim, diye durmadan dua ettiğini duyunca dayanamaz: – Ya bak habu ahmak kafaya… Allah’un başka işi yok da senin her bir yerin lan ayri ayri mi uğraşacak. Yapar yenisıni da olur biter, dedi.
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Ezberlemiyecekmiş…

Az önce bayiden gazete alan Temel, biraz sonra aynı gazeteden dört tane daha almak isteyince tezgahtar merakla sordu: -Az önce aynı gazeteden bir tane almıştın. Şimdi bu dört gazeteyi ne yapacaksın? Temel: – Ezberleyeceğumi mi sandun, anlamay misın da?!

Gene peynir ve yağ yiyesi geldi

Fi tarihinde Karadeniz de ulaşım deniz yoluyla yapılıyordu. Güzel bir havada motorlarına tereyağı ve peynir yükleyerek denize açılmışlardı. Yarı yolda deniz birdenbire patlamış, kuduran dalgalar motoru bir fındık kabuğu gibi oradan oraya sürüklüyordu. Yağ fiçıları, peynir tenekeleri hep denize dökülmüştü. Zor şer Zonguldak limanına girip karaya çıktıklarında Topal İlyas bir daha denize açılmamak için “üçten dokuza şart” etmişti. Bir kaç gün sonra deniz sakinleşmiş, adeta bir çarşaf gibi olmuştu . Arkadaşı Temel , Topal İlyas’ı kandırıp tekrar yola çıkmak istiyordu. Temel, ısrarla: Ula bak… Denuz tümdüz duruyi, hayde gidelm daa, diye sıkıştırıyordu. Topal İlyas ise kararlıydı: -Ula inanma. Denuzun gene peynir ve yağ yiyesi var da onin içun tümdüz duruyi… Anlamay misu- nuz….
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Ey gidi eski günler…

Evliliklerinin üzerinden 40 yıl aşkın bir zaman geçmişti. Bir sabah Fadime, kocası Temel’e: -Ula hiç uyutmadın beni gece… Sabaha kadar horladın durdun, diye sitem etti. Nüktedan olduğu kadar hazır cevaplığı ile de ün yapan Temel, eşinin bu sitemi karşısında kıs, kıs güldükten sonra şöyle yanıt verdi: – Ey giyi ey… Habu benım horlamaların eskiden saa hep muzik gibi gelırdı… Eskiduk değil mi?

Gözüme bakarsan…

Temel Kozlu da çalışıyordu. Memleketten yeni gelmiş olan hemşehrisi Zonguldak’a nasıl gidileceğini ona sordu. Temel, Zonguldak’a gidiş yolunu tarif ederken hemşehrisi bön bön gözünün içine bakar durur. Temel tarifini bitirince, hemşehrisi Ula olayım canuğan, anlamadum, de baa bi daha… diye yakarır. Sabri tükenen Temel patlayıverir: – Kafasuz adam, gözume bakarsan saplanursun ha şu dağa, elimun ucuna bakarsan gidersın Zongul- dak’a… Anladın mi?
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Senin niyetin bozuk!

Temel tüccardır. Herkes onu dürüstlüğü, çalışkanlığı, iyilikseverliği ile tanır. Kardeşi Cemal de öyledir.İki kardeş birlikte ticaret yaptıkları dönemde evin ihtiyaçlarını ilçe pazarından daha ucuza sağlıyorlardı. Ağabey Temel, kardeşi Cemale ilçede pazarın kurulduğu günlerden birinde; Cemal, bir hafta pazardan alış verişi sen yap. Pazarcı kadınlarla iyi pazarlık yap, aldatmasınlar SENİ, diye tembihledi. Tembihledi ama Cemal’in yanıtı hiç de beklenilen şekilde olmaz: -Ben karilarlan pazarluk edemeyrım, utanıyrım. Şakacı, nüktedan Temel burada da altta kalmaz, Cemal’in ağzının payını verir: Senin niyetin bozuk, elbette pazarluk edemezsın!

Habu boyumlan…

Kasabanın kahvesine iri yarı, elinde bir de kamçı olan birisi girerek oturanlara sorar: – İçinuz da Temel hanginuzdur? Bir dakika önce gürültüden kaynayan kahvede nefesler tu tulmuş, çıt çıkmamaktadır. Öte başta oturanlardan ufak tefek biri ayağa kalkarak; – Penum, ne olacak? dedi. Bunun üzerine soran adam; “Penum” diyeni bir güzel, evire – çevire patakladıktan sonra hiçbir şey söylemeden çekip gitti. Kahvedekiler; – Yahu, sen Temel değil, Ahmet’sın. Niçun hau heriften dayak yedun? diye sorunca dayak yiyen Hasan; – Habu boyumlan kandırdum oni; anlayın da… dedi.
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Oy gözuni sevduğumun ati…

Temel, bir gün İstanbul’da hipodroma gider. At yarışı yapıldığını görünce, nasıl oynandığını öğrenir ve müşterek bahise girer. Yarış başlar. Temel’in üzerine oynadığı at en sondadır ama O yine neşelidir. Kaybetmiş olmanın yürek ezikliğiyle şöyle der: – O gözuni sevduğumun atına bak. At deduğun ha boyle olur, bakın bütün atlari nasil katarlayi (kovalıyor).

İnceluğa bak

Temel, İstanbul’a yeni gelmişti. Gittiği her yerde yerel şive ile konuştuğundan garipseniyor, kimileri de dudak ucuyla gülüp küçümsüyorlardı. Buna fena halde içerleyen Temel sonunda dayanamayıp parladı: – Ula baa bakın bakayım… Siz dersuğuz fındık, biz deruk finduk, siz dersuğuz avukat, biz deruk abukat, siz dersuğuz amca, bir derik emice… Habunun hangisu kaba? Bizdeki inceluğa bak, inceluğa…
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Tabanca kime yakışır?

Fi tarihinde Tonya’nın Karşular Mahallesi’nde düğün yapılıyordu. Gelenek gereği erkekler tabancalarını çekip havaya ateş ediyor ve bir yerde tabancalarının üstünlüğünü göstermeye çalışıyorlardı. O sırada komşu ilçelerden birinden gelip düğüne katılan Şakir adındaki konuk, tabancasını çekip bir şarjör mermiyi birbiri ardına havaya saydırınca Temel, yanındaki Cemal’i dürttü; – Habu adam da kimdur, ilk defa göriyrim? Cemal, ateş edenin komşu ilçeden Şakir olduğunu söyleyince Temel; – Yazuk tabancaya, yazuk!… diyerek görüşünü belirtir.

Geldim da gitmeyrim

Temel 10 günlüğüne İstanbul’a gidecekti. Daha ucuz olur düşüncesiyle denizyolunu tercih edip Kadeş vapuru için gidiş -, dönüş bileti alır. İstanbul’a 10 gün için gelen ve aradan 1 ay geçtikten sonra Temel’e rastlayan arkadaşı Cemal sorar: – Ula Temel, hani 10 günlüğüne geldıydın, gidiş – dönüş bileti aldıydın? Temel, dudak ucuyla güldükten sonra yanıtını verir; – Sorma Cemal, Tenuz Yollarina kazuk attum. Cemal, şaşkın şekilde sorar: – Nasi ettun o işi he? – Piletumi gidiş – geliş aldıydım ya; geldım ama gitmeyrım, Tenuz Yolları peklesun dursun beni…
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Sen gıdıklanmaz mıydın?

Karadeniz kadını inek beslemeyi sever. Fadime, ilk kez doğum yapan ‘Sarıkız’ adlı ineğini sağıp sütünü almak istediği her girişiminde inekten yediği tekmeler sonucu maşrabası bir yana, kendisi öte yana düşmektedir. Yaşadığı kötü durum kocası Temel’e anlatan Fadime çözüm sorar: – Ula habu sığır baa süt vermeyi… Tekmeleyi… Ne yapayım? Temel her zaman ki nüktedanlığı ile akıl verir: – Ece Fadime, ben habu bizum sığıra hak verıyrım. Evlendığımızun ilk günlerinde ben senin memene tutardım da sen beni tokatlamaz mıydın?

Çakallar mi yesun oni?

Katil suçundan yargılanıyordu. Hakim: – Arkadaşını vurduktan sonra karayemiş dalına asmışsın, neden yaptın bunu? Anlat bakalım deyince Temel: – Üyy hakim bey, asmayaydım da çakallar mi yiyeydi oni?.. der.
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Unutkanlık

Temel, eskiyen şapkasını yenilemek için köyünden yürüyerek yola çıkar. Evinin bir kilometre kadar aşağısındaki oto yoluna indiğinde evde birşey unutmuş olacak ki, oğlu Cemal’e varsesiyle çağırmaya başlar: – Ulaaa Cemaaaal! – Ulaaa Cemaaaal! Cemal yanıt verir: – Ne vat bubaaaa! – Ula habu kafamun ölçisini yastuğun altunda unuttum. Çabuk getir oni baa!

Vermedunuz ki isteysınuz

Temel, sürücü ehliyetlerinin Emniyet Müdürlüklerince verildiği dönemde ehliyetten önce araba almıştı. Bu nedenle de ehliyetsiz araba kullanıyordu. Bir gün trafik kontrolünde yakalanır ve polis evrakını ister: – Lütfen ehliyetinizi veriniz? Temel, cezayı yiyecektir bunu bilir ama, derdini de söylemeden edemez: – Eee ha bu olmadi memut bey. Baa ne zaman ehliyet verdunuz da isteysunuz?
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Hesap tuzlu olunca…

Temel, ilk kez geldiği İstanbul’da lokantaya gider. Yeriçer, hesabı ister. Gelen pusulada ‘garsoniye’ rakamını görünce garsonu çağırır: – Uşağum habu nedur? Çorba içtum, köfte yedum, salata da… Hepisi doğr… Habu garsoniye da nedur? Pen yemeğu yalınız yedim, siz gatsoni da ortak ettunuz. O halde bölun hesabi ikiye bakayım.

Kızdi baa herhalde…

Temel, Trabzon’da sinemaya gider. Gişeden bilet alır. Gösterim kapısından tam içeri girerken kontrol görevi yapan kişi bileti elinden alıp yırtar. Temel buna akıl erdiremez. Gişeye döner, yeniden bir bilet alır. Kapıdan girerken biletini tekrar yırtarlar. Tekrar gişeye döner, üçüncü kez bilet alırken gişedeki görevli durumu fark eder ve sorar: – Sen demin bilet almadın mı? Yoksa karaborsa mı yapıyorsun? Ne yaptın demin ki bileti? Temel, derdini anlatır. Yahu ben bilet alıytım, kapıdaki adam bağa kızmiş herhalde, bileti elimden alıp yıttayi oni… Baa bi bilet daha ver, belkim bu sefer yırtmaz!…
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Başıma dert olursun

Temel, İstanbul Mahmutpaşa’da işportacılık yaparken aynı meslekten İdris ile kapışır. Yumruklar, tokatlar birbirini izlerken, sıkışan İdris belinde – ki tabancaya asılır. Temel ise Sürmene yapısı bıçağını çekerken, İdris’e seslenir: – Yoo dur bakalım… Tabancan alışmazsa başıma dert olursun, sen de biçak al da gel…

Radyo da dinlensin

Kurtuluş günü nedeniyle TRT Trabzon Bölge Radyosu kemençe, davul, zurna havaları çalıyordu. Meydan Parkı bu ne- denle uklım tklımdı. Saatlerce süren bu yayınla herkes adeta mest olmuştu. İki dakika önceye kadar radyoyu pür dikkat dinleyen Temel, batı müziğinin başlamasıyla adeta irkilerek kendine geldi. Sonra parka hizmet eden garsonlardan birine seslendi:- Ula uşağum, azacuk yanıma gelsana… Garson, müşterinin birşey ısmarlayacağını sanarak Tem- el’e sordu: – Buyrun efendim, birşey mi emtettiniz? Temel, epey yorgunluk ifadesiyle şöyle dedi: Uşağum habu sizun radyonun ayari iyi giderken birden bozuldi. Herhalde kafasi şişdi. Kapatta biraz dinlensun…
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Niye yok midur?

Temel, gazetecilikte daha adaylık dönemini yaşamakta ve Trabzon’dan İstanbul’daki haber merkezine telefonla haber yazdırmaktadır. Ancak, telefon hatlarındaki arıza nedeniyle söyledikleri karşı taraftan anlaşılamamaktadır. Haber merkezindeki şef anlayamadığı ‘Trabzonspor’ sözcüğünün kodlanarak söylenmesini ister. Temel, başlar:Trabzon’un (T) si… – Tamam. – Trabzon’un (R)’si… – Trabzon’un (A) st… Trabzon’un (B)’ si… deyince şimdiye değin susan karşı taraftaki şef; – Oğlum Temel, sen ne diyorsun. Ne biçim kodla- ma bu böyle? diye çıkışınca Temel kendinden emin şu yanıtı verir: – Ne deysun şefim, Trabzon’da babu harfler yok midir? ©

Hoppala!…

Temel, tanıklık yapmak için mahkemeye çıkar. Hakim, hüvviyet tesbiti için belli sorular sormaya başlar. Doğum tari. hi, doğum yeri, baba adi, ana adı gibi… Anasının adının sorulması Temel’in tuhafına gider; o da ha- kime sorar:Benum anamun adıni mi soraysın hakim bey? Hakim biraz bozulur ve Yok, benimkini… der. Bunun üzerine Temel, rahatlar. Haçan hakim bey, ben senun anağun aduni nere- den bileceğum.
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Aldatamadım

Temel de diğer komşuları gibi geçimini denizden sağlar. Takasi ile çıktığı balık avından her seferinde bol avla dönerken, nedense son seferinde hiçbir şey yakalayamaz. Akşam eve döndüğünde eşi Fadime sorar: – Ula Cemal, hani paluklar? Temel, balık avlayamadığı için üzgündür ama, karam- sarlığının eşini de etkilemesini istemez, işi şakaya vurur: – Ne yapayım Fadime… Habu pen bugüne kadar baluklari aldattum; şimdi ise onlar peni… Vurmadiler oltama…

Nasi anlarum?

Temel, yeni aldığı şemsiyeyi terziye götürür, bir delik açmasını ister. İster ama, terzi bunun anlamsız olduğunu, ya- parsa şemsiyeye yazık olacağını söyler ve ilavç eder: – Beni dinlersen, şemsiyeye delik açmayalım. Temel, kararlıdır ve itiraz eder: – Ula, ne anlamaz adamsun, yağmurun dinduğuni sonra nasil anlayacağum?
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Sığırlardan da becit misin?

Karadeniz kadınının inek beslediğini ve ineğini çok sev: diğini herkes bilir. Temel’in eşi Fadime de inek hastasıdır. Bir akşam üzeri ahıra inip ineklerine yal verdiği sırada eve gelen Temel, mutfaktan seslenir:Kuuz Fadimcce!… Çabuk sofrayi kur! Çok ac oldum. Fadime ahırdan doğru yanıt verir: – Götmey misın haburda işim var. Sığırlara yal veriyrım. Sen sığırlardan becit misun, otur da bekle!.

O zaman binmezduk

İstanbul’da Beşiktaş – Eminönü otobüsüne binen Temel ayakta kalmıştı. Üstelik otobüs yağmur nedeniyle tıklım tıklım doluydu. Yol boyu her durakta inenden çok binen vardı. Bi- letçi de bir yandan:İlerleyelim arkadaşlar… İlerleyelim!… diye ikaz ya- parak gelen yolculara yer sağlıyordu. Her durakta aynı şekilde ikaz yapan biletçiye kızan Temel, sonunda dayana- mayıp sesini yükseltti: Has deysın, eyi deysın, ilerleyelum, yürüyelim deysun ama, haçan yütüyeceğduk o zaman otobosü binmezduk.
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Büyük – küçük farkı

Temel, iyi bir yönetici, kültürlü bir ilkokul müdürüdür. Günlerden bir gün, birinci sınıfların eğitim çalışmalarını izlemek için sınıfa girer. Öğretmen karatahtaya, (yeni yıl gel- di) fiş cümlesini asmıştır. Ancak, cümle başı olan (Y) harfi büyük, yani kapital olarak değil (y) şeklinde küçük harf olarak yazılıdır. Müdür Temel, öğretmene sessizce: – Hocam, o (y) harfi büyük yazılmayacak mıydı? Öğretmen fiş cümlesindeki (yeni yıl geldi) yazısının tüm sınıfın uzaktan rahatça okunması için büyük şekilde yazmıştı. Bu görüşle Müdür Temel’e: – Müdür beyim, görmüyor musunuz büyük büyük yazdım. – Yoook… O (y) harfi o haliyle büyük değildir. – Canım, daha ne kadar büyük yazacaktım Müdür Bey! – Kardeşim, bu (y) harfinin bu haliyle lm. 2m. hatta tavandan döşemeye değin uzatsan yine de küçüktür, anla artık.

Çürük kafa

Köy merasının taksimi işinde çıkan kavgada Temel, arka- daşı Cemal’in kafasını yarmış iş mahkemeye intikal Gtmişti. Mahkemede C. Savcısı iddianameyi okuduktan sonra sıra Temel’in savunmasına gelince masumane şöyle dedi: – Uyy Hakim bey, ben ne bileyim habunun ka- fasının habu kadar çürük olduğun… Bi vurdum kafasi içine geçti…
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Bedava haber yok

Temel nüktedanlığı ile sevilen – sayılan ve aranılan bir kişiliğe sahiptir. Uzun süre ortaklıkta görünmeyen Temel’e çarşı ortasında rastlayan arkadaşı Cemal nükte ile karışık sataşır: – Ula Temel, seni öldi dedilerdi, nereden çıktın geldin böyle? Her zamanki hazırcevaplılığı ile tanınan Temel gülümsedikten sonra şöyle dedi: -Açıkgöz… Bobandan haber soraysan, ver kahve paralarını da konuşalım. Öyle bedavadan haber yok.©

Hani reçeten?

Temel’in çalıştığı eczane o gece nöbetçiydi. Her zamanki gibi müşteriler tek tük geliyordu. Gecenin ilerleyen saatinde eczanenin kapısı tekme gürültüsü ile açıldı ve içeriye elinde tabanca olan maskeli bir soyguncu girerek, Temel’e seslenir: – Kasadaki paraları çabuk boşalt!… Temel, işin ciddiyetini kavramıştır ama yine de söylemeden edemez: – Ula deli misun, nesun? Hani reçeten?
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Amorti niye yok?

Temel, Spor – Toto oynamıştı. 13 artı 1 tutturup köşe ol- mak istiyordu. Bir hafta boyu çeşitli hayaller kurdu bu nedenle Hafta sonunda tüm maçlar oynanmış sonuçlar ilan edilmişti. Temel, yine hüsrana uğramış, ancak son iki maçı tutturabilmişti. Yeniden Spor – Toto oynamak için gittiği bayiye sordu: – Haboyle iş olur mi hiç? Son iki maçı bildum, amor- tisi bilem yok…

Nuh tufanında taka…

Temel, her konuşmasında kendi sülalesinin çok eskilere dayandığını iddia ediyordu. Yine böyle bir konuşmasında ipin ucunu o kadar kaçır dı ki; Bizum sülale Yusuf Peygambere kadar gideyi, der. Arkadaşları Temel’in bu denli atmasına içerlerler ama gugırın sürmesi için havayı bozmazlar, Dinleyenlerden Cemal atılır: – Ula çok ataysın… Nerdeyse sülaleğun Nuh Pey- gamber’in gemisune binduğuni söyleyecesun… Bu sözlere alınan Temel, söz altında kalmaz, yanıtını şöyle verir; O kadar da değil, bizumkilerun o zamanlar kendi takalari var imiş…
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Zam geldi de…

Temel çok kötü şekilde üşütmüş, o nedenle de hasta- lanmıştı. Arkadaşları arabaya atıp doktora götürdüler. Doktor, Temel’i bir güzel muayene ettikten sonra onu getiren arkadaşlarına “Bi dakika…” deyip onları muayene odasının dışına çağırdı. Belli ki, Temel duyup morali bozulmasın diye hastalığın ciddiyeti konusunda arkadaşlarına birşeyler söylecekti. Bir – iki dakika sonra doktor odaya girip reçete yazmaya başlayınca Temel de elbiselerini giymiş, ayakkabılarının bağını bağlarken sordu: – Toktor bey, aca kaç metreluk kefen yazaysın? Ke- fcnc zam geldi da…

Patlama… Biletçi bilir.

İlk defa İstanbul’a gelen Temel ile Cemal tramvaya biner- ler. Biletçi her durakta durak adlarını söyledikçe yolcular da iner. Biletçi bağırdıkça inenleri gören ve henüz İstanbul’u bil- mediği için heyecanlanan Cemal arkadaşı Temel’e; Ula, biz nerede ineceğuk? diye sorar. Temel, arkadaşını küçümseyerek yanıtlar: – Patladun mi? Helbette bezum da ismimuzi soyleyecak, piletçi nerede ineceğumuzi bilur.,
Temel FıkralarıEn Komik FıkralarFıkralar

Ördeğin beline geliyor

1990 yılı Haziran’ında Karadeniz’de büyük sel felaketi yaşanmıştı. Bu.nedenle dereler / çaylar taşmış, çevresine büyük zarar vermiş, çoğu köprüler sele kapılmıştı. Temel ile Cemal selden sonra köye döneceklerdi ama sel, köyün köprüsünü alıp götürmüştü. Dere kenarına gelen Te- mel ile Cemal çaresiz ne yapacaklarını düşünürken, Cemal birden atıldı: – Uyy!… Temel ya bak ha şu ördeğa… Yüzup karşiye geçti. Onun kadar olamayruk. Temele yanıt vermeye fırsat vermeyen Cemal, kendini sel sularını attı. Tabii ki Cemal sel sularını kapılıp giderken ‘İmdaaat!’ diye bağırması boşunaydı. Biraz sonra Temel’in ahlanıp / vahlanıp ağladığını görenler nedenini sordular. Tem- el, Cemal’in sel sularına kapıldığını üzüntü ile anlattıktan sonra; – Ben da bişey anlamadım. Demincek karşiya bir ördek geçti. Su ancak beline kadar gelıyidi. Cemal suya daldi, kayboldi – gitti.

Ahmak mi sandun beni?

Fi tarihinde Temel, radyo satan bir dükkanın önünden geçerken kulağına kemençe sesi gelir. Derhal dükkandan içeri girer ve sesin radyodan geldiğini öğrenir. Radyonun £i- yatını Sorar ve satın alır. Radyocu radyonun nasıl çalıştığını bir güzel anlatır ve Temel’i uğurlar. Temel, akşam köydeki evine gider, radyosunu kurar ve istasyonu çevirir. Fakat radyodan kemençe sesi yerine alafranga müzik sesi gelir. Buna fena bozulan Temel, ertesi gün soluğu radyocuda alır ve hışımla sorar: – Ya bak baa bakayım, sen beni ahmak mi sandun? Habu radyo kemençe çalınayi!…

Kaynak: https://masaloku.com.tkomik-fikralar
submitted by masalokucomtr to u/masalokucomtr [link] [comments]


2019.11.03 15:42 masalokucomtr Deneme

Deneme
https://preview.redd.it/5l3jwcsxghw31.jpg?width=720&format=pjpg&auto=webp&s=6197574d1e24e06d215b100d74f17e2884fc2541

Bugün Altı Yaşındayım

Bugün ruhum bi garip. Bugün altı yaşındayım. Düşe kalktığım sokaklarda kulağındaki yarım yamalak çeken radyoda türküler dinliyorum. Forsumdan geçilmiyor. Dağlar, tepeler, kırlar benim. Yüksek yerlerde daha iyi çekiyor radyom. Belki de hala bu yüzden seviyorum dağları, tepeleri. Hele bir de bildiğim bir türkü çalıyorsa, benim sesim radyodan daha çok çıkıyor. O kadar mutluyum ki bilmediğim türküye bile eşlik ediyorum. Ahh ne güzel kırlara uzanıp gökyüzüne aşıklar gibi gazeller dizmek. Ahh ne güzel hayatımda para ve madde yok, sadece insanlar ve çocukluğum var. En büyük derdim radyomun biten pili. Biten pili güneşte bekletip, güneş enerjisiyle yeniden çalıştırıyorum, hışırtılı radyomu.. Uçmayı yeni öğrenmiş kuşlar gibi gökyüzünü yeniden keşfediyorum. Kayboluyorum hayallerde… Miss kekik kokuları arasında ruhumu dinliyorum. O kadar kaybediyorum ki kendimi günün bitmek üzere olduğunu akşam serinliğinde esen rüzgarın üşümesi ile fark ediyorum. Apar topar toparlanıyorum. Güneşin yüzünde, beni karanlığa bıraktığı için kızıl bir utanma var. Güneş gidince radyomun da enerjisi bitiyor ve son türkü yarım kalıyor… Ama ben güneşi o kadar çok seviyorum ki bırakıp gitmesine bile kızamıyorum. Son türkümü yarım bıraktın, diyemedim. Hayatımın sadece altı yaşına kadar olan kısmını hatırlıyorum. Eve her gün paçaları çamurlu gelirdim. Babam, bir gün de eve temiz gel, diye kızardı hep bana. Ben ona hiçbir zaman “baba ben gökyüzüne aşık oldum ve gökyüzüne aşık olanın kalbini dünya kirletemez.” diyemedim. Hayatı boyunca fakir yaşamış babama deseydim bu sırrımı, bana “gökyüzüne bakacağına önüne baksaydın paçaların temiz gelirdin eve” diyeceğini biliyordum. Hala önüme bakamıyorum, gökyüzüne bakmaktan ve üstelik hala paçalarım kirli.
Beni hiçbir zaman bırakmayan gökyüzünü ben de bırakmayacağım, paçalarımın kirli olması pahasına da…
Hikaye Oku Hikayeler Hikayeler Kısa
Yazan: Metin Zengin

Papatyalar ve İnsanlar

Daha önce bahar görmemiş gibi tatlı heyecanıyla geldi yine ilkbahar. Çiçekler anavatanına tekrar dönmenin sevinci içinde. Ağaçlar şen şakrak rüzgarla dans etmekte. Bahara aşık ne kadar kelebek varsa hepsi üç günlük ömürlerinin baharına dönüyor. Kuşların mutluluktan uçtuğu tek mevsim olan ilkbaharda yatağına sığmayan nehirler, bahara muştu hacı leylekler ve yeniden şenlenip coşan dağlar tepeler… Güneşin doğduğu yerden gelen ilkbaharda sitemli olan tek çiçek, kırlara sarı ve beyaz elbisesini giydiren papatyalardır. John Steinbeck yaşasaydı, fareler ve insanlar yerine insanlar ve papatyalar diye başlardı, hayat hikayesine. İnsan evladı ne acaip bir varlık! Adına sevmek diyerek, tüm özgürlüklere kafes oldu. Emin olduğu veya olmadığı duygusunun sağlamasını bir papatyanın yaprağına kıyarak yapan insanoğlu hayatta aradığını hiçbir zaman bulamamıştır. Seviyor, sevmiyor diyerek bir papatyanın yaprağında bir kaderi aramak, ne büyük keder!
Deneme Denemeler Hikayeler Hikaye

Beşir Yetişir Yetişir Beşir

Güneşten önce uyanır, adeta güneşe meydan okurdu. Güneşten sonra uyandı mı büyük bir günah işlemiş gibi kendini suçlar, affetmezdi. Bu halini gören ahali, kendisine deli lakabını uygun görmüştü. Deli Beşir demelerine aldırmadan avazı çıktığı kadar bağırarak susardı, “deliyim delilim de yaşamak” diye. Kimse bilmezdi, adı deliye çıkmış Beşir efendinin hikayesini. Aslında kimse onun hikayesini anlayacak ya da anlamaya çalışacak samimiyete de sahip değildi. Herkes kolay yolu bulmuştu; deli, meczup de geç. Kimin umrundaydı ki deli Beşir? Hem dünyalık değildi ki yaşadığı, neden kıymet görsün ki? Yaşam delisi yaptıkları deli Beşir için alaylı ve kafiyeli satırlar da düşünmüştü, dünya akıllıları: “Beşir yetişir, yetişir Beşir” diye. Yine kolayı ve kaybetmeyi seçmişti, akıllılar. Günler ayları, aylar yılları, yıllar Beşir’i kovaladı ve nihayet Beşir de yorgun düştü, yetişemeden. Şimdi kulaklarda “Beşir yetişir, yetişir Beşir” sesleri maziden… Beşir de yetişemedi, yaşayacaklarına. Belki de yetişemeyeceğini bildiği için güneş doğmadan, o kör karanlıkta uykunun canına kıydı. Belki de… Kimse bilmedi bu delinin belkilerini… Aylar mevsim, mevsimler ölüm oldu ama kimse yetişemedi belkilerine, kimse yetişemedi yaşayamadıklarına…
Hikaye Oku Hikayeler Hikayeler Kısa
Yazan: Metin Zengin

Bu Gördüğün Ben Değilim

Kalbimdekilerle bir ömür sussam Senden kaçarken sana yakalansam Ve sadece gözlerinde konuşsam Bu gördüğün ben değilim…
Martı gagasinda bir parça susam Olsun bir umudum sende yaşasam Varlık denizinde sende boğulsam Deniz tutsun beni bir el çırpınırsam
Aşk Şiir Aşk Sözleri Sevgiliye Sözler Şiir Oku Şiirler Aşk Şiirler

İnsan Hangi Kelimelerle Susar

Son kez konuşacağım, ölümlü olmak için… İnsan en çok hangi kelimelerle susar? Sakladıklarımı artık ben de bilmiyorum. Gözyaşlarımla sildim. Duyduklarımı görmüyorum. Gördüklerim beni herkese kör etti. Ama içimdeki çocuk bahçesine duvarlar inşa ettirmem. Ben yalnız da oynarım. Hem yalnızlık öyle herkesle paylaşılmaz ki zaten. Ee konuşacağım dedin ama hala konuşarak susuyorsun! Gökyüzü neden mavi? Kuşlar neden uçuyor? Dağlar neden hala bu yükü taşıyor? Bak hep farklı sorular ama hepsinin cevabı aslında aynı. Sorduğun sorunun cevabı da belki aynıdır…
Deneme Denemeler Hikayeler Hikaye
Yazan: Metin Zengin

Bu Gördüğün Son Bahar

Bir garip rüzgar dokundu duygularıma. Aklım tutsak, kalbim kırık… Umutlar, suskun uçurumlar… Varlık ateşten kor. Bir yalnız ağaç ve son yaprak… Artık ruhum hür… Bu gördüğün son bahar.
Aşk Şiir Aşk Sözleri Sevgiliye Sözler Şiir Oku Şiirler
Yazan: Metin Zengin

Bir Damla Bengisu

Uzun patika bir yol… Güneş, sanki işlenen her günah için, için için yanmakta. Ortalıkta en ufak bir yaşam belirtisi yok. Hayale aldanmış gerçekler kadar uzak bir yerden gelen hayat yorgunu,yaşam delisi bir adam… Bir nefes dinlenmek için nefessiz bir ağacın yarı gölgesinde buldu kendini. Sırtında taşıdığı dünyasından(çantasından) yaşam belirtisi olarak görülen bir şişe su çıkardı. Bir kaç yudum içtikten sonra geri kalanını dalında bir tek yaprağı kalmış bu kuru ağaca bir vefa burcu olarak verdi ve gitti(gelecek). Buna şahit olan bir kuş, hemen gelip nasibini aldı o bengisudan ve o son bir yaprağı kalmış bu kuru ağacın dalına kondu. Sonra diğer kuşlar da o son yaprağın verdiği umutla, kuru ağaçta birer yaprak misali o ağaçta bitiverdiler. Kuru ağaç şaşkın ve yıllar sonra heyecanlı… Kalbinin çarptığını hissetti.
Hey gidi son bir yaprağı kalmış kuru bir ağaç olan dünya, bir damla bengisuya hasretsin sen de, her yürek gibi.
Hikaye Oku Hikayeler Hikayeler Kısa
Yazan: Metin Zengin

Ah İstanbul Ahh

Ahh İstanbul ahh! Bu kadar külfetle bi o kadar sitem dolu sana. Yalnızlığının gölgesinde bi ton umutsuz kalabalık. Ama seni büyük yapan da bu yalnızlığın değil mi? Anlamak seni ve yaşamak o eşsiz ruhunu… Kendi gözyaşlarinda boğulan kız kulen… Yalnızlığının bilinmeyen yüzü Ayasofyan… Ağlayan gökyüzünde açan Gülhanen.. Karacaahmet dedikçe yanan boğazın.. Ölüm telaşını kıskandiran Kapalıçarşın.. Sana gelirken seni unutan Beyoğlun.. Yeditepende sana aşık yedi güzel insan…
Hikaye Oku Hikayeler Hikayeler Kısa
Yazan: Metin Zengin

Zamansız Sorular

Zamansız Sorular Zaman, en gerçek aynayken aynada gördüğün nedir? Düşler, en büyük tuzakken en büyük suç nedir? Hayat, en büyük oyunken en büyük kural nedir? Yalan, tek gerçekse ölüm nedir? Kalp, en hassas teraziyse en büyük ceza nedir?
Aşk Şiir Aşk Sözleri Sevgiliye Sözler Şiir Oku Şiirler
Yazan: Metin Zengin

Gülümseyin Çekiyorum

Fotoğraf çeken ve çektirenlerdeki anlık telaşı bilirsiniz. Hemen tez bir el çabukluğuyla üstbaş düzeltmeler… Ve sizden gülmeniz istenir, içinizdekileri bilmeden. Her şey o anki kare içindir. Çünkü o karenin sonsuz olacağına inanırlar ve o yüzden o karede yalandan da olsa mutlu görünmek isterler.. Hayat kaç kare ya da hayat kaç kere ? Kaç karesinde sonsuz, kaç karesinde ölümlü , kaç karesinde masum, kaç karesinde vicdan mahkumu ve kaç karesinde özgürüz? Ya da insan bir kare içinde ne kadar özgür olabilir ki? Neyse siz bana bakmayın. Hadi gülümseyin çekiyorum…
Deneme Denemeler Hikayeler Hikaye
Yazan: Metin Zengin

Araftaki Boşluk

Geceden süzülen ay ışığı alıyor, kayıp benliğimi. Bir ulvi alemde yalnızlığa dans eden yıldızlar sarmış karanlıkları. Hayale aldanmış gerçekler kadar uzak bir yerlerde arıyorum zamanı. Sonsuzluk hayalinin yolunda yakamozlar canım…
Yazan: Metin Zengin

Derdimiz Sayılar

Benim bu hayatta hiç sayı takıntım olmadı. Sayıyla ifade edilebilen her şey anlamsız ve değersiz geldi hep bana. Bir sayıyla başka bir sayı arasındaki tek fark yine bir sayı sadece. Size bir sır vereyim mi bay bayan insan ? Sayılarla ifade edilemeyen , anlatılamayan duygular gerçektir sadece bu hayatta. Ne kadar mutlusun? Ne kadar yalnızsın? Ne kadar insansın? vs Bizi insan yapan duygularda sayılar sadece bir sembolik yorumlama. Başkada bir kıymeti yok. Şimdi bu adamın neyi var diyeceksiniz? Benim sayılarla ifade edebileceğim hiçbir şeyim yok sayın insan.
Yazan: Metin Zengin
Konu: Denemeler

Dün Bugün Yarın

En yakın durağı ölüm olan uzun bir yoldu hayat..Zamanın bittiği bir zamanda ortaya çıkan DÜN BUGÜN ve YARIN bu yolun ilk yolcuları oldu. Dün pişmanlıklarını düşünmekten gideceği yolu unuttu. Yarın ise içine düştüğü bu endişe bataklığında kendi sonunu yazdı bugünden. En yakın durağa(ölüm) en uzak olan yarın, doğasına aykırı bir tezatla ilk o indi bu durakta. Yarın, bu yolculuğuna son verince onun telaşını da bugün aldı. Yarının telaşı ve dünün pişmanlıkları da sırtına yüklenen bugün, her şeyi eline yüzüne bulaştırdı ve bu yolculuğun ikinci kaybı oldu. Şimdi bu yolculukta geriye sadece dün mü kaldı ? Dedi boşluk!
Hayır! Eğer dün yaşasaydı, bugün ölmezdi zaten dedi, olmayan zaman. Ne kadar zor bir yolmuş bu? Kimse kalmadı, dedi boşluk. Aslında o kadar da zor değil. Her şey sadece bir adıma bağlı. Yarına bir adım atacaksın ama dünden de bir adım uzaklaşmayacaksın, dedi zaman. Ama bu nasıl olur ki ? ileriye bir adım at ama geçmişten de uzaklaşma! Marifet bu yaa ! Yoksam herkes yaşardı, dedi zaman. Nerden mi biliyorum bunu? Çünkü ben de öldüm !
Yazan: Metin Zengin
Konu: Hikayeler

Eskidi Zaman

Eskidi zaman, tren raylarında. Geçmişe düştü notlar, gözyaşlarıyla. Beklemek, ölüm tabutunda açacak çiçekleri. Var mi gökyüzünden haber, gidenlerden? Neden küskün uçuyor kuşlar? Bir şiirlik ömrümüz vardi. Onu da uçurtma yapıp uçurttuk suskun uçurumlara. Belki de bu yüzden hüzünlü uçuyor kuşlar. Gelmedi baharı bekleyen gözler. ..
Yazan: Metin Zengin

Yokluğun Kader

Avazın çıktığı kadar suskun Sustuğun kadar yandın Yandığın kadar varlığın Varlığın kadar yokluğun Yokluğun kader….
Yazan: Metin Zengin

Onu Bekledi

Yorgun ve hüzünlü bir gecenin gölgesine karışıyordu.. Yüzünde esen sert poyraza rağmen üşümüyordu. Kulaklarında hafif bir tınıyla onu yaşıyordu. Yüreği yansa duymayacak kadar bi haber kendinden… Öylece yürüyordu. Yürüdükçe düşündü. Düşündükçe yürüdü. Yürüdüğü yaşam yolu dünyadan başka ne sunmuştu ki?
Yüzü gölgelendi.. Sonra sessizliğe gömüldü. Her adımda bir zaman tutulması yaşıyordu. Iraklar gibi uzun uzun terkediyordu bu bedeni. Mevsimlerin yaşanmadığı, zamanın bittiği bu kentte daha kalamazdı… Zaman dondu bi an… Sonra beyninde şimşekler çaktı. Böyle düşündüğü için suçluluk duymaya başladı. Başka bir gökyüzü var miydi ki? Kimden , nereye kaçacaktı? “insan önce kendinden özür dilemeli sonra af dilemeli” sözlerini hatırlamıştı. Hem bu sözü de o söylemişti. Bunu nasıl yok sayabilirdi ki? Belki söylenecek çok söz , çok sitem vardi ama Süleymaniye’nin hatırı vardı. Kapısında çöktü… Onu bekledi.
Yazan: Metin Zengin

BEN i Öldür Bu Mevsim Değişsin

İster kuzeyden güneye, ister güneyden kuzeye ya da doğudan batıya veya batıdan doğuya gidin artık her yer soğuk. Hepimiz tek bir mevsimi yaşıyoruz:”Ölüm”. Bu mevsimde bırakın ağacı çiçeği, insan bile yetişmez. Kim bizi inandırdı, savaştan sonra barışın geleceğine? Daha kaç barış öleceğiz, savaş için? Suçlu mu kim? Çare mi ne? Hangi soru daha önemli acaba? Bakın sorunun altında 4 veya 5 hazır seçenek olmayınca düşünmeyi bile unutmuşuz. Ya yazılmayan ama daha keskin çözümlü başka bir seçenek daha varsa! Kafan çok mu karıştı? Düşünmeye başladın, ondandır. Kızma hemen ,sana demedim. İçimdeki BEN le kavga ediyorum. Zaten tek bir savaş olmalı, o da BEN le… Ee sen de bir şeçenek sundun, sistem gibi; der halin! Tamam korkma ben sistem değilim! Biraz düşünürsen sen de bir sürü seçenek üretebilirsin zaten. Nasıl mı? Bak yine düşünmeyi unuttun! Sistemin sana müsade ettiği kadar düşünmen varlığına delil değil, bay varlık! Çok uzattın amaa!! Bak ne güzel, yine düşünmeye başladın. Biraz daha zorlayalım mı o varlığına inandığımız ama kullanmadıkça bize yük olan kutsal emaneti? Dur hemen heyheylenme! Dedim ya BEN le kavga ediyorum. Yaa ne uzattın amaa! Ben uzatmadım bay varlık, hayat kısa ondan. Tamam tamam söylüyorum, patlama hemen. Suçlu kim demiştin? Bize aynada kalbimizi göstermeyen aklımız. Çare ne demiştin? “BEN i öldür, bu mevsim(ölüm) değişsin. Şeyy sen ama senn…. Hiç bana öyle bakma! Aklım olsaydı bunları yazamazdım….
Yazan: Metin Zengin
Kaynak: https://masaloku.com.tdeneme
submitted by masalokucomtr to u/masalokucomtr [link] [comments]


2019.08.16 10:15 Haberfutbol24 16 Ağustos 2019 Cuma Spor Haberleri

16 Ağustos 2019 Cuma Galatasaray Haberleri
İşte Falcao'nun geliş tarihi!
Galatasaray'da Falcao transferinde bir sorun olmadığı ve haftaya İstanbul’a geleceği öğrenildi.
Yıldız oyuncunun gecikmesinin nedeni Monaco Başkanı Dmitry Rybolovlev’in talebi... Rybolovlev. Falcao’ya “3 puan ile veda et, hafta sonu formanı giy ve öyle git” dedi. Fransa’da ligin ilk haftasında sahasında Lyon’a 3-0 mağlup olan Monaco, bu hafta Metz ile deplasmanda kaşılaşacak. Oyuncunun pazartesi veya salı günü özel uçakla İstanbul’a gelmesi ve Konyaspor kadrosunda olması planlanıyor.
Falcao da Galatasaray’ı istiyor
Dün İstanbul’a dönen menajer Ahmet Bulut da, aynı doğrultuda açıklama yaparken, “Radamel Falcao’nun niyeti G.Saray’da futbol oynamak. Olumsuz bir bir şey yok. Görüşmeler yolunda gidiyor. Hafta sonu bir maçları var. Önümüzdeki hafta salı gününe kadar her şey netleşir” dedi.
Ahmet Bulut, bir bonservis bedeli ödenip ödenmeyeceği konusuna dair ise “Bu konuda benim açıklama yapmam doğru olmaz” ifadelerini kullandı. Bununla birlikte, Kolombiyalı yıldız futbolcunun bonservissiz alınacağı öğrenildi.
Fatih Terim öğrencilerine başarılar diledi
Geçtiğimiz günlerde bel fıtığı ameliyatı olan Fatih Terim, dün sabah takımının başında antrenmana çıkarak sahalara geri döndü. Ancak tecrübeli hoca, hem cezası hem de ağrıları nedeniyle Denizlispor kafilesinde yer almadı.
Galatasaray Teknik Direktörü Fatih Terim, geçtiğimiz günlerde geçirdiği bel fıtığı ameliyatı sonrası sahalara geri döndü. Denizlispor deplasmanı öncesi Florya Metin Oktay Tesisleri’nde yapılan son antrenmanda takımının başında yer alan tecrübeli çalıştırıcı, son taktikleri ve beklentilerini oyuncularına iletti. Terim’in kısa sürede idmana çıkacak duruma gelmesi, oyuncuların yüzünü güldürürken, deneyimli teknik adam kafileye ise katılamadı. Hem ağrılarının tam olarak geçmemesi hem de geçen sezondan kalan cezası sebebiyle kulübeye giremeyecek olması, doktorların da tavsiyesiyle Terim’in İstanbul’da kalmasına yol açtı.
Rehabilitasyona devam
Terim, burada rehabilitasyon sürecine devam edecek. Takım İstanbul’a döndükten sonra, Terim yine yoğun programına kaldığı yerden devam edecek. Gelecek hafta Türk Telekom Stadı’nda Konyaspor’la oynanacak ikinci hafta maçında ise Fatih hoca takımının başında yer alacak.
Galatasaray’dan Fenerbahçe’ye müthiş transfer çalımı
İtalyan medyası, Fenerbahçe’nin daha yüksek teklifine rağmen, Nzonzi’nin Galatasaray’ı tercih ettiğini yazdı. Sarı Kırmızılılar’ın 1+1 yıllığına kiraladığı Fransız futbolcu, dün akşam İstanbul’a iniş yaptı.
Steven Nzonzi artık Galatasaray’da... Roma’nın 30 yaşındaki Fransız ön liberosu, 1+1 yıllığına kiralandı. Dün akşam saatlerinde İstanbul’a iniş yapan tecrübeli futbolcu, sağlık kontrolünün ardından resmi sözleşme imzalayacak. Denizlispor deplasmanı dönüşünde takıma katılacak olan Nzonzi’nin, fiziksel açıdan hazır durumda olduğu ve gelecek hafta Konyaspor’a karşı forma giyebileceği bildirildi.
Fenerbahçe çok istiyordu
Transferin detayları ise oldukça çarpıcı. İtalyan medyası, Fenerbahçe’nin uzun süredir ilgilendiği Nzonzi’ye, Galatasaray’dan daha yüksek bir maaş teklif etmesine rağmen, Fransız yıldızın Galatasaray’ı tercih ettiğini yazdı. Bu gelişme, İtalyan gazeteciler tarafından, “Galatasaray’dan ezeli rakibi Fenerbahçe’ye müthiş transfer çalımı” olarak yorumlandı.
Galatasaray'ın anlaşma sağladığı Steven Nzonzi İstanbul'da!
Galatasaray'ın transfer görüşmelerine başladığını açıkladığı Steven Nzonzi, İstanbul'a geldi.
Galatasaray'ın yeni transferi Steven Nzonzi, İstanbul'a geldi.
Saat 19.50'de Roma'dan kalkan uçakla saat 00.00'da İstanbul Havalimanı'na gelen Steven Nzonzi'yi sarı kırmızılı kulübün yetkilileri karşıladı.
Nzonzi, uçaktan çıktıktan sonra yetkililer ile birlikte VIP kapısına yönlenerek, havalimanından ayrıldı. Nzonzi'nin sağlık kontrollerinden geçerek resmi imzayı atması bekleniyor.
Galatasaray ile Denizlispor’dan dostluk mesajı
Süper Lig’in ilk haftasında yarın Denizli’de oynanacak Yukatel Denizlispor-Galatasaray maçı öncesi iki kulüp, sosyal medya hesaplarından dostluk mesajları yayımladı.
Süper Lig’in ilk haftasında yarın Denizli’de oynanacak Yukatel Denizlispor-Galatasaray maçı öncesi iki kulüp, sosyal medya hesaplarından dostluk mesajları yayımladı. Denizlispor Kulübü, sarı-kırmızılıların Denizli’ye gelişinin ardından sosyal medya hesabından "Şehrimize hoş geldiniz. Dostluk içinde bir 90 dakika geçmesi dileğiyle." mesajını paylaştı.
Galatasaray Kulübü de bu mesaja "Biz Denizli’ye hoş geldik, siz de Süper Lig’e... Dostça bir mücadele olsun, iyi olan kazansın!" şeklinde yanıt verdi.
Yukatel Denizlispor ile Galatasaray, yarın Süper Lig’de 2019-2020 sezonunun açılış maçında saat 20.30’da karşılaşacak.
Galatasaray Maçı İzle, Justin TV İzle, Şifresiz Maç İzle, Taraftarium24 İzle

16 Ağustos 2019 Cuma Beşiktaş Haberleri

Nihat Özdemir'den yabancı sınırı ile ilgili flaş sözler: İstiklal Marşı okunmuyor!

Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Nihat Özdemir, çok merak edilen yeni yabancı kuralıyla ilgili çalıştıklarını ifade ederek "Sahadaki yabancı sayısının azalması gerektiğine inanıyorum. Kulüpler, Şenol Güneş ve TFF ortak bir karar vereceğiz" dedi.
Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı Nihat Özdemir, Anadolu Ajansı (AA) Spor Masası’na konuk olarak AA Spor Haberleri Yayın Yönetmenliği yöneticilerinin sorularını cevapladı. Yeni Kulüp Lisans Talimatı ile kulüplerin artık eskisi gibi hesapsız işler yapamayacağının altını çizen Özdemir, yabancı sınırı hakkında da görüşlerini aktardı:
Artık TFF olarak bu işin takipçisiyiz ve UEFA’ya fırsat vermeden varsa eğer gerekli cezaları ihtardan başlamak üzere, para cezası, kadro cezası, bırakın bunları, puan silmeye kadar çok önemli cezaların olacağı bir talimatnameyi yayınladık ve uygulamaya başladık. 2 Eylül’de her kulübün harcama yetkisini, harcama limitini çıkaracağız.”

‘İstiklal marşı okunmuyor!’

“Yabancı sayısının mevcut halinde öyle önemli maçlar oldu ki bazı takımlarımız 11 yabancıyla çıktı. Bu Türk spor kamuoyunu rahatsız etti. İstiklal Marşı’mız okunurken, baktığımızda hiçbir Türk’ün olmadığını gördük. Bu bazı yerleri, insanları rahatsız etti, üzdü. Futbolcularımızın yurt dışına gitmesi ve milli takımımızın başarılı performansının bu sistem neticesinde olup olmadığını iyi analizini iyi yapmamız lazım.

‘Her beraber karar vereceğiz’

“Sözleşmede 14 yabancı olsun ama sahada oynayacak yabancı sayısına bir kısıtlama getirmemiz gerektiğine inanıyorum. Ancak federasyonun bir gecede bunun kararını verebilecek bir durumu yok. Kulüpler Birliği Vakfı ve A Milli Takım Teknik Direktörü Şenol Güneş ile görüşüp konuyla ilgili uygun bir çözüm bulacağız.”

Roma Domagoj Vida'yı transfer etmek istiyor!

İtalyan devi Roma'nın Beşiktaş'ın stoperi Vida'yı transfer listesine aldığı iddia edildi.
Manolas'ı Napoli'ye satan Roma, savunma hattını güçlendirmek için transfer çalışmalarına devam ediyor.
İtalya basınına göre; stoper arayışlarını sürdüren Roma, Juventus'un stoperi Rugani'nin ardından Vida'yı da transfer listesine dahil etti.
Beşiktaş, 2018 yılında Hırvat stoper Domagoj Vida'yı bedelsiz transfer etmişti. Geçtiğimiz sezon 38 resmi karşılaşmada forma giyen Vida, 3 gol atarken 1 de asist yaptı.

Beşiktaş'ta son aday Lucas Piazon

Kanat oyuncusu arayışında daha önce Elyounoussi ve Yevhen Konoplyanka ile temasa geçen siyah-beyazlıların, Chelsea’de oynayan Brezilyalı Lucas Piazon’la da ilgilendiği ortaya çıktı.Transferde beklenen son takviyeleri Süper Lig’in ilk haftasına yetiştiremeyen Beşiktaş’ta, listeye yeni isimler girmeye devam ediyor. Kale, kanat ve forvete oyuncu bakan siyah-beyazlı yönetim, son olarak Chelsea’de oynayan Lucas Piazon’u gündemine aldı.
Brezilya basınında çıkan haberlerde Beşiktaş’ın 25 yaşındaki oyuncuyu makul bir bonservis bedeli karşılığında kadrosuna katmaya çalıştığı savunuldu. Sağ ve sol kanadın yanı sıra ofansif orta saha olarak görev yapabilen yetenekli oyuncunun Chelsea ile sözleşmesi 2020’de bitiyor. Uygun bir bonservisle Piazon’u renklerine bağlamanın hesaplarını yapan siyah-beyazlılar, yaşı nedeniyle de Brezilyalı oyuncuya sıcak bakıyor.
Abdullah Avcı’nın da onay verdiği Piazon için görüşmelerini sürdüren siyah-beyazlı yönetim kurulu, Mohamed Elyounoussi ve Yevhen Konoplyanka seçeneklerini de masada tutuyor. Lens ve Quaresma ile yollarını ayırmayı planlayan yönetim, forvet ve kaleci arayışlarını da devam ettiriyor. Siyah-beyazlıların bir haftada tüm transferleri bitirmeye çalıştığı ifade edildi.

Güven Yalçın: Bana güvenin

Burak’ın sakatlığının ardından forvete henüz bir transfer yapamayan Beşiktaş’ta, Sivasspor maçında ileride Güven Yalçın forma giyecek. Genç futbolcunun, Abdullah Avcı ile yaptığı görüşmede “Hocam bana güvenin. Eğer oynarsam sizin yüzünüzü kara çıkarmam” dediği öğrenildi.
Beşiktaş yarın Sivasspor ile deplasmanda sezonun ilk maçına çıkacak. Geçtiğimiz sezonun flaş golcüsü Burak Yılmaz sakatlığı nedeniyle bu zorlu karşılaşmada forma giyemeyecek. Hedeflediği golcü transferini henüz yapamayan Siyah-Beyazlı takımda, Sivasspor karşılaşmasında forvette genç yıldız Güven Yalçın oynayacak. Teknik direktör Abdullah Avcı da 20 yaşındaki golcü futbolcuya Sivasspor karşısında oldukça güveniyor.

ÖZEL GÖRÜŞME YAPTI

Avusturya'da yapılan hazırlık karşılaşmalarında takımı gol atamayan ve bu nedenle sıkıntı yaşayan Avcı, Güven’i hafta sonundaki maça özel olarak hazırlıyor. Tecrübeli hoca, görüştüğü genç futbolcudan aldığı yanıtla mutlu oldu. Güven’in, bu görüşmede Avcı’ya, “Hocam, bana güvenmenizi istiyorum. Eğer maçta görev alırsam elimden gelenin en iyisini sahaya yansıtacağıma söz veriyorum. Yüzünüzü kara çıkarmam” dediği öğrenildi.

Beşiktaş'ta Yevhen Konoplyanka pazarlığı!

Beşiktaş, Konoplyanka transferinde hem Schalke hem de menajer engellerini aşmaya çalışıyor. Alman kulübünün 4 milyon Euro'luk talebinde indirim bekleyen siyah-beyazlılar, oyuncunun ekstra istekleri karşısında da geri adım atmadı.
Sol kanat arayışlarına devam eden Beşiktaş'ta önceki gün sürpriz bir gelişme yaşandı. Vodafone Park'ta oynanan Süper Kupa finaline menajerler akın etti. Bu isimlerden biri de Yevhen Konoplyanka'nın Türkiye temsilcisi Doğan Ercan'dı. Beşiktaş Futbol Direktörü Ali Naibi ile statta bir araya gelen Ercan, sosyal medya hesabından paylaştığı fotoğrafla taraftarları heyecanlandırdı.
Transferde ise Beşiktaş katı tutumunu sürdürüyor. 4 milyon Euro isteyen Schalke 04'e bu rakamın yarısını teklif eden siyah-beyazlı yönetim, daha önce Ukraynalı futbolcu ile anlaşmaya varmıştı. Ardından farklı taleplere sinirlenen başkan Fikret Orman resti çekince oyuncu cephesinde de sorunlar giderildi. Şimdi her şey Alman kulübünden gelecek yanıta bağlı...
Teknik direktör Abdullah Avcı'nın ısrarcı olduğu Elyounoussi görüşmelerinde ise sona gelindi. Norveçli oyuncu için Southampton'a 500 bin Euro kiralama ücreti teklif eden siyah-beyazlılar büyük ölçüde anlaşma sağladı. Konoplyanka'da sonuç alınamazsa, Elyounoussi'ye imza attırılması bekleniyor.

Heyecanlandıran beğeni

Konoplyanka siyah-beyazlı takımla ilgili beğenilerine devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde instagramda bir hesabın "Come To Beşiktaş" çağrısına cevap veren Ukraynalı oyuncu, son olarak Süper Kupa öncesi yayınlanan Vodafone Park görüntülerini beğendi. Konoplyanka'nın bu beğenileri taraftarları heyecanlandırdı.

Beşiktaş'ta Wilfried Bony sürprizi!

Beşiktaş’ın listesindeki isimlerden birisi olan Wilfried Bony“, Menajerim İtalya ve Türkiye’den teklifleri değerlendiriyor” dedi. Şartlar uyarsa Bony Siyah-Beyazlı formayı giyebilir.
Kadrosunu bir sol bek, bir sağ bek, bir stoper ve bir de kanat oyuncu alarak güçlendiren siyah-beyazlılar, santrfor arayışlarına ağırlık verdi. Birçok aday ile temasa geçen yönetimin listesindeki isimlerden biri olan Wilfried Bony'den gelen açıklama ise Kartal'ın rotasını yeniden Fildişi Sahilli oyuncuya çevirdi.
30 yaşındaki oyuncunun menajerinin ardından kendisi de Türkiye'den bazı kulüplerle görüştüğünü söyledi. Wilfried Bony BBC'ye yaptığı açıklamada, "Menajerim İtalya ve Türkiye'de bazı kulüplerle konuşuyor. En iyi teklifi bekliyoruz" dedi.
Beşiktaş Maçı İzle, Canlı Maç İzle, Futbol Cafe TV, Net Spor

16 Ağustos 2019 Cuma Fenerbahçe Haberleri

Fenerbahçe'de forvete Santander!

Bologna’dan Paraguaylı golcü Federico Santander için temaslar başladı. Geçen sezon 6.5 milyon euroya alınan 28 yaşındaki santrforun, Fener’e kiralık olarak gelebileceği aktarıldı.Savunma bölgesi için çalışmalarını sürdüren Fenerbahçe, bir yandan da gol bölgesi için uğraşıyor. Geleceği tartışılan Michael Frey, net forvet olmayan tecrübesiz Allahyar dışında eldeki tek golcü Vedat Muriqi olarak gözüküyor. Bu sebeple ekonomik şartlar da düşünülerek Bologna’dan Federico Santander gündeme alındı. İtalyan medyasında, geçen sezon 6.5 milyon euroya alınan Paraguaylı forvetin, kiralık olarak ayrılabileceği bilgisi paylaşıldı.

DANİMARKA’DA PATLAMA YAPTI

Bologna, geçtiğimiz sezon 6.5 milyon euroya kadrosuna kattığı Paraguaylı’dan zarar etmek istemiyor. Geçen sezon 32 lig maçında 8 gol attı, 3 asist yaptı. 1.87 boyundaki forvet, 2015’te 3 milyon euroya girdiği Kopenhag kapısından, 2018’de 6.5 milyon euro bedelle çıkışını yaptı. Kopenhag’da çıktığı toplam 48 resmi karşılaşmada 48 kez fi leleri sarstı, 16 kez de gol pası verdi. Santander, fi ziksel olarak da kuvvetli, sakatlık problemi olmayan bir oyuncu.

Fenerbahçe'de forvete Santander!

Bologna’dan Paraguaylı golcü Federico Santander için temaslar başladı. Geçen sezon 6.5 milyon euroya alınan 28 yaşındaki santrforun, Fener’e kiralık olarak gelebileceği aktarıldı.
Savunma bölgesi için çalışmalarını sürdüren Fenerbahçe, bir yandan da gol bölgesi için uğraşıyor. Geleceği tartışılan Michael Frey, net forvet olmayan tecrübesiz Allahyar dışında eldeki tek golcü Vedat Muriqi olarak gözüküyor. Bu sebeple ekonomik şartlar da düşünülerek Bologna’dan Federico Santander gündeme alındı. İtalyan medyasında, geçen sezon 6.5 milyon euroya alınan Paraguaylı forvetin, kiralık olarak ayrılabileceği bilgisi paylaşıldı.

DANİMARKA’DA PATLAMA YAPTI

Bologna, geçtiğimiz sezon 6.5 milyon euroya kadrosuna kattığı Paraguaylı’dan zarar etmek istemiyor. Geçen sezon 32 lig maçında 8 gol attı, 3 asist yaptı. 1.87 boyundaki forvet, 2015’te 3 milyon euroya girdiği Kopenhag kapısından, 2018’de 6.5 milyon euro bedelle çıkışını yaptı. Kopenhag’da çıktığı toplam 48 resmi karşılaşmada 48 kez fi leleri sarstı, 16 kez de gol pası verdi. Santander, fi ziksel olarak da kuvvetli, sakatlık problemi olmayan bir oyuncu.

Fenerbahçe'de transfer çıkmaza girdi!

En az 4 futbolcuyu transfer döneminin sonuna kadar kadroya katacak olan Fenerbahçe, istediği adımları atamıyor.
Ligde pazartesi günü Gazişehir Gaziantep ile ilk maçına çıkacak olan Fenerbahçe transferde arayışlarını sürdürüyor. Zanka’yı stopere dahil eden sarı-lacivertliler, bir savunmacı daha alacak .Aynı zamanda bir sol bek için de arayışlar sürerken orta saha ve forvete de takviye isteniyor.
En az 4 futbolcuyu transfer döneminin sonuna kadar kadroya katacak olan Fenerbahçe, istediği adımları atamıyor. Kolarov, Juan Jesus ve Gustavo transferleri ekonomik engellere takılırken, transfer bir anda rafa kalktı.
Bununla beraber, Roma, Kolarov ve Jesus’u bedava bırakmıyor, ciddi meblağlar istiyor. Gustavo için de Marsilya 6 ila 9 milyon euro arası bir bonservis bekliyor. Sol bekte bir diğer isim Riza Durmisi için de Lazio 4 milyon eurodan aşağı inmiyor.

Fenerbahçe'ye Batshuayi'den kötü haber! O görüşme işleri bozdu

Fenerbahçe’ye Batshuayi’den kötü haber geldi, rota Fransa’ya döndü. Belçikalı golcü, Chelsea'de 3. forvet olarak kalmaya karar verince sarı-lacivertliler PSG forması giyen Kamerunlu Choupo Moting için nabız yoklamaya başladı.
F.Bahçe, hücum bölgesi için yaptığı son girişimden yine olumsuz sonuç aldı. Sarı-lacivertlilerin kiralamak istediği Chelsea'nin golcüsü Batshuayi, takımda kaldı. Lampard ile yaptığı son görüşmede Abraham ve Giroud'un ardından üçüncü forvet olmayı kabul eden Belçikalı golcü, Londra ekibinden ayrılma kararından vazgeçti.
Bu gelişmenin ardından Fenerbahçe gözünü Fransa'ya çevirdi. Paris Saint Germain'in Kamerunlu hücum oyuncusu Maxim Choupo- Moting yeniden sarı-lacivertlilerin gündemine alındı. 30 yaşındaki oyuncunun bedelsiz olarak kiralanması için daha önce PSG'ye teklif sunulmuş ancak Fransızlar net yanıt vermemişti.

SATIN ALMA OPSİYONU OLACAK

Paris Saint Germain, Fenerbahçe'nin teklifini kabul ederse, Choupo-Moting'in maaşı sarı-lacivertliler tarafından ödenecek. Sözleşmeye satın alma opsiyonu da konulacak. Oyuncunun Neymar, Cavani ve Mbappe'nin arkasında yeterince şans bulamadığı için ayrılmak istediği kaydedildi.

Fenerbahçe'ye taze kan! Durmisi her an açıklanabilir!

Fenerbahçe, Rıza Durmisi ile el sıkıştı. Lazio da kiralamayı kabul etti ancak İtalyan kulübü zorunlu satın alma opsiyonu koydurmak istiyor. İki kulüp arasında çok küçük pürüzler kaldı. Transferin açıklanması an meselesi...
Fenerbahçe Lazio'da forma giyen Danimarkalı sol bek Rıza Durmusi transferinde mutlu sona yakın. Sarı lacivertliler 25 yaşındaki Danimarkalı sol bekle anlaşmaya varırken, Lazio ile satın alma opsiyonlu kiralama konusunda görüşmelerini sürdürüyor. Rıza Durmisi'nin ayrılığına onay veren İtalyan kulübü, anlaşmaya zorunlu satın alma opsiyonu koydurmak istiyor.

LAZIO 4 MİLYON EURO İSTİYOR

Fenerbahçe ise satın alma opsiyonunun zorunlu olmasını istemiyor. Lazio'nun satın alma opsiyonunu 4 milyon Euro olarak belirlediği öğrenildi. İtalyan kulübü ile Fenerbahçe arasındaki pazarlıklar devam ediyor.

LAZIO'NUN PLANLAMASINDA YOK

Sarı-lacıvertliler, Rıza Durmusi transferini mümkün olan en kısa sürede sonuçlandırmak istiyor. 2018-19 sezonunda Serie A'da sadece 10 maçta görev alan Danimarkalı sol beki Lazio yeni sezon kadrosunda düşünmüyor.

HÜCUMCU SOL BEK

Rıza Durmisi, sol bek olmasına rağmen hücuma verdiği katkı üst düzeyde. Çabukluğu ve hırsı ile bir çok soruna çözüm olabilir.
Fenerbahçe Maçı İzle, Futbol Cafe TV, Taraftarium 24 İzle, Canlı Maç İzle

16 Ağustos 2019 Cuma Trabzonspor Haberleri

Daniel Sturridge imzayı atıyor!

Trabzonspor'un annesi ve menajer amcasını Türkiye'ye getirdiği İngiliz golcü Daniel Sturridge'in transferinde son derece hareketli saatler yaşanıyor. Ada basını, adı Fenerbahçe ve Beşiktaş'la da anılan 29 yaşındaki santrforun Bordo Mavililer'e imza atmasının an meselesi olduğunu duyurdu.
Hugo Rodallega'nın takımdan ayrılmasının ardından santrfor arayışlarına geçen Trabzonspor, uzun bir süredir İngiliz golcü Daniel Sturridge'in peşinden koşuyordu. Bordo Mavililer'den aldığı teklifi ilk etapta reddettiği açıklanan 29 yaşındaki santrforun annesi ve manejer amcasının geçtiğimiz günlerde Türkiye'ye gelmesi transfer iddialarını yeniden alevlendirmişti.
ESPN'in Birleşik Krallık edisyonunda yer alan haberde ise adı Fenerbahçe ve Beşiktaş'la da anılan golcü oyuncunun Trabzonspor'la sözleşme imzalamaya artık çok yakın olduğu ifade edildi. Haberde Fırtına'nın bonservisi elinde olan yıldız isme yıllık 2-3 milyon euro bandında bir maaş ve performans bonusları önerdiği ve transferde sona geldiği belirtildi. Sturridge ailesi, Bordo Mavililer'in dün Sparta Prag'ı UEFA Avrupa Ligi üçüncü ön eleme turunda 2-1 yendiği rövanş maçını da tribünden seyretmişti.

Trabzonspor'un hedefindeki Sturridge'in ailesi Akyazı'da

Transfer gündemindeki bir numaralı isim olan Sturridge’in ailesi dün Akyazı’daydı. Atmosfere hayran kalan Sturridge ailesinin, bugün yönetim ile son detayları görüşeceği öğrenildi.
Fırtına’nın transfer görüşmelerini sürdürdüğü Daniel Sturridge’in annesi Grace Sturridge ile menacerlik haklarını elinde bulunduran amcası Dean Sturridge, Sparta Prag karşılaşmasının özel misafirleri oldu. Dün sabah saatlerinde Trabzon’a gelen ve şehri gezen Sturridge ailesi, daha sonra kritik mücadeleyi Medical Park Stadyumu’nda takip etti.

Büyük oranda anlaşıldı

Hem şehirden hem de stattaki atmosferden oldukça memnun kalan Sturridge ailesi, bugün Bordo-Mavili yönetim ile pazarlık masasına oturacak. Taraflar, daha önceki müzakerelerde mali konularda büyük oranda el sıkışırken, bugün yapılacak görüşmede ufak detayların konuşulacağı belirtildi. Sturridge ailesinin, dün şehri gezerken Trabzon’dan ev baktığı da gelen haberler arasında. Geçen sezon İngiliz devi Liverpool ile Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Sturridge, sezon sonunda serbest kalmıştı.

Sen neymişsin be Sörloth!

Trabzonspor'un Norveçli golcüsü Alexander Sörloth'un Trabzonspor macerasına rüya gibi başladı.Fırtına’nın yeni transferlerinden Norveçli golcü Alexander Sörloth, Trabzonspor macerasına rüya gibi başladı. Bordo-Mavili forma ile ilk karşılaşmasına Sparta Prag ile oynanan ilk maçta çıkan 23 yaşındaki futbolcu, golle taraftara ‘merhaba’ demişti.
Sörloth dün yine Prag’ı boş geçmedi. Mücadeleye ilk 11’de başlayan genç forvet, Trabzonspor’un ilk golünü attı. İki maçta iki gol atan başarılı oyuncu, teknik heyetten de geçer not aldı.

Vaclav Jilek: Abdulkadir Parmak'ı takımımda isterdim

UEFA Avrupa Ligi 3. eleme turu rövanşında Trabzonspor’a 2-1 yenilerek elenen Çekya temsilcisi Sparta Prag’ın teknik direktörü Vaclav Jilek, "Prag’daki maçı iyi bitirseydik rakibin kalitesine rağmen tur atlayan biz olacaktık." dedi. "Trabzonspor’da çok iyi oyuncular var'' diyen Jilek, ''Örneğin Nwakaeme, Abdülkadir Ömür. Ancak kendi takımımda bir oyuncu görmek istesem bu Abdulkadir Parmak olurdu" açıklamasını yaptı.
UEFA Avrupa Ligi 3. eleme turu rövanşında Trabzonspor’a 2-1 yenilerek elenen Çekya temsilcisi Sparta Prag’ın teknik direktörü Vaclav Jilek, "Prag’daki maçı iyi bitirseydik rakibin kalitesine rağmen tur atlayan biz olacaktık." dedi. Maçın ardından açıklamalarda bulunan Jilek, "Erken yediğimiz gol planlarımıza uymadı. Maçın uzun süre golsüz devam etmesini istiyorduk ki bu skor ev sahibi takım üzerinde ciddi baskı yapacaktı. Önde baskıyla başladık, fena da gitmiyorduk ancak basit hatadan ceza sahasına rakibi çok yaklaştırdık. Rakip de kalitesiyle bunu affetmedi. Maçın geneline baktığınızda iyiydik, enerjik oynadık, sahanın genelini iyi kullandık ancak 1-0 erken geriye düşünce 2 gol atmanız gerekiyor geri dönmek için. Moral olarak bizi oldukça etkiledi. Çok basit hatadan gol yedik ancak bu kez hatayı sadece bizde aramamak gerek. Rakip çok başarılı bir oyun kurdu. Kanat oyunuyla içeriye rahat girdiler. Burada artık hatayı stoperde aramamak gerek. Rakibin kalitesi çok iyiydi. İçeri öyle iyi top atıldı ki rakibin bunu gol atmaması içten bile değildi" dedi.

"PRAG'DAKİ MAÇI İYİ BİTİRSEYDİK TURU ATLAYAN BİZ OLACAKTIK"

İki maça bakıldığında iyi oynadıklarını düşündüğünü ifade eden Vaclav Jilek, şöyle devam etti: "Çıkma ihtimalimiz yüksekti ama rakipte çok kaliteli oyuncular var. Bire bir pozisyonlarda da bunu gördünüz. Biz de özellikle hem Prag'da oynadığımız maçın büyük kısmında hem bu maçta zaman zaman çok iyi performans ortaya koyduk. Oyuncularımla gurur duyuyorum ancak turun belirleyicisi Prag'daki maç oldu. Son 10 dakikada iki hatayla birlikte iki gol yemesek en azından sadece bir golle beraber buraya avantajlı skor ile gelsek buradaki maçın skoru çok daha farklı olabilirdi. Dolayısıyla Prag'daki maçı iyi bitirseydik rakibin kalitesine rağmen tur atlayan biz olacaktık."
"TAKIM HALİNDE OYNARLARSA UEFA AVRUPA LİGİ'NDE EPEY İLERLERLER"
İlk maçta Trabzonspor'un hazır olmadığını görmenin mümkün olduğunu kaydeden Jilek, "Henüz oyunları tam oturmamıştı. Geçen seneki performansı ortaya koymadıkları açıktı. Bugün Trabzonspor'u çok daha güçlü, iyi gördük. Bireysel olarak kaliteleri iyi. Bu iki maçta hem bizim hem Trabzonspor'un performansı Avrupa Ligi kalitesindeydi. Çok iyi iki maç çıkardı. Bir sonraki turda rakiplerin performanslarını bilmiyorum. Trabzonspor çok kaliteli oyunculardan kurulu. Eğer takım halinde oynamayı becerebilirlerse Trabzonspor'un UEFA Ligi'nde epey ilerleyebileceklerini düşünüyorum" ifadelerini kullandı.

"ABDULKADİR PARMAK'I TAKIMIMDA GÖRMEK İSTERDİM"

Jilek, bir basın mensubunun 'Trabzonspor'dan hangi oyuncuyu takımınızda görmek isterdiniz' şeklindeki soruya ise "Trabzonspor'da çok çok iyi oyuncular var. Örneğin Nwakaeme, Abdülkadir Ömür. Ama kendi takımımda bir oyuncu görmek istesem bu Abdulkadir Parmak olurdu" yanıtını verdi.

Ünal Karaman: Sahada dökülen alın teri var!

UEFA Avrupa Ligi 3’üncü ön eleme turunda 2-2’nin rövanşında evinde Sparta Prag’ı 2-1 mağlup ederek play-off turuna yükselen Trabzonspor’da teknik direktör Ünal Karaman, maçı daha erken koparma fırsatlarını bulduklarını ancak her şeye rağmen turu geçtikleri için mutlu olduklarını söyledi.
UEFA Avrupa Ligi 3. eleme turu rövanşında Çekya temsilcisi Sparta Prag’ı 2-1 yenerek play-off turuna yükselen Trabzonspor’un teknik direktörü Ünal Karaman, oyuncularının tur ile birlikte galibiyeti de getirmelerinin taraftarlara bayram hediyesi olduğunu söyledi. Karaman, maçın ardından düzenlenen basın toplantısında, karşılaşmayı daha erken çevirebileceklerini belirterek, "Öncelikle uzaktan yakından gelip maç başından sonuna destekleyip moralimizi güçlü tutma adına en büyük alkışı hak eden taraftarlarımız oldu. İkinci teşekkür de oyuncularıma olsun. Gerçekten ağır bir programdan, yoğun sezon başı çalışmasından çıktılar. İlk maçların böyle önemli havada oynandığı ortam içerisinde hiçbiri kendini geri çekmeyip sonuna kadar mücadele ederek turu getirdiler. Tur ile birlikte galibiyeti de getirmeleri taraftara bayram hediyesi oldu." değerlendirmesinde bulundu.
"Rakibimiz zor, iyi, bizden daha hazır bir ekipti." diyen Karaman, "Gerçekten zaman zaman bizi çok zorladılar ama böyle müsabakalarda küçük dokunuşlarla küçük metre koşularında biraz daha özverili olmamız gerekiyor. Maçı daha erken çevirebilirdik. Her şeye rağmen bir gayret, samimiyet ve sonuna kadar mücadele var. Sahada dökülen alın teri var. Onun karşılığında da alınan tur var. Camiamıza hayırlı olsun." ifadelerini kullandı.

"Penaltı kaçar, sorun yok"

Nwakaeme’nin penaltı kaçırmasına ilişkin bir soru üzerine Karaman, maçlarda çok penaltı kaçırdıklarını kaydederek, şöyle devam etti:
"Olabilir. Saha içinde diğer pozisyonun kaçmasıyla çok farklı algılanacak bir durum değil. Oyuncularımız gole çevirme adına oraya gidiyorlar ama maç sonu ciddi yorgunluk üzerine gelen bir pozisyon. Bir dahaki sefere çok dikkatli oluruz. Antrenmanda yapmış olduğumuz çalışmalarda oldukça başarılı penaltılar atmıştı ama orada üst üste korner pozisyonlarında belki bir yorgunluğu oldu, o yorgunlukla yaptığı vuruştu belki. Rakip kalecinin de başarısı oldu. Asıl olan turun geçilmesiydi. Kaçan penaltı sonrasında atılan bir golün olması, tekrar maçın bırakılmaması, moral motivasyonun anında güçlü bir şekilde oyuncularda yaşanarak sağ bekimizin asistiyle sol bekin attığı gol var. Bunlar bizim için keyifli şeyler."
Karaman, oyuncularının inanılmaz özverisi, coşkusunun bulunduğunu ifade ederek, "Bizim en büyük güvencimiz bu. Umarım her geçen hafta üzerine koyarak gelişen bir oyun karakterini insani karakterlerle örtüştürdüğümüz zaman niyetlerinden şüphe etmeyecek şekilde bizleri en iyi şekilde temsil edecekler. Teşekkür ediyorum. Penaltı kaçar, sorun yok." şeklinde konuştu.

"Daha iyi noktalara getirecek"

Bireysel yetenekleri üzerine oyun kurgusu yaptıklarını ve rakibin yetenekleri üzerine oyun stratejisi belirlediklerini belirten Karaman, şunları söyledi:
"Kadromuzda iki santrforumuz var ve bugün ikisi de sahadaydı. Bu tercih meselesiydi. Oyun planımızı onun üzerine kurduk, genele bakıldığında başarılı oldu diyebiliriz. Rakibin de değerli oyuncuları var. Onlar da turu kazanma adına bir şey yapacaklar. Kendi oyun planımızı daha önceki sene nasıl oynamışsak yine benzer şekilde tuttuk. Girdiğimiz çok net bariz pozisyonlarda ikinci golü bulsak oyunu daha erken koparabilirdik. Bugün bu kadarını yapabildik. En büyük silahımız takım olma yolunda gayret, çabamız. Önümüzdeki haftalarda biraz daha koordinasyonu gelişmiş, güçlenmiş, biraz daha yeni gelen oyuncularla çalışma fırsatı bulmuş ve bu fırsatı takım olma yolunda olumlu kullanma adına çabamız olacak. Bu da ilerleyen haftalarda bizi çok daha iyi noktalara getirecek."
Canlı Maç İzle, Taraftarium 24 İzle, Futbol Cafe TV, Şifresiz Maç İzle
submitted by Haberfutbol24 to u/Haberfutbol24 [link] [comments]


2019.07.28 10:13 Haberfutbol24 28 Temmuz 2019 Pazar Spor Haberleri

28 Temmuz 2019 Pazar Beşiktaş Haberleri
Flaş! Abdullah Avcı o transferi iptal etti
Atınç Nukan’ın transferi Abdullah Avcı’ya takıldı.
Yönetim daha önce Beşiktaş formasını giyen 26 yaşındaki oyuncu ile her konuda anlaşmaya varmıştı.
Abdullah Avcı ise istediği gibi sol ayaklı olmasına rağmen top hâkimiyetinin zayıf olması sebebiyle Atınç’ın transferine sıcak bakmıyor.
Abdullah Avcı, net konuştu! "Transfer gerçekleşmezse..."
Beşiktaş’ın teknik patronu, defansın göbeğindeki eksikliğin bütün sezonu etkileyeceğini belirterek transferin bir an evvel gerçekleştirilmesini istedi.
Beşiktaş’ta Vitor Hugo transferinin son anda gerçekleşmemesi üzerine moraller bozulmuştu.
Bunun üzerine Başkan Fikret Orman yaptığı açıklamada, geçtiğimiz sezon yokları oynayan Enzo Roco için, “Kamp çalışmalarında çok iyi gidiyor. Hoca da Roco’dan çok memnun. Bu sezon formayı alacak gibi gözüküyor” demişti.
Ancak Abdullah Avcı için stoper transferi “Olmazsa olmaz” görünüyor... Tecrübeli teknik adam, yönetimle yaptığı görüşmede kadrodan çok memnun olduğunu ve kamp çalışmalarının da kusursuz bir şekilde devam ettiğini belirtirken, tek ihtiyacının stoper olduğunu da söyledi.
Savunmadan oyunu kurabilecek bir oyuncu istediğini söyleyen Avcı, “Vida topla iyi değil. Oyunu mutlaka sol stoperle başlatmak istiyorum. Transfer gerçekleşmezse planlarımız bozulur” dedi.
Hoca’nın ikazını dikkate alan yönetimin listesinde şu an dört stoper bulunuyor. Oyuncu izleme ekibi, Abdullah Avcı ve yönetimin belirlediği dört isimle görüşmelere devam ediyor.
Tecrübeli çalıştırıcının gönlünde ise eski öğrencisi yatıyor. Avcı’nın geçtiğimiz sezon Medipol Başakşehir’de birlikte çalıştığı Alexandru Epureanu’yu çok istediği öğrenildi.
Flaş! Beşiktaş Bruno Martins İndi transferini açıklıyor!
Boyd ve Douglas’ın ardından Hollandalı stoper Martins İndi de Beşiktaş’ta Beşiktaş, Stoke City’nin 6 milyon Euro’luk talebini pazarlıklar sonrası 4 milyon Euro’ya indirip işi bitirdi. Resmi açıklamanın bugün veya yarın yapılması bekleniyor.
Beşiktaş, Abdullah Avcı'nın ısrarla istediği sol stoper transferini Martins İndi ile çözdü. Anlaşmaya varılan Vitor Hugo'nun son anda Palmeiras'a gitmesinin ardından İndi'ye yönelen siyah-beyazlılar, oyuncunun kulübü Stoke City'e satın alma opsiyonlu kiralama teklifinde bulundu.
Ancak İngiliz ekibi, bu teklifi geri çevirerek futbolcusunu 6 milyon Euro bonservis bedeli ile vereceklerini bildirdi. Bu noktadan sonra kıran kırana bir pazarlık başladı.
SIRA GELDİ RİZA DURMİSİ'YE
Stoke City küme düştüğü için ayrılmak isteyen İndi ile daha önce el sıkışan Kartal, görüşmelerde rakamı 4 milyon Euro'ya kadar çekmeyi başardı.
Parayı 4 eşit taksitte ödemeyi planlayan Beşiktaş, detayların halledilmesinin ardından transferi resmen açıklayacak. Siyah-beyazlılarda sol stoper sorunu çözüldükten sonra gözler Avcı'nın bir diğer isteği olan sol beke çevrildi.
Listenin ilk sırasında ise Lazio forması giyen Riza Durmisi var.
Beşiktaş iki isimden birini mutlaka alacak: Ya Indi, ya da Mets
Boyd ve Douglas’la kadrosunu güçlendiren Beşiktaş, şimdi de transferde rotayı savunmaya çevirdi. Bu bölge için Hollandalı İndi ve Estonyalı Mets için kulüpleriyle yapılan pazarlıklarda artık sona gelindi.
Önümüzdeki sezon Süper Lig’de şampiyonluk, Avrupa Ligi’nde ise gidebileceği en iyi noktaya ulaşmak isteyen Beşiktaş, transferde hareketler saatler yaşıyor. Rakiplerin göre transferde biraz hareketsiz kalan ancak Boyd’un ardından Douglas’ı da alarak gaza basan Siyah-Beyazlılar, savunma hattını güçlendirmek için gündemdeki oyuncularla temaslarını tüm hızıyla sürdürüyor. İşte bu doğrultuda Kara Kartal, Vida’nın yanında forma giyebilecek sağlam bir stoper için gözünü Bruno Martins İndi ile Karol Mets’e dikti. İngiltere’de Premier Lig’in bir altı olan Championship’te mücadele eden Stoke City’de forma giyen 27 yaşındaki İndi için kulübüne kiralama teklifinde bulunuldu.
Net cevap bekleniyor
Stoke’a 1.5 milyon Euro önerilirken, İngilizler 2 milyon Euro istiyor. AIK takımında oynayan 26 yaşındaki Mets için bonservis bedeli olarak İsveç temsilcisi 1.5 milyon Euro istedi. Beşiktaş’ın transferden sorumlu kurmaylarının, hem İndi hem de Mets için kulüpleriyle pazarlıkları sürdürdüğü bildirilirken, önümüzdeki hafta içinde taraflardan net bir cevabın alınmasının beklendiği ifade edildi.
Douglas resmen Kartal!
Süper Lig’de son olarak Sivasspor’da forma giyen Douglas’la dün3yıllık sözleşme imzalandı. Brezilyalı sağbek, imzanın hemen ardından dün akşamsaatlerinde Siyah-Beyazlılılar’ın Avusturya kampına katıldı.
Beşiktaş Kulübü, Brezilyalı futbolcu Douglas Pereira Dos Santos’u resmen renklerine bağladı. Siyah-Beyazlı kulübün internet sitesinde yer alan açıklamada, “Futbol takımımız, yeni sezon transfer çalışmaları kapsamında Douglas Pereira Dos Santos ile 3 yıllık sözleşme imzaladı. Beşiktaş’ımıza önemli hizmetlerde bulunacağına inandığımız Douglas Pereira Dos Santos’a Beşiktaş ailesine hoş geldin der başarılar dileriz” ifadeleri kullanıldı. 3 yıllık sözleşmeye imzasını atan tecrübeli sağ bekin transferi ayrıca kulübün Twitter adresinden videolu paylaşımla duyuruldu. Geçen sezonu Sivasspor’da geçiren 28 yaşındaki sağ bek, kariyerine ülkesi Brezilya’nın Goias takımında başladı.
2014’te Barça’da oynadı
Brezilya’da Desportivo Brasil ve Sao Paulo ekiplerinde forma giyen Douglas, 2014’te İspanya temsilcisi Barcelona’ya transfer oldu. Douglas, Sporting Gijon, Benfica ve Sivasspor takımlarında kiralık olarak oynadı. Geçen sezon 32 Süper Lig maçında 3 gol atan deneyimli oyuncu, dün Siyah-Beyazlılar’ın Avusturya’da devam eden kampına katıldı. Teknik direktör Abdullah Avcı’nın da, Douglas’ın transferinden dolayı son derece memnun olduğu ve Brezilyalı oyuncuya da kendisinden beklentilerini anlattığı bildirildi.
Roco kiralık, Mirin satılık
Beşiktaş’ta iki isme yol gözüktüğü konuşuluyor.
Teknik direktör Abdullah Avcı’nın raporu doğrultusunda önümüzdeki sezon kadroda düşünmediği oyuncuları elden çıkarmak isteyen Beşiktaş’ta iki isme yol gözüktüğü konuşuluyor.
Alınan bilgiye göre yönetimin, Enzo Roco’yu yeni sezonda başka bir takıma kiralık olarak vermeye sıcak baktığı bildirildi. Ayrıca Nicolas Isimat-Mirin’in de bonservisiyle satılmasının planladığı bildirildi. Bu konuda oyuncuların menacerlerinin de devreye girdiği konuşuluyor.
Canlı Maç İzle, Taraftarium 24 İzle, Futbol Cafe TV, Şifresiz Maç İzle

28 Temmuz 2019 Pazar Fenerbahçe Haberleri

Comolli transfer için gidiyor!

Fenerbahçe'de teknik patron Ersun Yanal ile sportif direktör Comolli transfer zirvesi yaptı.
Teknik Direktör Ersun Yanal ile sportif direktör Comolli transferle ilgili değerlendirmelerde bulundu. Dün yapılan zirvenin ardından Fransız direktör stoper, orta saha ve golcü transferi için yurtdışına gidecek.
Stoperde ilk hedef Kolarov. Orta sahada M’Vila için futbolcunun kulübü St. Etienne ile son kez görüşülecek. Bonserviste indirim sağlanamazsa artık diğer alternatifler için temaslar başlayacak. Forvet ise bu iki bölgeye takviye yapıldıktan sonra kesinleşecek.
Stoper için diğer adaylar ise Gençlerbirliği’nden Mert Çetin, Roma’dan Jesus ve sözleşmesi biten Skrtel.

Fenerbahçe'nin Mahmut Tekdemir için yeni teklifi hazır

Fenerbahçe, milli futbolcu Mahmut Tekdemir'i alabilmek için Başakşehir yönetimine önerdiği rakamı 3 milyon Euro’ya çıkardı.
Başkan Ali Koç'un işaret ettiği 6 numara takviyesi için çalışmalarını hızlandıran F.Bahçe'de uzun süredir adı gündemde olan Mahmut Tekdemir için yeni bir hamle yapılacak. Teknik direktör Ersun Yanal'ın alınmasında ısrarcı olduğu milli futbolcu için daha önce 2 milyon Euro öneren sarı-lacivertliler, teklifini 3 milyon Euro'ya çıkararak Başakşehir'in kapısını tekrar çalacak. Transferde aracılık yapan Emre Belözoğlu'nun da Mahmut için eski kulübü ile temasa geçtiği öğrenildi.

Fenerbahçe'de defansa çare Okan Turp

30-31 Temmuz'da Audi Cup'a katılacak olan Fenerbahçe'de defans sorunu baş gösterirken teknik heyetin altyapıda yetişen Okan Turp'u bu bölge için hazırladığı öğrenildi.
Elinden sakatlanan Serdar Aziz'in 1 ay takımdan uzak kalacak olması ve stoper transferlerinin henüz bitmemesi F.Bahçe'de tedirginlik yarattı.
30-31 Temmuz'da Audi Cup'a katılacak olan sarı-lacivertlilerde defans sorunu baş gösterirken teknik heyetin altyapıda yetişen Okan Turp'u bu bölge için hazırladığı öğrenildi. 18 yaşındaki oyuncuyu kafileye dahil edecek olan teknik direktör Ersun Yanal'ın genç öğrencisini Sadık Çiftpınar ile dönüşümlü olarak kullanmayı planladığı öğrenildi. Münih'teki Allianz Arena'da oynanacak Audi Cup'ta 30 Temmuz 19.00'da Real Madrid-Tottenham, 21.30'da ise Bayern Münih-Fenerbahçe maçları oynanacak. Final ve üçüncülük karşılaşmaları ise 31 Temmuz'da olacak.

İşte Ali Koç'un Fenerbahçe'ye müjdelediği transferler

Napoli’ye satılan Elmas’tan gelen 16 milyon Euro, Sarı- Lacivertliler’in transferde yeniden gaza basmasını sağladı.
Fenerbahçe'de forvete Benteke, orta sahaya M’Vila, stopere de Simon Kjaer ile Zanka’nın alınması için tüm imkanlar seferber edildi.

Benteke

İngiltere’de Crystal Palace’da forma giyen ve sözleşmesi sezon sonunda bitecek olan Christian Benteke konusunda Fenerbahçe, görüşmelerini Sportif Direktör Damien Comolli üzerinden yürütüyor. Comolli, Ersun Yanal’ın takımda görmeyi çok istediği Belçikalı forvet için Palace’ı ikna etmeye çalışıyor. Ayrılmak isteyen Benteke için Kanarya’nın 6 milyon Euro’yu gözden çıkardığı gelen haberler arasında yer alıyor.

Isla ile Reyes döndü, Dirar bugün geliyor

Gold Cup’ta Meksika ile şampiyonluk yaşayan Reyes ile Copa America’da Şili forması giyen Isla’nın izinleri bitti, iki oyuncu da dün İstanbul’a geldi.
Afrika Kupası’nda Fas ile mücadele eden Dirar’da ise rötar yaşandığı bildirildi. Dün gelmesi gereken 33 yaşındaki oyuncu bugün takıma dahil olacak. Ersun Yanal, Audi Cup’ta Isla ile Dirar’dan yararlanmak istiyor. Günü çift idmanla geçirecek Fenerbahçe’de sakatlığı bulunan stoper Okan Turp koşulara başladı

Alex de Souza 3 oyuncu seçti!

Fenerbahçe'nin efsane ismi Alex de Souza sosyal medyada sorulan "Bu kadrodan hangi 3 oyuncuyu şimdiki takıma alırsınız?" sorusuna ilginç bir cevap verdi. Alex'in seçimleri şu an Fenerbahçe'nin transfere ihtiyacı olan mevkiler...
Fenerbahçe'nin tarihine damga vuran oyunculardan Alex de Souza, "100. yıl kadrosundan hangi 3 oyuncuyu şimdiki takıma alırsınız?" sorusuna "Appiah, Aurelio ve Diego Lugano" cevabını verdi.
Alex'in verdiği cevapta iki tane iki yönlü orta saha oyuncusu ve bir stoper olması dikkat çekti.
Öte yandan Fenerbahçe'nin gelecek hafta bir stoper transferini de açıklaması bekleniyor.
Canlı Maç İzle, Taraftarium 24 İzle, Futbol Cafe TV, Şifresiz Maç İzle

28 Temmuz 2019 Pazar Galatasaray Haberleri

Galatasaray'da Ali Sami Yen anılacak

Galatasaray'ın kurucusu Ali Sami Yen, ölümünün 68. yıl dönümünde 29 Temmuz Pazar günü anılacak.
Galatasaray Kulübünden yapılan açıklamaya göre, sarı-kırmızılı kulübün kurucusu, ilk başkanı ve ilk sporcularından olan Ali Sami Yen için vefatının 68. yıl dönümünde 29 Temmuz Pazar günü bir anma töreni düzenlenecek.
Ali Sami Yen'in Feriköy Mezarlığı'ndaki kabri başında gerçekleştirilecek tören, saat 14.00'te başlayacak.

Galatasaray'dan Gary Cahill harekatı! Didier Drogba devrede...

Premier Lig devi Chelsea ile sözleşmesi bu yaz sona eren ve şu anda bonservisi elinde olan İngiliz stoper Gary Cahill ile ilgili Ada basınından Galatasaraylıları heyecalandıran bir haber geldi.
Premier Lig devi Chelsea ile sözleşmesi bu yaz sona eren Gary Cahill, daha önceki dönemlerde sıklıkla Galatasaray'ın transfer gündemine gelmişti. Henüz kendisine kulüp bulamayan ve bonservisi hâlâ elinde olan 33 yaşındaki İngiliz stoperle ilgili Ada basınından gelen son haberse Sarı Kırmızılılar'ı heyecanlandırdı.
Ada'nın en yüksek tirajlı gazetesi olan The Sun, Galatasaray yöneticilerinin kariyerini Londra'da sürdürmek istediği öğrenilen deneyimli savunmacının transferi için eski yıldızları Didier Drogba'yı devreye soktuğunu duyurdu. Aynı zamanda Cahill'in eski takım arkadaşı olan 41 yaşındaki efsanevi ismin oyuncuyu Türkiye'ye gelmesi için ikna etmeye çalışacağı öğrenildi.

Fatih Terim tedirgin!

Galatasaray’da hazırlık maçlarındaki görüntü ve transferdeki belirsizlikler endişe yaratırken, teknik direktör Fatih Terim de kritik konuların bir an önce netliğe kavuşmasını bekliyor.
Tecrübeli hocanın ilk planda Diagne’nin durumuna odaklandığı öğrenildi. Senegalli futbolcuyu düşünmeyen tecrübeli hoca forvet takviyesi için Mitroglou’nun da gözden çıkarılmasıyla iki isim bekliyor.
Orta alanda da yine Fernando’nun satılmasından sonra 6 numara pozisyonu için oluşan açığın giderilmemesi Terim’i rahatsız ediyor. Sarı-kırmızılı teknik adamı endişelendiren bir başka nokta ise Onyekuru konusunun netliğe kavuşmaması ve savunmaya henüz alternatif olabilecek takviyelerin yapılmaması.
Yeni transferlerin uyumu, adaptasyonu gibi problemlerin yanısıra Afrika Kupası’nda boy gösteren Feghouli, Belhanda, Luyindama ve devam etmesi halinde Diagne gibi isimlerin hazırlık kampı geçirmeyecek oluşu da tedirginlik yaratıyor.
Copa Amerika’da Uruguay kalesini koruyan Muslera da kamp görmeyecek ama onunla ilgili en büyük soru işareti Taffarel’in ayrılığından nasıl etkileneceği. Taffarel sonrası ciddi bir çıkış yakalayan Muslera’nın yeni sezonda sergileyeceği performans şimdiden merak konusu oldu.

Feghouli Akhisarspor karşısında yok

Bu arada Galatasaray’ın, Akhisarspor ile 7 Ağustos’ta oynayacağı kupa finalinde kadroda Feghouli yer almayacak. Sezonun ardından uzun süre milli takımda forma giyen Cezayirli yıldıza Fatih Terim tarafından 9 Ağustos’a kadar izin verildi.

Galatasaray'dan resmi Emre Mor ve Diagne açıklaması

Galatasaray İkinci Başkanı Abdurrahim Albayrak, sarı kırmızılıların Avusturya'nın Seefeld bölgesinde kamp yaptığı otelde basın mensupları ile sohbet toplantısı gerçekleştirdi.
Albayrak, basın mensuplarına transfer çalışmaları ile ilgili bilgiler verirken, Senegalli forvet Mbaye Diagne'nin takımdaki geleceği hakkında da önemli açıklamalarda bulundu. Galatasaray İkinci Başkanı nokta transferler yapacaklarını söyleyerek, "Transfer yapmak için transfer yapmak istemiyoruz. Nokta transfer yapacağız. Hocamız, istediği isimleri ve öncelikli olanları söylüyor. Biz de alabileceğimizi alıyoruz, alamadıklarımızda hocamız yeni isimleri söylüyor" dedi.
Albayrak, Mbaye Diagne'nin takımdaki geleceği hakkında ise, Senegalli golcüyü değerini bulmadan göndermelerinin söz konusu olmadığını belirterek, "Diagne'yi illa ki satacağız diye bir şey yok. Kıymetini bulursak satarız. İsteyen kulüpler var. Bunlar var diye de bedavaya verecek halimiz yok. Değerini bulursa onay veririz. Değerini bulmayan futbolcuyu vermemiz söz konusu değil" diye konuştu.

"NOKTA TRANSFERLER YAPACAĞIZ"

Transferde ince eleyip sık dokuyup nokta transferler yapacaklarını ve Fatih Terim'in raporu doğrultusunda futbolcular ile görüştüklerini ifade eden Albayrak, "Hesabımızı, kitabımızı iyi yapmamız lazım. Hocamızın raporu doğrultusunda baktığımız futbolcular var ama çok iyi düşünmemiz, hesap etmemiz lazım. Ödemelerini de düşünmemiz gerek. Kolay işler değil. Gece yarılarına kadar çalışıyoruz. 4-5 saatlik uykuyla geçiriyoruz. Bin kişiyle görüşüyorsun. Bazısının kulübüyle, bazısının kendisiyle, bazısının da menajeriyle anlaşamıyorsun. Transfer yapmak için transfer yapmak istemiyoruz. Nokta transfer yapacağız. Hocamız, istediği isimleri ve öncelikli olanları söylüyor. Biz de alabileceğimizi alıyoruz, alamadıklarımızda hocamız yeni isimleri söylüyor. Çalışma sistemimiz bu. Kaleci ihtiyacımız vardı, onu aldık. Seri dünya çapında bir futbolcu. Babel çok önemli bir isim. Babel transferi hocamızın bize 6 ay önce söylediği hedeflerden biriydi. Ocak ayında hoca 'Babel'i şimdiden bitirin' dedi. O dönemde girişimlere başladık. Bunlar 1 günde olan şeyler değil" açıklamasında bulundu.

"EMRE MOR'LA TERİM'DEN BAŞKASI BAŞA ÇIKAMAZ"

Galatasaray'ın transfer gündeminde yer alan Emre Mor hakkında gelişmelerin yaşanabileceğini ve Emre ile Fatih Terim'den başkasının başa çıkamayacağını sözlerine ekleyen Albayrak, "Emre Mor'da 'olmuyor' diye bir şey yok. Her şey bize bağlı. Önümüzdeki hafta çok şey olabilir. Kulübü uyanıklık yaptı. Çocuk Türkiye'ye gelir gelmez bir bedel istemeye kalktılar. Bunu açık ve net söylüyorum. Onunla Fatih hocadan başkası başa çıkamaz. Kendisi de biliyor. Bunu Emre'ye de söyledim. Her şeyin bittiğini düşündük. Kulübü de razıydı ama birden bire bir şeyler oldu" şeklinde konuştu.

"DIAGNE'Yİ DEĞERİNİ BULMADAN SATMAYIZ"

Diagne'nin kıymetini bulmadan satmayacaklarını vurgulayan Albayrak, "Diagne'yi 'illa ki satacağız' diye bir şey yok. Kıymetini bulursak satarız. İsteyen kulüpler var. Bunlar var diye de bedavaya verecek halimiz yok. Değerini bulursa onay veririz. Değerini bulmayan futbolcuyu vermemiz söz konusu değil. Son kararı hocamız verecek. Bizler menajerler aracılığıyla gelen teklifleri değerlendiriyoruz. Hoca gitmesine izin verirse biz de kendi kulübümüzün menfaatlerini düşünerek bir karar veririz" dedi.
Canlı Maç İzle, Taraftarium 24 İzle, Futbol Cafe TV, Şifresiz Maç İzle

28 Temmuz 2019 Pazar Trabzonspor Haberleri

Adebayor tamam, hedef Sturridge

Uzun zamandır golcü takviyesi için yoğun mesai harcayan Bordo-Mavili yönetim, Başakşehir’den ayrılan Emmanuel Adebayor’la büyük oranda anlaştı, transfer artık imzaya kaldı. İki santrfor birden almak isteyen Trabzonspor gözünü şimdi de bir dünya yıldızına dikti: Daniel Sturridge... Ahmet Ağaoğlu ve ekibi, İngiliz oyuncu ile pazarlıklara başladı.
Avrupa Ligi’nde başarı isteyen ve Süper Lig’de de zirveyi hedefleyen Trabzonspor transferde büyük oynuyor... Hugo Rodallega’nın ayrılığı sonrasında forvet bölgesini daha kaliteli bir golcü ile güçlendirmek ve gol yollarında alternatifi artırmak isteyen Karadeniz devinde Başkan Ahmet Ağaoğlu ve kurmayları, iki santrfor birden almak adına yoğun mesai harcıyor. Bu doğrultuda Başakşehir’den ayrılan Emmanuel Adebayor ile uzun süredir temas halinde olan Fırtına, Togolu golcü ile bonuslarla birlikte senelik 1.5 milyon Euro karşılığında el sıkıştı.

3 yıllık sözleşme

35 yaşındaki futbolcunun transferinde imza aşamasına gelen Bordo-Mavililer’in asıl hedefi ise Daniel Sturridge... Geçen sezon Liverpool’la Şampiyonlar Ligi’ni kazanan ve sözleşmesi sona eren İngiliz futbolcu ile temas kuruldu. Bordo-Mavili yönetimin, Ada ekibinde senede 4 milyon Euro kazanan ancak henüz Avrupa’dan bu rakama yakın bir teklif almayan 29 yaşındaki oyuncuya bonuslarla birlikte yıllık 2 milyon Euro’dan, 3 senelik sözleşme önerdiği öğrenildi.

Kıran kırana sürüyor

İlk görüşmelerin olumlu geçtiği öğrenilirken, pazarlıkların da kıran kırana devam ettiği kaydedildi. Forvet transferini Avusturya kampına yetiştiremeyen yönetim, Sturridge ve Adebayor’u alarak hem camianın hem de teknik direktör Ünal Karaman’ın beklentilerini karşılamayı hedefliyor.

2 kez en büyük oldu!

Fırtına’nın gündemindeki Sturridge’in çok büyük bir kariyeri var. Manchester City, Chelsea ve Liverpool gibi İngiltere’nin en büyük takımlarında forma giyen 29 yaşındaki futbolcu, kariyerinde 2 kez Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu yaşadı. İngiliz futbolcu, UEFA’nın en prestijli turnuvasını 2011’de Chelsea ile geçen sene de Liverpool ile kazandı. Öte yandan başarılı oyuncu, Chelsea ile 1 kez Premier Lig’de, 2 defa da İngiltere Kupası’nda mutlu sona ulaştı.

Ünal Karaman: Yusuf Yazıcı, benim kardeşim, en değerlim, pırlantam

Trabsonspor Teknik Direktörü Ünal Karaman, Yusuf Yazıcı ile ilgili herhangi bir sıkıntısı bulunmadığını belirterek, "Yusuf benim kardeşim, en değerlim, pırlantam" dedi.
eni sezon hazırlıklarını Avusturya'nın Linz şehrinde sürdüren Trabzonspor, hazırlık kampında oynadığı üçüncü maçında da sahadan beraberlikle ayrıldı. İtalya ekibi Parma ile 2-2 berabere kalan bordo-mavililerde maçın ardından ise taraftarlar renkli görüntüler verirken, Teknik Direktör Ünal Karaman ise basın mensuplarının sorularını yanıtladı.
Karaman, yoğun bir antrenman temposunda oynadığımız hazırlık müsabakalarından arzu ettiklerini gördüklerini belirterek, "Yoğun antrenman temposundan çıkmış oyuncularımızı kullandık. Saha içerisinde doğru pozisyonu almaya gayret gösteren futbolun doğrularını yapmaya çalışarak futbol oynamaya çalıştılar. Ben oyuncularımı tebrik ediyorum. Çünkü bu bu kadar yorgunluğun içerisinde sadece fiziksel değil, sinirsel de dokunuyorsun. İstenmeyen şeyler olabilirdi ama şükürler olsun iyi başladığımız kamp dönemi iyi gidiyor" dedi.

"Memnunum"

Mevcut kadronun yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalıştığını belirten Karaman, "Oyuncularımın hepsi yaptıkları antrenman sonrası müsabaka performansı olarak bizim beklentilerimize cevap verecek düzeyde ben memnunum" dedi.

"Transferle ilgili beklentimiz devam ediyor"

Karaman transferler ilgili beklentilerinin devam ettiğini belirterek şunları söyledi:
"Bu takım içerisinde Avrupa Kupası, Ziraat Türkiye Kupası ve Spor Toto Süper Lig dediğiniz anda, uzunca bir maraton oynayacağız. Dolaysıyla kadro rekabetine ihtiyacımız var. Genç oyuncularımız futbolun doğrularını yapmaya çalışıyorlar. Böyle böyle alışacaklar böyle böyle abilerinin arasında formaya bulmaya gayret gösterecekler. Tecrübeli oyuncularla birlikte gençlerimizin ortaya koyduğu performanstan memnunum."

"Yusuf Yazıcı, benim kardeşim, en değerlim, pırlantam"

Yusuf Yazıcı ile ilgili olarak ise Karaman, oyuncumla ilgili olarak saçma sapan şeyler çıktığını belirterek, "Bunlar arzu edilmeyen şeyler. Benim Yusuf'la ilgili bir sorunum yok. Yusuf benim kardeşim, değerlim, pırlantam. Her ne kadar onları değersiz ve yanlış anlamaya çalışsalar da. Bunlar bu camiada büyümüşler, formalarını giyiyorlar. Transfer olsalar dahi bu kulübe milyon Euro'lar kazandırarak gidecekler. Dolasıyla kendi değerimizi sadeci Trabzonspor'un değeri değil, Türkiye'nin değeri olarak gördüğümüz insanları, saçma sapan, yok hocayla arası bozuk. Şöyle oldu böyle oldu. Bunlar yanlış şeyler, o üstün bilgili arkadaşlara ben şunu söylüyorum. 'Ağır bir antrenman temposundan geçiyoruz. Bu antrenman planlamasını sezon başından itibaren yetkin hocalarımızla birlikte yapıyoruz. Şiddetli geçen antrenmanlar sonrası müsabaka oynuyorsanız o oyuncuyu kollamak zorundasınız. Burada sadeci konu Yusuf konusu değil ama burada yine engin bilgili insanlar yine engin bilgileriyle birilerini yönlendirmeye kalkıyorlar. Artık bıraksınlar, camiayı seviyoruz diyorlarsa bıraksınlar ve huzur versinler" şeklinde konuştu.

4 Büyükler 19'luk genci takipte: Erkan Eyibil

Almanya Bundesliga ekiplerinden Mainz'ın altyapısında yetişen Türk asıllı Alman oyuncu Erkan Eybil, kalitesini göstermeye başladı.
Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ve Trabzonspor'un takibinde olduğu bildirilen Erkan Eybil, Mainz'ın Everton'la oynadığı hazırlık maçında A takımla oynama şansı buldu.
Takımının İngilizleri, 3-1 yendiği maçta bir de gol atan 19'luk hücumcu orta saha Alman ve İngiliz futbolseverleri ve profesyonelleri kendisine hayran bıraktı.
Eybil'in Mainz ile olan sözleşmesi gelecek sezon sonunda bitiyor.
Canlı Maç İzle, Taraftarium 24 İzle, Futbol Cafe TV, Şifresiz Maç İzle
submitted by Haberfutbol24 to u/Haberfutbol24 [link] [comments]


2019.01.10 07:28 Webventur Web Tasarım - Webventur

Web Tasarım, web siteniz dijital pazarlama stratejinizin en önemli parçasıdır. Hangi endüstride çalıştığınıza bakılmaksızın, web sitenizi ziyaret eden ziyaretçileriniz ve müşterileriniz sitenizin teknik olarak mükemmel ve güzel olmasını beklemektedir. Vays de yazılım, tasarım ve dijital Pazarlama Ekibi işbirliği ile, biz kullanıcıların keyfine varacaksınız bir kullanıcı deneyimi oluşturmak.

Web Tasarım

Kullandığımız yazılım ve tasarım altyapıları ile vStart 2 kendi ürünümüzdür.X ıy * üzerine inşa edilmiş, web siteniz sunduğumuz birçok hizmetle tamamen uyumludur, böylece dijital yatırım maliyetlerinizi azaltabilirsiniz. Keyifli bir çalışma sürecinin bir sonucu olarak, kullanıcı deneyiminizin merkezi ve ticari hedefleriniz olan yönetim paneli eğitimlerimizle web sitenizi sunmaktayız.

Web tasarım istanbul

Web Tasarım, İlk sürüm 2011 yılında piyasaya sürüldü ve sürekli yazılım alanında kullanıcı önerileri ve daha fazla iyileştirmeler, kullanıcı dostu ve çoklu dil altyapısı ile dostu arama motoru olan bir içerik yönetim sistemi ile zenginleştirilmiştir. Arama sonuçlarınıza aktif olarak katkıda bulunmak için isteğe bağlı SEO ve SMO modülleri ile çoklu dil desteği içerir. Bu, web siteniz hakkında çok şey düzenlemek zorunda kalmadan web sitesinin tasarımıdır.

Web tasarım ajansı

Şirketin ihtiyaçlarına ve web sitesinin dinamiklerine göre hazırlanacak alanları dikkate alarak, hazırlanacak tasarım adımları. Web tasarımı genellikle iki sayfada hazırlanır. Ana sayfalar ve içerik sayfaları. Hoşgeldiniz ekran, web tasarım ana sayfası dediğimiz, genellikle çok iyi tasarımlar hazırlanır.

Web tasarım fiyatları

Web Tasarım, Burada fakatç sitesine gelen ziyaretçilere güzel bir sayfa tasarımı sunmak, şirketin kariyerini yukarıda vb. tutmak. Web tasarımı, ancak güzel tasarım yapalım, Google'ın Web sitesini görmezden gelme önerileri, aramanın amacından tamamen uzak olacak. Web tasarımcıları, web tasarımlarını tasarlarken bu konulara özellikle dikkat etmelidir. Web tasarımcısı ana sayfayı tamamladıktan sonra, web tasarımcısı ayrıntıları aramaz.

Web tasarım hizmetleri

Web sitesinin açıklama bölümlerinin yayınlanacağı alanlar olan açıklama sayfaları, her anlatıma göre değişecek, bu nedenle web sitesinin içeriğini yazan kişiler bu sayfaları dolduracaktır. Web tasarımcıları, tüm Web tasarımını tasarlar ve web sitesi, sayfalara yerleştirilen önceden hazırlanmış HTML olacaktır. Internet sayfası yazılım dili ile yapılacak ise, kişiye kodlama verir. Kodlama bittiğinde, Web Sayfası Web sitesinin içeriğini hazırlayacak kişiye teslim edilir veya verilir.

Web tasarım nasıl yapılır

Web Tasarım, İçerik SEO konuları incelenmiştir ile tamamlanır. İçerik bittiğinde, site teslim edilir. Web sitesinin amacına tam olarak uyan bir kelime web sayfası. Biz web sitesinde birden fazla sayfa ile çalışmak için web sitesi diyoruz. Web tasarım ajansına kıyasla birkaç sayfadan oluşan Web Sayfası Web sayfaları olarak adlandırılabilir. Web sitesini oluşturan şirketler, bu şekil web tasarımlarını ( web siteleri ) şirketin hizmetlerini tanımlamak veya ürünlerini tanıtmak amacıyla hazırlar.

Web tasarım nedir

Şirket, ürünlerini veya hizmetlerini web sayfasında açıklamaya ek olarak çok kullanıcılı bir portal oluşturmayı bekliyorsa, bu bir web sitesinin bir eseridir. Portal şekli çalışmalarının birkaç örneğini vermek için, web sitesi tasarımı, yeni Türk tecim Yasası'nın bir şartı olarak şirketler tarafından en çok tartışılan konulardan biri haline geldi. Birçok şirket hala yeni müşteriler satın almak daha zorunludur çünkü onlar yapıyor olacak Web sitesi tasarımı yapıyoruz. Tahminler şeklinde zorunlu olarak kabul edilen bir web sitesi de piyasada bulunan en ucuz fiyatlarla yapılmaktadır.

Web tasarım firması

Web Tasarım, Bu durumda, öldürülen internet sitesinin tasarımı, şirkete faydadan daha fazla zarar verir. Bununla birlikte, web sayfası tasarımını şirketimiz için yapmak zorunda olduğumuzu, mecbur olduğumuz için değil, yeni müşteriler elde etmek için yapmak zorunda olduğumuzu bilmeliyiz. Çünkü bir web sitesi, yeni müşteriler satın almanızı sağlayan en büyük reklam platformlarından biridir. Ucuz fiyatlarla Web Sitesi Tasarımı internette şirketinizin yüzüdür.

Web tasarım dersleri

Ucuz sayılar için yapılan internet sitesi tasarımları, belirli bir süre sonra şirketler için neredeyse imkansız hale gelir. Peki ucuz internet sayfaları ve pahalı internet sayfaları arasındaki fark nedir? Web tasarım şirketine sorulması gereken ilk soru, barındırma şirketinin siteyi barındırdığı ülkedir. Web sayfası tasarım hizmeti alırken, neredeyse hiç şirket sunucunun hangi ülkede olduğu sorusunu sormaz.

Web tasarımcılığı

Web Tasarım, Web sitelerinin yavaş açılmasında ilk faktör, sunucunun bulunduğu sunucuların konumu ve kalitesidir. Sunucunun konumu ile siteye giren ziyaretçi arasındaki mesafe ne kadar uzun olursa, bağlantı o kadar yavaş olur. Başka bir deyişle, bilgisayar ile web sitesine giren ziyaretçinin sunucusu arasındaki uzun mesafe, ziyaretçinin web sitenize çok düşük bir hızda bağlanmasına neden olacaktır.

Web tasarım ve kodlama

Örneğin, Türkiye'de inşaat işleri yaratan bir mühendislik şirketisiniz. Türkiye'deki müşterileriniz web sitenizi daha fazla ziyaret edecektir. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki tek kişi, hizmet ettiğiniz firmanın sahipleridir. Bu nedenle, Web sitenize giren ziyaretçiler çok yavaş bir site karşılaşacak.Bu kesinlikle kaçınılmazdır.

Web tasarımı ve kodlama

Web Tasarım, Ülkemizde, özellikle yurtdışında şirketlerden ucuz web sayfası tasarım Sunucusu hizmeti yapan bir çok şirket. Bunun nedeni, yurt dışındaki sunucuların Türkiye'deki sunuculara kıyasla çok düşük fiyatlarla satılmasıdır. Sitenizin yavaş bağlantı hızı da olumsuz Google sıralaması etkilenir. Yavaş bir web sayfası ile Google sıralamalarını artırmak imkansızdır.

Web tasarım firma

Web tasarım şirketi mail service Web sayfası tasarımı sağladı değil birçok şirket hala Gmail, Hotmail, mynet vb.B ücretsiz posta hizmeti almak şirketlerin e-posta sistemi kullanır. Kesinlikle kurumsal bir şirket çapında e-posta adresi bir etki alanı kullanın. Müşterilerinizle e-posta alışverişi ücretsiz hizmetler tarafından sağlanan e-posta hizmetini kullanarak görüntü ne olursa olsun şirket istikrarsızlaştırmak olacaktır.

Web tasarım programları

Web Tasarım, Sunduğunuz web tasarım şirketi tarafından kullanılan düşük sunucu kalitesi de e-posta değişiminizi olumsuz yönde etkileyecektir. Benzer şekilde, sosyal amaçlar için veya bir sektörde internet sayfaları aslında web tasarım ajanslarına göre internet sayfaları olarak sınıflandırılır. Bununla birlikte, web sitesi arama motorlarının ağırlığı olarak, sayfa hızlı bir şekilde açılır, site güvenlidir, şirket bilgilerinin veya ürünlerin içeriği.

Web tasarım ostim

Web sitesinin beklenen durumunu tam olarak yansıtacaktır. Web sayfasını oluşturan şirketler aslında konuyla ilgili uzmanlardır. Web sitesinin şirketlere yükümlü olduğu gerçeğine bakarsak, sonuç şirketin ticareti açısından çok olumludur.

Web tasarım iş ilanları

Web Tasarım, Web sitesini yapanlar hemen okul çağındaki çocukları kaldıramazlar. bu, iyi şirketin iyi bir web sitesi olduğunu biliyoruz ve söylüyoruz demektir. Yukarıda belirtildiği gibi, Web sayfamı almak isteyen kişilerin istedikleri bir web sitesi olduğu gerçeğine bakarsak.

Web tasarım örnekleri

Web tasarımcıları için yukarıdaki işlem aynı şekilde adımlar atıyor ve devam ediyor. Buradaki ince çizgi gelişir. Web tasarım ajansları, her sayfa için özel bir çalışma başlatır, çünkü web tasarımcıları bir ekip olarak çalışır ve tasarımcıdan bir web tasarımı olarak çalışmaya geldiklerinde içerik ve optimizasyon sipariş ederler.

Web tasarım ve programlama

Web Tasarım, Web sayfalarının kompozisyonunun, web sayfası içindeki anahtar kelimelerin doğru kullanımının ve spam eksikliğinin ( anahtar kelimelerden daha fazla yazılması gerektiğini ) dikkate alınması gereken konular olduğunu belirtmek önemlidir. Google algorithm-burada analiz bölümünde çalışan meslektaşlarımız Stanford Üniversitesi'nin yeni oluşturulan algoritmaları inceleyin. Bu alandan elde edilen bilgilere uygun olarak Sayfa İçeriği yazılır.

Web tasarım editörüne giriş

Sayfa sıralaması (PageRank) uzun çalışma gerektiren bir konudur. Web sitesi hatasız hazırlandığında, pagerank four ile dört aylık bir süre içinde çok sayıda sayfa yapıldı. Web tasarım ajanslarının en zor konularından biri, web sitesinin istenen kelimelerle ön sıraya yerleştirilmesidir. Bunun nedeni, Google'ın sitenin ayrıntılarını sürekli olarak değiştirmesidir ve.

Web tasarım paketi

Google bunları Stanford Üniversitesi algoritmalarından alıyor (Bing, Yahoo ve diğer arama motorları son zamanlarda aynı algoritmaları kullandığından) ve diğer arama motorları için hiçbir optimizasyon yapılmamasına rağmen, bu motorlar bu algoritmaları amaçlarına göre yorumlamak için çok çaba göstermez).

Web Tasarım Web Sitesi Tasarımı Web Yazılımı - İstanbul

Web Tasarım, Web tasarım ajansları Web sayfası söylediğimizde, onlar için ne anlama geldiğini açıklamaya çalıştık. (konuyla ilgili bilgileri bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz umarım arkadaş . Endüstrinizde daha fazla potansiyel müşteriye ulaşmak için dijital dünyaya katılmanız gerekir.

Web Tasarım teknolojik, yaratıcı, özgün, çözümler için arayınız. Grafyn

Günümüzde birçok küçük, orta ve büyük işletme, interneti verimli bir şekilde kullanan daha fazla potansiyel müşteriye ulaştı. Techus olarak, iş faaliyetlerinizi dikkate alarak en iyi web çözümünü sunuyoruz. İş altyapınızı, hizmet anlayışınızı ve hatta gelecekteki planlarınızı sergileyebileceğiniz bir web sitesi de ürün veya hizmet satmak için en etkili yöntemlerden biridir.

Web Tasarım - Kurumsal Web Tasarım - Web Sitesi Tasarımı

Web Tasarım, Bugün, toplumun genel veya belirli segmentini potansiyel alıcılar olarak tanımladığımızda, bu potansiyel müşteriyi kazanma sürecinde geleneksel reklam ve Tanıtım kalıplarının yetersiz olduğunu görüyoruz. Bu nedenle, daha fazla hedef kitleye ulaşmayı amaçlayan bir iş için dijital çağa ayak uydurmanın zorunlu olduğunu söylemeliyiz.

İlter Web Tasarım, Web Yazılım, İstanbul Web Tasarım

Size iyi bir çözüm sunabilir miyiz? Web tasarım hizmetimiz, şirketinizin kurumsal kimliğinde web dünyamız tasarımları ifade etmek için doğru şekilde imza atıyor. Hakim olan bir takım üzerinde çalışıyoruz. Her ayrıntıyı önemsiyoruz. Aslında, birçok hatanın bile kurumsal kimliğinize ciddi zarar verebileceğinin farkındayız.

ÖDÜLLÜ Kurumsal Web Tasarım Ajansı MediaClick ® İstanbul

Webventur, Bu farkındalık ile çalışmalarımıza devam ederken, siz değerli müşterilerimizin beklentilerini tam olarak karşılamak ve web dünyasındaki faaliyetlerinize nasıl devam etmek istediğinizi öğrenmek için sektörel faaliyetlerinizi göz önünde bulunduruyoruz. İhtiyaçlarınız, hedefleriniz ve planlarınız doğrultusunda en sağlam web tasarım projesini uyguluyoruz ve beklentilerinizi karşılıyoruz.

Web Tasarım Dersleri - Vidobu

Bizimle Nasıl İletişime Geçebilirsiniz? Firmamız her aşamada beklentilerinizi karşılamaya odaklanmaktadır. Bunu başarmak için veri alışverişi yapmamız gerekiyor. Firmamız ile mesajıma ulaştığınızda, profesyonel ekibimiz web dünyasındaki kimliğinizle ilgili planlarınızı ve projelerinizi dinleyecek ve size bu yönde en iyi çözümü sağlayacaktır. Değerli zamanını bilmiyoruz.

En İyi 10 İstanbul Web Tasarım Programlama Uzmanı Armut

Webventur, Bu nedenle, zamanınızı en doğru şekilde değerlendirebileceğiniz firmamıza katılmanızı öneririz. Zaman kaybı ve ekstra maliyet yok! Net bir iletişim ile, şirketinizin özel web sayfasını ve kurumsal kimliğinizi profesyonel bir şekilde yansıtan bir web tasarımı imzalarız. Tek yapmanız gereken şirketimle olan iletişimime geçmek. Bu şekilde, en iyi proje için ilk adımlarımızı atmaya başlayabiliriz.

Web Tasarım » Web Yazılımı » SEO » E-Ticaret » İstanbul

Çünkü kurumsal web siteniz işyerinize, fabrikanıza, ofisinize vb.. dikkatle seçilmiş her şey, kalite şeklinde düşünün ve gözün işe hoş geldiğinden emin olmak için gözü etkileyin. Kurumsal web sitenizde, işyerinizde, fabrikanızda, ofisinizde vb.. Benzer şekilde, kalıcı, etkileyici, yüksek kaliteli, rahat ve göz alıcı bir görünüme sahip olmalıdır. Çünkü bu özelliklere sahip bir web sitesi müşterilerinizi etkileyebilir ve onları sizinle çalışmaya ikna edebilir. Perspektif yazılım her zaman hizmetinizdedir çünkü elde etmek çok basittir.

Web Tasarım Web Yazılım Web Tasarımı - İstanbul

Webventur, Şirketinizin adını markalayarak uzman web tasarımları tarafından tasarlanan yazılımla vizyonun çalışmalarının en iyisi olan uzmanlardan oluşan bir ekibimiz var, şirketiniz prestij sağlayabilir ve hedef kitlenize daha kolay ulaşabilir. Kurumsallaşma ve markalaşma yapısı düşünülürse, alınması gereken en önemli adımlardan biri web sitesidir.Şirket, kurum veya kişiler, internet sayfası ürünleri, hizmetleri ve diğer bilgilerin yardımıyla internet kullanıcıları sağlayabilir.

THE ADAM Yazılım: Web Tasarım, SEO ve Sosyal Medya

İnsanlarla etkileşim kurmanın en yaygın yolu ve en etkili yol. Bugün, Web sayfası yardımıyla kurumsal ve kurumsal kimlik olmak isteyen birçok şirket, Portföylerini genişletiyor, arama sonuçları hedef kitlenizde daha etkili ve daha düşük maliyetlerle bulunabilir. basit internet sayfasına hitap etme yeteneğine sahip olan müşteriye ulaşarak, kazançlarınızı artırırsanız kalite nasıl daha büyük olacaktır.

Web Tasarım Web Sitesi Tasarımı 2D Animasyon İstanbul

Webventur, Ankara'daki Web tasarım şirketi uzman tasarımcılarımız sürekli, çekici, kolay erişilebilen tasarımları her zaman ayrıcalık şeklinde ortaya çıkararak göz önünde bulundurmaktadır. İşletmenizi web ortamına taşımak, istediğiniz zaman müşteriye ulaşmak, müşterilerinize oluşturduğunuz kampanyalar ve indirimler hakkında bilgi vermek, Ankara firmamızın hizmetlerini kullanarak Web tasarımı yapılacaktır.

Web Tasarım Özel Web Tasarım Web Tasarımı

Çok hizmet eden şirketler beklentilerinize cevap veremez. Web tasarımı firmamızın hizmetlerinden yararlanarak farkımızı ve ayrıcalığımızı anlayacaksınız. Sunduğumuz hizmet kalitemiz ve güvenimiz bizi bu güne kadar getirdi ve ilk tercih edilen şirketler arasında yerimizi kazanmıştır. Siteniz için yeni çözümler üretiyoruz ve karlarınızı sürekli güncel tutuyoruz.

İstanbul Web Tasarım ® Web Yazılımı E-Ticaret Seo ®

Webventur, Yüksek kaliteli bir sitenin web tasarımı Firmamızın Ankara hizmetlerinden yararlanacaktır. Hizmet kalitemiz ve uygun miktarda sağladığımız güven müşterilerimizi çok memnun ediyor. Uzman tasarımcılarımız, bir özveri eseri göstererek size en iyisini sunmaya çalışıyorlar. Bugün, tüm şirketler ve müşteriler internette alışveriş yaparlar. Web tasarım şirketimiz, kaliteli bir tasarım yaparak kimliğinizi ortaya çıkaracak bu konuda Ankara tasarım sitelerinde size isteklerinize cevap verecektir. İşinizi taşımak için bir web ortamı, Web Tasarım şirketimiz Ankara, iletişimsel olmayacaktır. Web artık tabletler, akıllı telefonlar ve diğer cihazlarda dijital içerik hızla büyüyen yeni nesil ve yeni nesil ile, bir bilgisayar masaüstü ile sınırlıdır.

Web Tasarım Kurumsal Web Tasarım Web Sitesi Tasarımı WebStudio

Webventur, Kullanıcılarımızı küçük ekranlara sınırlamak yerine, esnek gelişimimiz, gelecekte web sitemizi deneyimlemelerini ve kullanmalarını kolaylaştırır. Farklı cihazlar kullanırken web sitesi kullanıcıları, onlar pürüzsüz ve basit bir deneyim bekliyoruz. Kullanıcıyı hangi ekran türünü kullandığından ayıran tasarımlarımız, kontrol noktaları ve medya şüpheleri ile ilgili olarak geliştirilmiştir.

Hükümdar Bilişim Web Tasarım Hizmetleri ve Web Sitesi Tasarımı

İnterneti hayatımızın her alanında kullanıyoruz ve her gün milyonlarca yeni web sayfası sisteme katılıyor. Tabii ki, bu devasa yapıyı Web sitesini oluşturan şirketlerin profesyonel düzeyde inşa edildiği web tasarımına borçluyuz. Çünkü bu şirketler olmadan, web sitelerinin izlenimlerinin dünyasına başlamak oldukça zordur.

Web Tasarım « Ivesgo Web Tasarım

Webventur, Her şeyden önce, web Seyahat süreci bir etki alanı adı barındırma sağlanması ile başladı sunucu hizmetleri ile devam anlamına gelir. Normalde bu noktada, işin ana zor kısmı etki alanı ve barındırma üzerinde işlevsel bir web tasarımı giyinmek. Çünkü rekabetçi bir ortamda milyonlarca web sitesinin tasarımı, muhteşem olmanın her yönüyle.

Web Tasarım, Web Yazılım, Web Tasarımı, Web tasarim, ZapTasarim

Web sitesi oluşturan şirketler milyarlarca insan ile birlikte herhangi bir şekilde internet alanında olmak için değerlendirmek getirmek bir zorunluluktur bugün. Özellikle akıllı cep telefonlarının hayatımıza girmesiyle, ticaretin büyük ölçüde web ortamına kaydığı istatistiksel veriler anlaşılmaktadır.

Web Tasarım - Web Sitesi Tasarımı - Web Tasarımı © İstanbul

Webventur, Bu nedenle, Web sitesini gerçekleştiren şirketlerin sizi milyarlarca kullanıcıya aktardığı gerçeğini asla unutmamalıdır. Tabii ki, böyle bir potansiyelin olmaması şirketler için büyük bir kayıp olacaktır. Özel boyutlu bir web tasarımı ile sizin için hizmet üreten Eliz yazılımı olarak, özel yazılımımızla dinamik web sayfalarını hazırlamakla çok ilgileniyoruz.

Webventur

Şimdiye kadar web sitemiz üzerinden gerçekleştirdiğimiz web tasarımının tüm yönlerini inceleyebilirsiniz. Lütfen makul fiyatlarla sağladığımız tüm hizmetleri bize bildirin. Sana cevap vermek çok mutlu olacağımızı bilmeni istiyoruz.
Kaynak: https://www.webventur.com/
submitted by Webventur to u/Webventur [link] [comments]


2018.11.28 23:39 akunal reply

Tevbe 5: Bu ayetten şikayetiniz herhalde müşrikleri nerede bulursanız öldürün demesi. Bütün müşrikleri kastetseydi hak verirdim ama önceki ayetlere bakarsak sadece yapılan anlaşmaları bozan müşrikleri kapsadığını anlayabiliriz.
1: Allah ve Resûlünden, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz müşriklere kesin bir uyarıdır.
2: (Ey anlaşmalarında durmayan müşrikler!) İşte size fırsat! Bu günden itibaren yeryüzünde dört ay süreyle istediğiniz gibi dolaşıp elinizden gelen her türlü hazırlığı yapın; fakat bilin ki, hiçbir şekilde Allah’a karşı koyamaz ve O’nun kudretinden kaçıp kurtulamazsınız. Hiç şüphesiz Allah, kâfirleri rüsvay edecektir.
3: Ve, Büyük Hac gününde Allah ve Rasûlü’nden insanlara bir duyurudur bu: Muhakkak ki, Allah’ın ve aynı zamanda O’nun Rasûlü’nün (anlaşmalarında durmayan) o müşriklerle hiçbir alâkası kalmamıştır. Fakat (ey müşrikler), eğer tevbe eder de mevcut tutumunuzdan vazgeçerseniz, bu elbette hakkınızda hayırlı olandır. Yok, yine yüz çevirmeye devam edecek olursanız, şunu iyi bilin ki, asla Allah’a karşı koyabilecek, O’ nun kudretinden kaçıp kurtulabilecek değilsiniz. (Ey Rasûlüm!) Küfürde ısrar edenleri pek acı bir azapla müjdele!
4: Ancak Allah’a ortak koşanlardan, kendileriyle antlaşma yapmış olduğunuz, sonra da antlaşmalarında size karşı hiçbir eksiklik yapmamış ve sizin aleyhinize hiç kimseye yardım etmemiş olanlar, bu hükmün dışındadır. Onların antlaşmalarını, süreleri bitinceye kadar tamamlayın. Şüphesiz Allah, kendine karşı gelmekten sakınanları sever.
5: Haram aylar çıkınca bu Allah’a ortak koşanları artık bulduğunuz yerde öldürün, onları yakalayıp hapsedin ve her gözetleme yerine oturup onları gözetleyin. Eğer tövbe ederler, namazı kılıp zekâtı da verirlerse, kendilerini serbest bırakın. Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.
Maide 51: Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.
Bu konuda Said Nursi’nin açıklamasını kullanacağım.
“Âyette geçen "Yahudi" ve "Hıristiyan" kelimeleri türevdir. Bu kelimelerin kaynağı ise “Yahudilik” ve "Hıristiyanlık"tır. Âyetteki hüküm türev üzerine bina edildiği için kâide gereğince Yahudi ve Hıristiyanlar, dinleri için, dinlerini yansıttıkları için sevilmez. Yahudilik ve Hıristiyanlık açısından onlarla dostluk kurmak ve onları sevmek haramdır. Öyleyse mühendislik, mucitlik, doktorluk, güzellik, yöneticilik gibi dinlerine ait olmayan diğer güzel ve meşru nitelikleri sevilebilir ve bu yönleriyle onlarla dostluk kurulabilir. Çünkü bu nitelikleri âyetin yasak kapsamı dışında kalır. Şayet âyet-i kerime şöyle buyursaydı, dostluk ve muhabbet onların bütün niteliklerini kapsardı: "Yahudi ve Hıristiyanların kendilerini dost edinmeyin!" Çünkü o zaman, dinlerine ait olsun veya olmasın, kendileriyle her bakımdan dostluk ve muhabbet yasak olmuş olurdu.”
Ayrıca islam tarihi boyunca Müslümanların Gayrimüslimler ile barış içinde yaşadığı bilinen bir gerçek.
Ahzab 37: Hani sen Allah’ın kendisine nimet verdiği, senin de (azat etmek suretiyle) iyilikte bulunduğun kimseye, “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyordun. İçinde, Allah’ın ortaya çıkaracağı bir şeyi gizliyor ve insanlardan çekiniyordun. Oysa kendisinden çekinmene Allah daha lâyıktı. Zeyd, eşinden yana isteğini yerine getirince (eşini boşayınca), onu seninle evlendirdik ki, eşlerinden yana isteklerini yerine getirdiklerinde (onları boşadıklarında), evlatlıklarının eşleriyle evlenmeleri konusunda mü’minlere bir zorluk olmasın. Allah’ın emri mutlaka yerine getirilmiştir.
38 : Peygambere Allah'ın takdir ettiği, mübah kıldığı şeyde bir darlık yoktur. Bundan önce geçen bütün peygamberler hakkında Allah'ın sünneti böyledir. Allah'ın emri ise biçilmiş bir kaderdir.
Bu ayetin inişi ve Hz. Muhammed’in Zeynep ile evliliğinin nedeni Araplarda cahiliye döneminden kalan bir törenin kaldırılmak istenmesidir. Töre gereği bir insan evlatlığının eşi ile evlenemezdi.
Olayın geçmişine baktığımızda Hz. Muhammed azad edilmiş bir köle olan evlatlığı Zeyd’i halasının kızı olan Zeynep ile toplumsal tabakaları yıkmak için evlendirmiştir. Ancak aradaki farktan dolayı evlilik yürümemiştir ve Zeyd Hz. Muhammed’e gelip boşanmak istediğini söylemiştir. Hz Muhammed ise “Eşini nikâhında tut (onu boşama) ve Allah’tan sakın” diyerek reddetmiştir ancak sonuç olarak Zeyd eşini boşamıştır. Gelen ayet üzerine de Hz. Muhamed Zeynep ile evlenmiştir ki cahiliye devrinden kalan adetin geçersizliği ispatlansın.
Hz. Muhammed'in Zeynep'in güzelliğinden etkilenip onu Zeyd'den boşayıp kendisine eş olarak alması tarzı asılsız iddialar var. Zeynep Hz. Muhammed'in zaten halasının kızıdır, isteseydi zamanında pekala kendine alabilirdi. Zaten Zeyd ile Zeynep'i tabuları yıkmak için kendisi evlendirmiştir.
Nisa 144:
139: Onlar, müminleri bırakıp kâfirleri dost ediniyorlar. Onların yanında izzet ve şeref mi arıyorlar? Halbuki bütün izzet ve şeref Allah'a aittir.
140: Allah size Kitab (Kur'an)da: "Allah'ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, başka bir söze geçmedikleri müddetçe, o kâfirlerle oturmayın. Aksi halde siz de onlar gibi olursunuz" diye hüküm indirdi. Muhakkak ki Allah, münafıkların ve kâfirlerin hepsini cehennemde toplayacaktır.
141: Onlar sizi gözetleyip dururlar. Eğer Allah tarafından size bir zafer nasip olursa: "Biz sizinle beraber değil miydik?" derler. Şayet kâfirlerin zaferden bir payı olursa: (Bu defa da onlara): "Size üstünlük sağlayarak sizi müminlerden korumadık mı?" derler. Allah, kıyamet gününde aranızda hükmünü verecektir. Allah, müminlerin aleyhine kâfirlere hiçbir yol vermeyecektir.
142: Münafıklar, Allah'ı aldatmaya çalışırlar. Halbuki Allah, onların oyunlarını başlarına geçirecektir. Onlar, namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar. İnsanlara gösteriş yaparlar. Allah'ı pek az anarlar.
143: Münafıklar, küfür ile iman arasında bocalamaktadırlar. Ne bu müminlere bağlanırlar, ne de şu kâfirlere. Allah kimi doğru yoldan saptırırsa, sen artık ona kurtuluş yolu bulamazsın.
144: Ey iman edenler! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Kendi aleyhinizde Allah'a apaçık bir delil mi vermek istiyorsunuz?
Bu ayeti "körle yatan şaşı kalkar"a benzetebiliriz. Kafirler gibi olmamak için onlarla dost olmamanın nesi yanlış?
Maide 33:
27: Onlara Âdem'in iki oğluyla ilgili haberi hakkıyle oku. Hani her ikisi birer kurban sunmuşlardı, birinden kabul edilmiş, diğerinden kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen, ötekine):" Seni öldüreceğim" demişti. Diğeri ise şöyle demişti: "Allah, yalnız kendisinden korkanlardan kabul eder".
28: "Allah'a yemin ederim ki, sen beni öldürmek için bana el uzatsan da, ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim, ben âlemlerin Rabb'i olan Allah'tan korkarım.
29: "Ben isterim ki sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip ateş halkından olasın! Zalimlerin cezası budur".
30: Bunun üzerine kurbanı kabul edilmeyenin nefsi kendisini, kardeşini öldürmeye teşvik etti ve onu öldürdü. Böylece zarara uğrayanlardan oldu.
31: Derken Allah bir karga gönderdi, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için toprağı eşeliyordu. "Yazıklar olsun bana, şu karga kadar olup da kardeşimin cesedini gömmekten âciz miyim ben?" dedi ve pişman olanlardan oldu.
32: Bunun içindir ki, İsrâiloğulları'na: "Kim, bir cana kıymayan veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayan bir nefsi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir nefsin yaşamasına sebep olursa, bütün insanları yaşatmış gibi olur" hükmünü yazdık (farz kıldık). Şüphesiz ki onlara peygamberlerimiz açık delillerle geldiler. Yine de bundan sonra onların birçoğu yeryüzünde aşırı gitmektedirler.
33: Allah ve Resulüne karşı savaşan ve yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışanların cezası, ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ayak ve ellerinin çaprazlama kesilmesi, ya da yeryüzünde başka bir yere sürgün edilmeleridir. Bu, dünyada onlar için bir zillettir. Ahirette ise onlar için büyük bir azab vardır.
34: Ancak kendilerini yakalamanızdan önce tevbe edenler başka. Bilin ki Allah, çok bağışlayan ve çok merhamet edendir.
Allaha ve Resulüne karşı savaşıp fesat çıkaranlara neden ceza verilmesin? Zaten sonraki ayette tevbe edenleri cezadan hariç tutuyor. Bunların dışında 32. Ayeti es geçerek İslam öldürmeyi emrediyor demek çok da mantıklı olmaz.
Ali Imran 28:
28: Mü’minler, mü’minleri bırakıp da kâfirleri (işlerine vekil, müsteşar, başlarında idareci ve küfürleri sebebiyle) dost edinmesinler. Kim böyle yaparsa (bilsin ki o), kaynağı Allah olan bir yol, bir sistem üzerinde değildir ve Allah’tan göreceği bir yardım ve sahiplenme de yoktur; ancak (hakim konumda bulunan) o kâfirlerden (dininize, toplumunuza, mukaddeslerinize ve canınıza gelecek önemli bir tehlikeden) bir şekilde korunmanız hali müstesna. Her halükârda Allah, sizi Kendisi’ne karşı gelmekten sakındırır. Ancak Allah’adır nihaî varış.
29: De ki, göğüslerinizdekini gizleseniz de, açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsini bilir. Hiç şüphesiz Allah, her şeye kadirdir.
Ayette müminlerin diğer müminleri bırakıp da İslam’a düşmanlığı apaçık olan kafirlerin emri altına girmelerinin, işlerini onlara bırakmalarının ve küfür noktasında onlarla dostluk kurmalarının, müminleri Allah’ın yolundan uzaklaştıracağını belirtmiş. Nisa 144 ile benzer bir ayet.
Nahl 75:
73: Ve (kendileri dahil herhangi bir varlığı) rızıklandırma adına göklerden ve yerden hiçbir şeyin mülkiyetine sahip bulunmayan, esasen böyle bir şeyi yapabilecek güçte de olmayan birtakım varlıklara mı ibadet ediyorlar?
74: Artık birtakım benzetmelerde bulunarak, temsiller, misaller getirerek Allah’a benzerler icat etmeyin. (Kendisini, Kendisi hakkındaki gerçeği ve başka her bir varlığın gerçek mahiyetini tam olarak ancak) Allah bilir, siz bilmezsiniz.
75: Allah, (Kendisine kul olup başka her türlü kulluktan kurtulan gerçek hürlerle, Kendisine kulluğu bırakıp pek çok ma’budlar edinen ve böylece köle gibi hürriyetlerini teslim edenler arasındaki farkı açıklamak için) bir misal veriyor: Bir yanda, bir şahsın kölesi olup kendine ait bir yetkisi ve herhangi bir şey üzerinde tasarruf hakkı bulunmayan âciz bir adam; diğer yanda, tarafımızdan kendisine güzel ve bol rızık verdiğimiz ve bundan gizli açık infak eden (hür) bir adam: bu ikisi hiç bir olur mu? Bütün hamd, (insanları hür yaratan, hürriyetlerini korumak için kendilerine Din gönderen, bütün kâinatın hakimi ve mülkün yegâne sahibi) Allah içindir. Ne var ki, insanların çoğu bunu bilmezler (de, pek çok ma’bud edinip, onlara kölelikte bulunur ve dalkavukluk ederler).
Yetmiş beşinci ayetteki köle kavramı normal köle manasında olmayıp Allah’tan başkasına kul olan müşriklere ve dalkavuklara yapılan bir benzetmedir. Günümüzdeki bazı şeyhlerin müritleri veya reisin etrafındakiler gibi.
Nisa 34:
32: (Dünyada geçimlikler farklı farklıdır. Erkek veya kadın olmak da elinizde değildir. Dolayısıyla,) Allah’ın bazınıza bazınızdan daha fazla verdiği (makam, servet, fizikî cazibe gibi) dünyalıklar hususunda, (“Keşke bizim de olsaydı!”) şeklinde temennide bulunmayın ve (aranızda kıskançlığa düşmeyin; Allah’ın yaptığı paylaştırmaya da itiraz etmeyin). Erkekler için çalışıp kazandıklarından bir pay (ve işledikleri amellerden dolayı sevap veya günah) olduğu gibi, kadınlar için de çalışıp kazandıklarından bir pay (ve işledikleri amellerden dolayı sevap veya günah) vardır. (Bununla birlikte, mevcutla yetinmeyin; meşrû dairede ve Allah rızası istikametinde olmak kaydıyla, gayretinizi ve hedefinizi büyük tutup, çalışarak ve dua ile) Allah’ın lütf u kereminden isteyin. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilir ve her yaptığını bilerek yapar.
33: Annebaba ve diğer yakın akrabanın ölümlerinden sonra bırakacakları terike için vârisler belirledik. (Bu vârislerin terikede kendilerine verilmesi gereken belli hakları olduğu gibi,) yeminlerinizle aranızda mukavele akdettiğiniz kişilerin de haklarını verin. Şüphesiz Allah, her şeye (ve bu arada, yaptığınız her işe ve her anlaşmaya) hakkıyla şahittir.
34: (Sahip kılındıkları birtakım sıfatlar ve yüklendikleri vazife ve sorumluluk açısından erkeklik vasfına tam sahip bulunan) erkekler, kadınlar üzerinde koruyucu ve yöneticidirler. Bu, (yöneticilik ve koruyuculuk noktasında) Allah’ın bazı insanları bazılarından, (bu arada genellikle erkekleri de kadınlardan) daha kapasiteli yaratmasından ve bir de erkeklerin (mehir verme ve evin bütün masraflarını yüklenme gibi) mâlî sorumluluklarından dolayıdır. Gerçekten iyi kadınlar, Allah’a karşı itaatkâr, (meşrû çerçevede ve günahta olmamak kaydıyla) kocalarının hukukuna da riayet eden ve Allah nasıl gizli ve mahrem kalması gereken hususları koruyor ve onların açılmasına müsaade etmiyor ise, aynı şekilde (namuslarını, aile sırlarını, ailenin mal, şeref ve haysiyetini ve kocalarının hukukunu) bilhassa kimsenin görmeyeceği yerlerde ve kocalarının yokluğunda koruyan kadınlardır. Dikbaşlılığından yıldığınız kadınlara gelince: önce onlara öğüt verin; ıslah olmazlarsa, onları yatakta yalnız bırakın ve yine yola gelmezlerse (hafifçe) dövün. Eğer (Allah hakkı, aile fertlerinin eğitimi ve yetiştirilmesi başta olmak üzere, kendinize de ait meşrû isteklerinizde) size itaat ederlerse, onlara yüklenmek için bir sebep ve mazeret aramayın. Unutmayın ki Allah, mutlak yücedir aşkındır, mutlak büyüktür.
“Yine, kadın-erkek münasebetleri ve aile hukuku açısından bu çok önemli âyet, özetle şu gerçeklere parmak basmaktadır:
• Allah (c.c.), insanları bir ve her bakımdan birbirlerinin aynısı yaratmamış, hayatın gereği, meselâ toplumda iş bölümü ve meslek seçiminin esası olarak, herkese başkalarına göre bir noktada üstünlük vermiştir. Bunun gibi, her kadın ve erkek için aynı şekilde ve derecede olmamakla birlikte, genellikle bazı hususlarda kadınları erkeklerden daha üstün yarattığı gibi, bazı konularda ve bu arada idarecilik ve koruyuculuk hususunda da erkeklere kadınlar üzerinde bir mevki tanımıştır.
• Allah, kadınlara göre daha güçlü yarattığı, kendilerine daha üstün idare kabiliyet ve kapasitesi verdiği, bir de ailenin mâlî sorumluluğunu üzerlerine yüklediği için erkeği evde reis kılmıştır. Fakat bu reislik, mutlak bir hakimiyet değil, “Bir topluluğun efendisi, idarecisi, ona hizmet edendir.” hadis-i şerifinde ifade buyurulduğu üzere, hizmetini görme, bakım ve görünümünü yapma, sahip çıkma, koruma ve evin dirlik ve düzenliğini sağlama görev ve fonksiyonudur. Tabiî, “nimet ölçüsünde sorumluluk veya sorumluluk ölçüsünde nimet” kaidesince, bu görev ve fonksiyonu yerine getirmede, her idarecinin emretme ve itaat isteme yetkisi olacaktır.
• Aile fertlerinin terbiyesi, bilhassa bir âyet-I kerimede buyurulduğu üzere (Tahrîm Sûresi/66: 6), âhiretlerini kurtaracak şekilde dinî yönden yetiştirilmesi ve evin idaresi, dirlik ve düzeni öncelikle erkeğe ait ağır bir vazife ve sorumluluk olduğu için, erkek bunu yerine getirmede bir eğitimci gibi davranmak durumundadır. Kur’ân, kadınlarla ilgili olarak bu konuda erkeğe önce tavsiye, sonra yatakta ondan ayrı durma ve bu da işe yaramazsa hafifçe dövme şeklinde kademeli bir eğitim yolu göstermektedir. Son derece önemli olan bu husus, ne yazık ki bazı sözde kadın hakları savunucularınca tenkit edilmektedir. Halbuki bunun eğitim gayeli olduğu açıktır. İkinci olarak, dövülecek olan kadın değil, dikbaşlılık yapan, evde kendine düşen vazifeyi yerine getirmeyen, ahlâk ve maneviyatına önem vermeyip kendine zulmeden varlıktır. Üçüncü olarak, dövmenin derecesi hadis-i şeriflerle ortaya konmuş, yüze vurma yasaklanmış (Ebû Davud, “Nikâh”, 42), bunun bir son çare olduğu önemle vurgulanmış ve erkekler, bundan mümkün olduğunca sakındırılmıştır. Nitekim, âyette de hemen arkadan gelen ikaz bu yöndedir."
Bakara 223:
Kadınlarınız sizin ekinliğinizdir, (onlara temiz tohum bırakır ve hasılat olarak nesil elde edersiniz;) o halde ekinliğinize dilediğiniz zamanda dilediğiniz biçimde varınız ve kendiniz için (ileriye dönük, geliri hiç tükenmeyecek hasılat) göndermeye çalışınız. (Her hususta olduğu gibi, kadınlarla münasebetinizde ve nesil yetiştirme konusunda da) Allah’a isyandan, O’nun koyduğu hükümlere riayetsizlikten sakınınız. Bilin ki, mutlaka O’nun huzuruna çıkacaksınız. (O’nun huzurunda görecekleri muameleden dolayı) mü’minleri müjdele.
“Âyet-i kerime, çok özlü ifadelerle, kadın-erkek beşerî münasebetlerdeki asıl maksadın şehveti tatmin değil, tenasül, yani çoğalma ve hayırlı nesiller yetiştirme olduğunu ihtar etmektedir. Şehveti tatmin, böyle bir netice için verilmiş, o neticeye götürücü, onu kolaylaştırıcı, nesil yetiştirmedeki zorluklara katlanılmasını sağlayan, hattâ onu zevkli bir meşgale haline getiren bir avanstır. Evlilikte, bunun yanısıra, daha başka âyetlerde ifade buyurulduğu üzere, eşlerin bilhassa günahlara karşı birbirlerine örtü olmaları, birbirlerini (mânen) güzelleştirmeleri, dertlerini ve sevinçlerini paylaşarak, kalbden kalbe sevgi ve saygı bağıyla birbirlerine hayat arkadaşlığı yapmaları gibi daha pek çok fayda ve hikmetler de vardır. Bu bakımdan, evlilikte en önemli unsur, bir önceki âyette geçtiği ve bir hadis-i şerifte de buyurulduğu üzere, eşlerin dindar olması, bunun yanısıra, bilhassa geçimde eşlerin birbirlerini aşağılamamaları, karşılıklı saygı ve anlaşma adına önemli bir faktör olarak, yine hadis-i şerifin parmak bastığı üzere, küfüv, yani (en azından kültür, bilgi, anlayış gibi hususlarda) belli ölçülerde de olsa denkliktir.”
Yapılan tarla benzetmesi bazıları tarafından kadına hakaret sanılıyor ama ‘tarla’ kelimesinde ne gibi bir sıkıntı var? Gayet de yerinde bir benzetme, eğer tarlana ve tohumuna düzgün bakarsan verimli mahsul elde edersin.
https://www.youtube.com/watch?v=iICeKNiDhVo
Nisa 3:
2: Yetimlere mallarını verin. Temizi pis olanla (helâli haramla) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katıp yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır.
3: Himayenizdeki yetim kızlarla evlendiğinizde eğer haklarını gerektiği ölçüde gözetemeyeceğinizden korkarsanız, bu takdirde, size helâl olup da arzu ettiğiniz başka kadınlardan iki, üç veya dört tanesiyle evlenebilirsiniz. Eğer, birden fazla hanımınız olur da aralarında (nafakalarını temin ve birlikte geceleme gibi, hukuki açıdan) adalet yapamamaktan korkarsanız, bu durumda bir tanesiyle veya elinizin altında bulunan cariyelerle yetinin. Böyle davranmanız, zulme ve haksızlığa meyletmemeniz için daha uygun, daha elverişlidir.
http://www.sonsuzlukkulesi.com/kuranda-cok-eslilik-cariye-kavrami/
“Bazıları bilgi noksanlığından, bazıları da kasıtlı olarak, İslâm’ı 4’e kadar kadınla evlenmeye müsaade ettiği için eleştirmektedir. Oysa bu eleştiriler, pek çok açıdan haksızdır. Şöyle ki:
• Birden fazla kadınla evlenme (çok eşlilik), bütün tarih boyu hemen hemen bütün insan topluluklarında görülen bir uygulamadır. Ahd-i Atik, onu yasaklamak şöyle dursun, Hz. Davud ve Hz. Süleyman’ın çok sayıda hanımları olduğundan bahseder (Samuel 2, 5: 13) İncil'de ise çok evliliği yasaklayan hiçbir ifade yoktur. Peder Eugene Hillman, Polygamy Reconsidered (Çok Eşliliği Yeniden Değerlendirme) adlı eserinde, “Yeni Ahid’in hiçbir yerinde tek evliliği emreden veya çok evliliği yasaklayan herhangi bir ifade yoktur” der. Kaldı ki, kendi zamanında Yahudi toplumunda çok evlilik uygulandığı halde, Hz. İsa buna ses çıkarmamıştır. Roma Kilisesi’nin çok evliliği yasaklaması, Kitab-ı Mukaddes’e dayalı bir yasaklama değil, tek kadınla evlenmeyi öngören, fakat metres ve fuhşa tolerans gösteren Greko-Romen geleneğine dayalı bir yasaklamadır. Kitab-ı Mukaddes, çok eşliliğe sınır getirmezken, Kur’ân bu uygulamayı 4’le sınırlandırmış, bunu emretmemiş, hattâ tavsiye etmemiş, sadece eşler arasında adaleti gözetme şartını da getirerek, bir izin, bir ruhsat olarak vazetmiştir.
• Her zaman için çok kadınla evlenmenin bilhassa gerekli olduğu şartlar, yerler ve dönemler vardır. İslâm, her şart, her dönem ve her yerde geçerli evrensel bir din olduğu için, böylesi şartların, yerlerin ve dönemlerin gerekliliklerini de göz ardı edemez. Meselâ, savaş zamanlarında kadın nüfus erkek nüfusu daima aşar. Amerika’nın Batılılar tarafından keşfinden sonra, Kızılderili toplumlarda erkek nüfus sürekli azalmış ve kadının çok itibarlı bir yere sahip olduğu bu topluluklarda bu problem, çok eşlilikle çözülmeye çalışılmıştır. İkinci Dünya Savaşı sonunda Almanya’da evlenme ve çocuk sahibi olma çağındaki kadın nüfus, erkek nüfustan 7.300.000 fazla olup, bunların 3.300.000’i dul idi. Bilhassa savaş sonrası şartların ağırlığı altında ezilen kadınlar için en geçerli yol, bir erkeğin bakım ve koruması altına girmekti. Evet, bu şartlarda kadınlar, ya Kızılderili toplumlarıııda olduğu gibi ikinci veya üçüncü eş olarak nikâhlanacak veya İkinci Dünya Savaşı sonrası modern Batı’da görüldüğü üzere, özellikle galip kuvvetleri tatmin eden birer metres veya fahişe olmaya itilecekti.
• Sadece savaş şartlarında değil, normal durumlarda da kadın nüfusun erkek nüfusu aştığı dönemler olur. Meselâ, bugün ABD’de evlilik ve çocuk sahibi olma çağındaki kadın nüfus, erkek nüfustan 8-10 milyon daha fazladır (Hillman, 88-93). Bu durumda, bekâr kalma, kadınları öldürme, her türlü gayr-ı meşrû münasebeti serbest bırakma veya çok evliliğe müsaade etme dışında herhangi bir çözüm yolu yok ise, bunlardan hangisini tercih etmek daha İnsanî ve kadının şerefine yakışan bir yoldur? 1987 yılında Berkeley Kaliforniya Üniversitesi’nde bir öğrenci gazetesinin yaptığı ankete katılan öğrencilerin hemen hepsi, “Evlenme çağındaki erkek nüfusun az olduğu şartlarda, erkeklerin birden fazla kadınla evlenmesi kanunen meşru olmalı mı?” sorusuna “Evet” cevabı vermiştir. (J. Lung, Struggling to Surrender, 172)
• Bugün modern toplumlarda görülen bazı problemlerin çözümü yine çok eşlilikte yatmaktadır. Roma Katolikliği’ne bağlı Amerikalı bir antropolog olan Philip Kilbride, Plural Marriage For Our Time (Günümüzde Çok Eşlilik) adlı eserinde, çok kadınla evlenmeyi Amerikan toplumundaki bazı hastalıkların çözüm yolu olarak sunar. Ona göre, çok kadınla evlilik, çocukların çok menfî olarak etkilendiği boşanma hadiselerinin yol açtığı olumsuzluklara alternatif bir çözüm olabilir. (Kilbride, 118)
• Meselenin psikolojik boyutları da vardır. Meselâ Müslüman, Hıristiyan veya bir başka dinden yeni evlenmiş pek çok Afrikalı hanım, kendisini iyi bir koca olarak ispatlamış bir erkeğe ikinci eş olarak gitmeyi tercih ettiklerini belirtmişlerdir. Aynı şekilde pek çok kadın, gerek yalnızlıktan kurtulmak, gerekse işbirliği yapmak için evde ikinci, üçüncü bir eşi kabul etmektedir. (Hillman, 92-97) Meselâ, Nijerya’da 15-59 yaş arası kadınlar arasında yapılan bir ankete katıklıların % 60’ı çok eşliliği tasvip ederken, kırsal Kenya’da yapılan bir ankete katılan 27 kadından 25’i, bir erkeğin tek hanımı olmaktansa, birkaç hanımından biri olmayı tercih ettiğini belirtmiştir. (Kilbride, 108-109)
• Burada ilave edilmelidir ki, günümüz İslâm toplumlarıııda çok büyük oranda yaygın olan, tek kadınla evliliktir. Bu toplumlarda çok ka¬ dınla evlilik vakası, Batı toplumlarıııda evlilik dışı ilişkilerden çok daha az sayıdadır. Ünlü Amerikalı Hıristiyan vaiz Billy Graham, şöyle yazıyor: “Günümüzde Hıristiyanlığın çok evlilik konusunda uzlaşmaya gitmemesi, aleyhine bir durumdur. İslâm, birtakım sosyal hastalıklara karşı sınırları ve çerçevesi çizilmiş bir çare olarak çok evliliğe izin vermiştir. Hıristiyan ülkeler, tek kadınla evlilik şovu yapıyorlar ama, uygulamada hepsinde çok eşlilik var. Bugün kimse, Batı toplumlarıııda metreslerin oynadığı rolü bilmiyor. Bu noktada İslâm, temelden iffet, namus ve İnsanî fazileti koruyan bir dindir. Toplumun ahlâkî bütünlüğünü muhafaza etmek için çok kadınla evliliğe izin vermekle birlikte, her türlü gayr-ı meşrû ilişkiye de kapıları kapamaktadır.” (Abdürrahman Doi, Womarı in Shari ‘ah , 76)
• Bütün bunlardan sonra, hepsinden önemli olan şu husus bilhassa belirtilmelidir: “Tabiat”ta bitkiler ve hayvanlar dünyasında da görüldüğü üzere, evlilikten asıl maksat üremedir, çoğalmadır. Evlilik ilişkisinin verdiği lezzet, üremenin gerçekleşmesi adına bir avanstır. Bir kadın, ayın belli günlerinde ve genel olarak 50 yaşından sonra üremeye hizmet etmez. Buna karşılık erkek, ortalama 70 yaşma kadar, hattâ daha da öteye ve yılın her gününde üreme adına müsaittir. Şu halde, evliliği tek kadınla sınırlama, onu asıl maksadına hizmetten alıkoyma demektir. Kaldı ki, yukarıda belirtildiği üzere İslâm, çok kadınla evlenmeyi emretmez, fakat yasaklamaz da. Onu bir izin, bir ruhsat olarak kabul eder ve evliliğin sebep olduğu, ailenin geçimi ve miras gibi konularda hukukî düzenlemeler getirmiş bulunmasının yanısıra, bu ruhsatı uygulamada manevî-ahlâkî kaideler de koymuştur (Şerif Muhammed’den özetle).
Köle-cariye meselesini değerlendirirken, aşağıdaki noktalar göz önüne alınmalıdır:
• İslâm, her şeyden önce, kölelik ve/veya cariyeliği getiren bir din olmayıp, kendisini bu uygulamanın uluslararası çapta ve en acımasız şartlarda sürdüğü bir ortamda bulmuştur. Yine her şeyden önce mesele, bir savaş hali ve savaş esirlerine nasıl muamele edileceği meselesidir. Kölelik, hattâ değişik ad ve usullerde cariyelik dünya toplumlarıııda daha düne kadar görülürken, İslâm, 14 asır öncesinden bu meseleye neşter atmıştır. Tarih içindeki Müslüman toplumlarda görülen ve tasvibi mümkün olmayan bazı uygulamalardan sorumlu olan İslâm değil, kendilerini İslâm’a nisbet eden insanlardır.
• Modern dünyada uluslararası hukukun tarihi birkaç asır öncesine gitmezken, İslâm, gerek savaş gerekse esirlere muamele ve daha başka uluslararası hukuk alanına giren meselelerde kaideler ve yasalar koymuş, öyle ki, 12 asır önce İmam Muhammed eş-Şeybanî, bu sahada Es-Siyeru'l Kebîr adlı eserini kaleme almıştır.
• İslâm, esir edilmiş kadınların da öldürülmesini yasaklarken, onları Müslüman aileler arasında dağıtmış, eğitilmeleri ve kendileriyle evlenme veya başkalarıyla evlendirilmeleri üzerinde hassasiyetle dumıuş ve evlenip de veya efendilerinden çocuk sahibi olanlara hür kadın statüsü tanımıştır. Ayrıca, hürriyetlerine kavuşturulmalarını şiddetle tavsiye etmiş, o kadar ki, Din’i uygulamada yapılan pek çok hatanın karşısına kefaret, yani o hatayı giderici ceza olarak köle veya cariye azad etmeyi koymuş, bunun büyük sevap getiren bir davranış olduğunu beyan buyurmuştur.
• İslâm, kadın olsun erkek olsun hiçbir ayrım yapmadan insana çok büyük değer ve şeref bahşetmiştir. Bu sebeple o, kadınları değerlendirirken, eğitimi, şahsiyeti ve karakteriyle gerçek İnsanî mertebeye yükselmiş kadınları muhsan(a) (korunmuş) kadınlar olarak ele almıştır. Manevî-ahlâkî, dolayısıyla gerçek İnsanî değerlerden yoksun ve kendisini tamamen fizikî bir nesne olarak gören ve takdim eden bir kadın, muhsan(a) bir kadın değildir. İslâm, her insanın, her kadının kâmil insan olmasını hedeflerken, bu seviyeye ulaşmaya öncelikle bir eğitim meselesi olarak bakmış ve bu eğitimin her kademesi içiıı ayrı kaideler koymuştur. Kısaca, kölelik-cariyelik konusunun eğitime ait ve psikolojik bir yönü de vardır.
• İslâm, hukuk alanında, hakim olduğu toplumdaki eski ve kendisine ters düşmeyen yasaları yerinde bırakır; bu yasalardaki yanlışlıkları tashih eder veya yeni yasalar koyar ve bütün bunları yaparken tedricî bir yol takip eder. O kadar ki, bazı kötülüklerin giderilmesi ve güzelliklerin yerleştirilmesi uzun bir zaman, eğer mesele bir toplumun değil, bütün toplumlarm meselesi, yani uluslarası bir mesele ise asırlar alabilir. İşte İslâm, kölelik ve/veya cariyelik meselesinin kökten çözümünü, meselenin bilhassa uluslararası hukuka ve münasebetlere ait yönü olması itibariyle, zamana ve insanlığın olgunlaşmasına bırakmıştır. “
Talak 4:
Kadınlarınızdan âdetten kesilmiş olanlarla, henüz âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Hamile olanların bekleme süresi ise, doğum yapmalarıyla sona erer. Kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.
https://youtu.be/pBsTb04SpKg?t=42
Enfal 1:
(Ey Muhammed!) Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: “Ganimetler, Allah’a ve Resûlüne aittir. O hâlde, eğer mü’minler iseniz Allah’a karşı gelmekten sakının, aranızı düzeltin, Allah ve Rasûlüne itaat edin.”
Ganimetlerin taksimiyle ilgili bir surenin giriş kısmı, ayrıca mü’minlere ganimet için savaşılamayacağını asıl önemli olanın Allah’ın rızasının olduğu anlatılır. Buradan bütün malın Peygambere ait olduğu anlamı çıkarılamaz çünkü aşağıda vereceğim diğer ayetlerde zaten nasıl bir taksim yapılacağı açıklanmıştır.
Allah’ın savaşsız olarak onlardan alıp da Rasûlü’ne ganimet olarak bahşettiği mallara gelince –ki, siz o mallar için at da deve de koşturmadınız, fakat Allah, kimleri dilerse, onlar üzerinde rasûllerine hakimiyet verir. Allah, her şeye hakkıyla güç yetirendir. Allah’ın, fethedilen ülkelerin halklarına ait bulunup da savaşsız olarak Rasûlü’ne bahşettiği mallar, (beşte biri) Allah(’a ait olmak üzere Rasûl’ü) için, ayrıca Rasûl için, O’nun yakınları için, yetimler için, yoksullar için ve yolda kalmışlar içindir. Ki o mallar, içinizdeki zenginler arasında devredip duran bir servet haline gelmesin. Rasûl (o mallardan size ne verirse) onu hoşnutlukla alın (ve İslâmî bir hüküm olarak) size neyi getirip tebliğ ederse, onu kabul edin ve sizi neden men ederse ondan da geri durun. Allah’a gönülden saygı besleyin ve O’na karşı gelmekten sakının. Muhakkak ki Allah, cezalandırması çok çetin olandır. (Bu ganimet malları, ayrıca) o fakir Muhacirlere aittir ki, onlar yurtlarından çıkarılmış, mallarından mahrum bırakılmışlardır; onlar, Allah’tan lütuf ve hoşnutluk peşindedirler ve Allah’ın dinine ve Rasûlü’ne yardım etmektedirler. Onlar, (imanlarında ve üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmede) gerçekten samimi ve sadıktırlar.
Enbiya 33:
O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı yaratandır. Her biri bir yörüngede yüzmektedirler.
“Yüzmektedirler” ifadesinden boşluğun aslında dolu olduğu çıkarılır. Elimizdeki bilgilere göre tabii ki de uzayda maddesel bir ortam yoktur, ancak orada mutlaka bir şeyler olduğuna ve ileriki tarihlerde keşfedileceğine inanıyorum.
Kainatın sudan yaratıldığına dair bir okuma parçası: http://www.yaklasansaat.com/evren/buyuk_patlama/buyuk_patlama.asp
Evrim:
Bir maymunun sonsuz zaman içerisinde rastgele tuşlara basarak günümüzdeki -insan hariç- her yönüyle hatasız işleyen dünyayı yaratmasına, hiç de inanasım gelmiyor. Ki insanın cüz-i iradesine bırakılmış eylemleri haricinde o bile kusursuz çalışıyor.
Yoktan koca bir evrenin oluştuğuna; yıldızların ve gezegenlerin kendi başlarına mükemmel bir şekilde hizaya girip yörüngelerine oturduklarına inanamıyorum. Cansız bir ortamdan nükleik asitlerin oluştuğuna, nükleik asitlerden bakterilerin, bakterilerden de günümüzdeki canlıların oluştuğuna da inanamıyorum.
Adem ve Havva'nin cocuklarinin ensest iliskileri aciklamasi daha mantıklı geliyor.
İŞTE 2 DAKİKADA EVRİMİ ÇÜRÜTEN O VİDEO!! , şaka şaka ama şu makaleyi okumanı tavsiye ederim:
http://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/canlilaevrim.asp
Fen lisesi ile de ispatlanamayan bir görüşü nasıl bağdaştırdığını anlamıyorum.
Kuran’ın çok anlamlı olması:
Bence belirsiz, yoruma açık demek doğru olmaz ancak çok anlamlıdır. Çünkü Kuran’da x hem doğrudur yem yanlıştır gibi bir şey ancak ayetin doğru yorumlanmaması ile ortaya çıkar. Kuran’ın gerek evrensel olması gerek de kendinden sonraki herkese hitap etmesinden dolayı ve de Allah’ın bir varlığı sadece tek bir sebeple yaratmamasından ötürü ayetlerde çok anlamlılık vardır. Mesela aile hukuku ile ilgili emir ve yasakları anlatırken aynı zamanda insanın fıtratına dair ipuçları da verebilir(salladım).
https://www.youtube.com/watch?v=3zQjFdYwwcY
Kutuplara yakın yaşayan insanlar dair:
“İslâm, ibadet vakitlerinin belirlenmesinde, her zaman, her yerde ve her seviyede insanın görebileceği işaretleri esas almıştır. Bu bakımdan, bilimsel ve teknik gelişmelere ve hesaplamalara, onlardan istifade edilse bile, mutlaka gerek duyulmaz. Bazıları, bu şekilde kutuplarda namaz vakitlerinin tesbit edilemeyeceği itirazında bulunmaktadırlar. Böyle bir itiraz, eksik coğrafya bilgisinden kaynaklanmaktadır. Gece ve gündüzlerin 6 ay kadar sürdüğü kutup bölgelerinde 24 saatlik zaman dilimi çerçevesinde sabah ve akşamın işaretleri o kadar açıktır ve bu işaretler o kadar düzenli görülür ki, halk buna göre yatma, kalkma ve diğer işlerini yapma vakitlerini kolayca ayarlayabilmektedir. Saatlerin yaygınlaşmadığı zamanlarda, Grönland, Norveç ve Finlandiya gibi ülkelerde oturanlar, günün ve gecenin saatlerini ufukta beliren çeşitli işaretlere göre ayarlarlardı. Bu işaretler, kendilerine günlük programlarını düzenlemede yardımcı olduğu gibi, ibadet vakitlerini ve bu arada sahur ve iftar yemeklerini tesbit etmelerinde de yardımcı olurdu.”
Ayrıca Ra’d suresi 41. Ayete göz atabilirsin.
Allah neden tütün ürünlerini yasaklamamış:
Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, şüphesiz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.
Dilleriniz yalana alışageldiğinden dolayı, Allah’a karşı yalan uydurmak için, “Şu helâldir”, “Şu haramdır” demeyin. Şüphesiz, Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.
Ayette geçenlerin dışında herhangi bir şey konusunda helal/haram diyemeyiz. Ancak Kuran’da Allah’ın insana emaneti olan vücuda zarar verilmesi yasaklanmıştır.
Peygamberin eşleriyle ilgili kısımlar:
“Seks hayatına yer verme” ve “kac kariyla evlenmesi” konusunda açık konuşup ayet örneği verebilirsin çünkü bu konuda kullandığın üslup kadar ekstrem bir ayet hatırlamıyorum. Bir tek Ahzab 37 olabilir o da açıklandı. Peygambere ve eşlerine ait verdiği bazı örnekler vardır, bunlar diğer insanlar Peygamberi örnek alsın diyedir.
Peygamberin çok eşliliği → https://sorularlaislamiyet.com/peygamber-efendimizin-zevceleri-kac-tanedir-cok-evlenmesinin-hikmeti-nedir
Kuran, neden köleliği ve tecavüzü yasaklamıyor:
https://sorularlaislamiyet.com/islamiyetin-koleligi-kaldirmak-icin-tedbirler-aldigini-soylediniz-bu-tedbirler-nelerdir-kolelik-0
Nikahlı eşin dışında ilişkiye girmenin yasak olduğu bir durumda(zina) tecavüze nasıl yasak değil denilebilinir?
Kuran mealinde ‘düşün’ kelimesini arattım 124 sonuç çıktı. 124 kere düşün kelimesinin geçtiği bir kitabın dinine nasıl beyne ihtiyaç yoktur dersin?
Saygılar.
submitted by akunal to u/akunal [link] [comments]


2018.10.31 19:12 throwmefaway Arı Filmi Senaryosu

. Bilinen tüm havacılık kurallarına göre. bir arının uçabilmesi mümkün değildir . Kanatları şişko ufak vücudunu yerden kaldırmak için çok küçüktür . Arılar her şeye rağmen uçar. çünkü arılar insanların imkansız dedikleri şeyleri takmaz . Sarı siyah. Sarı siyah. Sarı siyah . Aaa siyah ve sarı! Haydi bugün biraz farklı takılalım . BAL. Barry! Kahvaltı hazır! Geliyorum! Bir saniye bekle . Alo? Barry? Adam? Bu olaya inanabiliyor musun? İnanamıyorum. Geçerken alırım seni . Çakı gibiyim . Merdivenleri kullan. Baban onlara dünyanın parasını verdi . Çok heyecanlıyım . Mezunumuz da geldi. Seninle gurur duyuyoruz oğlum . Notların da harika . Çok gurur duyuyoruz . Anne! Şekil yaptım o kadar ya . Üstün tüylenmiş. Ah! Beni yoluyorsun! El salla! 'ninci sırada olacağız. Hoşça kalın! Barry sana ne dedim? Evde uçmak yok! Merhaba Adam. Selam Barry . Tüy jölesi mi bu? Biraz. Bugün özel bir gün . Başaramam sanıyordum . Üç gün ilkokul üç gün lise . Lise günleri korkunçtu . Üç gün üniversite. İyi ki bir gün ara verip otostopla kovanı dolaşmışım . Döndüğünde farklı biriydin . Merhaba Barry. Artie bıyık mı bıraktın? Yakışmış . Frankie'yi duydun mu? Duydum . Cenazesine gidecek misin? Hayır gitmeyeceğim . Birini sokarsan ölürsün . Bu hakkını da bir sincapta kullanmazsın. Asabi herif . Yoldan çekilmeyi akıl edebilirdi . Yollarımızdaki bu lunapark uygulamasını çok seviyorum . Tatile ihtiyaç duymamamızın nedeni de bu . Vay be çok heyecanlı. Yani bu koşullar altında . Adam bugün erkek oluyoruz. Aynen! Arı beyler. Süper! Yaşasın! Öğrenciler fakülte ve değerli arı mensupları. karşınızda dekanımız Sayın Vızvızoğlu . Hoş geldiniz güzide Kovan Şehri'mizin sevgili. MEZUNLARI. mezunları . Mezuniyet törenimiz sona ermiştir . BALYAP şirketindeki kariyeriniz başlamış bulunmaktadır! İşimizi bugün mü seçeceğiz? Sadece eğitim dönemi diye duydum . Dikkat! İşte başlıyor . Lütfen ellerinizi ve antenlerinizi her zaman vagonun içinde tutunuz . TEBRİKLER İYİ ŞANSLAR. Acaba nasıl olacak? Biraz ürkütücü . Balyap'a hoş geldiniz Balsan Şirketi'nin. ve Baltıgen Şirketler Grubu'nun bir parçası . İşte bu! Vay canına . Vay canına . Siz arılar ömrünüz boyunca çok çalışacağınız. bu noktaya gelebilmek için bir ömür boyu çabaladınız . Bal gözüpek Polen Gücü ekibinin kovanımıza getirdiği nektarla başlar . Çok gizli formülümüz. renklendirilip koku ayarı ve baloncuk ayrıştırma işlemi yapılarak. altın gibi parıldayan. tatlı şuruba dönüşmesiyle oluşur ki biz buna. Bal deriz! Çok seksi. O benim kuzenim! Öyle mi? Hepimiz kuzeniz . Haklısın. Balyap arı halkının varlığının. her açıdan korunması için durmaksızın çabalar . Bu arılar yeni kasklarımızın dayanıklılık testini yapıyorlar . Ne kadar kazanıyor acaba? Ne kadar alsa az . Ve işte en son icadımız Krelman . Ne işe yarıyor bu? Balı döktükten sonra. kenarda kalanları toplar. Milyonlar kazandırıyor bize . Krelman'da çalışmak mümkün mü? Tabii ki. Birçok arı işi küçük işlerdir. Ancak arılar bilir ki. her iş küçük de olsa eğer iyi yapılıyorsa çok önemlidir . Fakat mesleğinizi dikkatli seçin. çünkü seçmiş olduğunuz meslekte ömrünüzün sonuna kadar kalacaksınız . Ömrümün sonuna kadar aynı işi mi yapacağım? Bunu bilmiyordum . Ne fark eder ki? Şunu bilmek sizi çok mutlu edecektir arı halkı tam milyon yıl boyunca. bir gün bile izin yapmamıştır . Ölümüne mi çalıştıracaksınız bizi? Deneyeceğiz . Balyap. Vay be! Aklımı başımdan aldı! "Ne fark eder ki?" Nasıl böyle bir şey dersin? Sonsuza dek bir tek iş. Bu yapılabilecek en çılgınca seçim . Ben rahatladım. Hayatımızda tek seçim yapacağız . Nasıl olur da bunu bize söylemezler? Barry neden her şeyi sorguluyorsun? Biz arıyız . Yeryüzünün en mükemmel işleyen topluluğuyuz . Burada her şeyin biraz fazla iyi işlediği hiç mi aklına gelmiyor? Bana bir örnek ver . Ne bileyim ben ama neden bahsettiğimi biliyorsun . Kapıyı boşaltın. "Kraliyet Balözü Kuvvetleri" inişe geçiyor . Dur bir dakika . Hey bunlar Polen Gücü! Vay canına . Hiç bu kadar yakından görmemiştim . Kovanın dışını biliyorlar . Ama bazıları geri dönmüyor . Selam! Merhaba Polenciler! Nektar. Harikaydınız beyler! Sizler canavarsınız! Göklerin kralısınız! Bayılıyorum size! Acaba neredeydiler. Bilmem . Onların günleri planlı değil . Kovanın dışında nerelere gidip neler yapıyorlar kim bilir? Pat diye Polen Gücü'ne katılamazsın. Ona göre yetiştirilmelisin . Haklısın . İkimizin ömür boyu göremeyeceği kadar polen var burada . Alt tarafı bir itibar göstergesi. Arılar bunu biraz fazla önemsiyor . Belki. Üzerinde varsa ve kızlar bunu görüyorsa işler değişir . Şu kızlar mı? Onlar da kuzenimiz değil mi peki? Uzaktan. Uzaktan . Şu ikisine bakın . İki tane kovan miskini. Şunlarla biraz dalga geçelim . Polen Gücü'nde olmak tehlikeli olmalı . Evet. Bir keresinde bir ayı beni bir mantara sıkıştırdı . Bir pençesi boğazımdaydı. Diğeriyle sağlı sollu tokatlatıp duruyordu beni! Vay canına! Yenebileceğimi tahmin etmezdim . Bunlar olurken sen ne yapıyordun? Yetkililere haber veriyordum . İmzalayabilirim . Bugün dışarısı sarstı değil mi beyler? Evet . Yarın buradan km. Uzaklıktaki ayçiçeği tarlalarına gidiyoruz . kilometre mi? Barry! Bizim için kısa mesafe ama belki sana uygun değildir . Belki de uygundur. Hayır değildir! J Kapısından sıfır dokuz sıfır sıfır'da kalkıyoruz . Ne dersin vızvız çocuk? Yeterince güçlü müsün? Olabilirim. Sıfır dokuz sıfır sıfır'ın ne demek olduğuna bağlı . Hey Balyap! Beni korkuttun baba . Hangi işi istediğine karar verebildin mi? Bir sürü seçenek var. Ama sadece birini seçebilirsin . Her gün aynı işi yapmaktan sıkıldığın oldu mu hiç? Karıştırmanın ne olduğunu anlatayım . Sopayı tutarsın şöyle bir gezdirirsin güzelce karıştırırsın . Bir ritim tutturursun kendine. Çok güzel bir şeydir . Düşünüyorum da. belki de bu bal alemi bana göre değildir . Ne düşünüyordun baloncu olmayı mı? İğnesi olan biri için kötü bir meslek . Janet oğlun bal işine girmek istediğinden emin değilmiş! Barry bazen çok komik oluyorsun. Olmaya çalışmıyorum . Bal işine giriyorsun. Oğlumuz Karıştırıcı olacak! Karıştırıcı mı olacaksın? Kimse beni dinlemiyor! Senin için özel sopalarım var . Şu anda ne istersem söyleyebilirim. Dövme yaptıracağım! Haydi taze bir bal açıp bunu kutlayalım! Belki burnuma da küpe taktırırım. Antenlerimi kazıtırım . Bir çekirgeyle çıkarım. Altın diş taktırıp önüme gelene "kanka" derim! Gurur duyuyorum . Bugün işe başlıyoruz! Büyük gün . Haydi! Bütün iyi işleri kaptıracağız . Evet. Tabii . Polen Sayma Dublör Arı Boşaltma Karıştırıcı Danışma Masası Saç. Hala boş mu? İki kişi kaldı! ÇERÇÖP TOPLAMA. Ve bir tanesi de sen oldun! Hangisini aldın? Çerçöp toplama . Vay canına! Çaylak mısınız? Evet efendim! İlk günümüz! Hazırız! Seçiminizi yapın . İstersen sen başla. Hayır sen . Tanrım. Neler müsait acaba? Tuvalet görevlisi her zaman açık ama düşündüğün nedenden değil . Krelman olabilir mi? Elbette. Krelman senin . KRELMAN DOLU. Üzgünüm az önce dolmuş . Balmumu tamiri açık . Krelman tekrar açıldı . Ne oldu? Bir arı öldüğünde onun yeri açılır. Gördün mü? Ölmüş. Ölü. Bir ölü daha . Bu da ölü. Ölümcül ölü. İki ölü daha . Baş üstü ölü. Baş altı ölü. Hayat böyle! Bu çok zor! Isıtma Soğutma Dublör Arı Boşaltıcı Karıştırıcı. Uğultucu Tuvalet Müfettişi İplik Koordinatörü Şerit Amiri. Larva terbiyecisi. Barry sence hangisini Barry? Barry! Pekâlâ dokuzuncu bölgede bir ayçiçeği tarlası bulunuyor. Neredesin? Dışarı çıkacağım. Nereye dışarı? Kovandan dışarı. Olmaz! Ömrümün sonuna kadar çalışmadan önce buna mecburum . Öleceksin! Delirmişsin sen! Biri arıyor . Eğer kendini cesur hisseden varsa . Caddedeki çiçekçiye. yeni güller gelecek bugün . Selam millet . Şuna bakın. Bu dün gördüğümüz çocuk değil mi? Kalkış pistine girmek yasak evlat . Sorun yok Lou. Bizimle gelecek bugün . Ballı çocuk seni . Burayı imzala burayı. Şuraya da paraf at . Teşekkürler. Tamam . Bugün yağmur ihbarı aldık ve. hepinizin bildiğiniz üzere arılar yağmurda uçamaz . O yüzden dikkatli olun. Ve her zamanki gibi süpürgelere. terliklere köpeklere kuşlara ve ayılara dikkat edin . Bazı evlerde üzerimize enerji içeceği döküldüğü rapor edildi . Murphy bu yüzden şu an revirde ve çekirge gibi durmadan zıplıyor! Bu korkunç. Kuralı hatırlatayım. kesinlikle insanlarla konuşmak yok! Pekâlâ kalkış pozisyonu! Vızz vızz vızz vızz! Vızz vızz vızz vızz! Vızz vızz vızz! Siyahla Sarı! Alemin Kralı! Hazır mısın Cesur Çocuk? Evet. Tabii ki . Rüzgar Tamam . Telsizler Tamam. Balözü takım Tamam . Kanatlar Tamam. İğne Tamam . Altına kaçıranlar Tamam . Pekâlâ kızlar. haydi kalkıyoruz! Sömürün o sardunyaları çizgili canavarlarım! Emrediyorum kurutun o çiçekleri! Vay canına! Dışarıdayım! Kovandan çıktığıma inanamıyorum! Ne kadar da mavi . Hızlı ve özgür hissediyorum kendimi! Uçurtma! Vay be! Çiçekler! Burası Mavi Lider. Güllerle görsel temas var . derece dönün . Güller! derece tamam. Dönüyoruz . Kenara çekil ufaklık. Geri tepebilir . Nektar. İşte buna "Nektar Toplar" denir . Polenleme görmüş müydün hiç? Hayır efendim . Buradan biraz polen alıp şuralara serpiyorum. Biraz da buraya. bir tutam da şuraya. Biraz sihir gibi . Bu inanılmaz. Peki niye yapıyoruz bunu? Polen gücü. Ne kadar polen o kadar çiçek o kadar balözü o kadar bal . Harika . Parlak bir sarılık görüyorum. Papatyalar olabilir . Ben de gördüm tamam . Durun. Çiçeklerden biri hareket ediyor . Tekrar et. Hareket eden bir çiçek mi rapor ediyorsun? Olumlu . O top içerdeydi! En güzeli bu. Nedir bu? Bilmiyorum ama bu renge bayılıyorum . Güzel kokuyor. Çiçek gibi değil ama hoşuma gitti . Evet tüylü . Kimyasal da . Dikkatli olun çocuklar. Biraz yapışkan . Arı Maya aşkına! Mankafa buraya gel çabuk! Eyvah! Çocuklar! Bu hiç iyi değil . Olumlu . Ucuz kurtulduk . Canım yanacak . Ana kuzusu . Pozisyonunu kaybettin çaylak! Füze gibi geri yollayacağım sana! Yardım edin! Galiba bunlar çiçek değil . Ona söyleyelim mi? Bence biliyor . Bu da nesi? Maç sayısı! Toparlanmaya başlasan iyi olur tatlım çünkü birazdan kafana yiyeceksin! İmdat! KLİMA KONTROL. İğrenç . Arabada arı var! Bir şey yap! Direksiyondayım! Merhaba Arı. Arkaya geldi! Beni sokacak şimdi! Kimse kıpırdamasın! Kıpırdamazsanız hiçbirimizi sokmaz. Kıpırdamayın! Göz kırptı! Sprey sık ona! Ne yapıyorsun? Vay. Dışarıdaki gerginlik katsayısı inanılmaz . Eve dönmeliyim . Yağmurda uçamam . Yağmurda uçamam . Yağmurda uçamam . İmdat! İmdat! Arı düşüyor! Ken pencereyi kapatır mısın? Yeni hazırladığım özgeçmişime bak. Katlanabilir bir broşür seklinde . Gördün mü? Katlanıyor . Oh hayır gene insanlar. Yeter artık ama . Bu da ne böyle? Bu kez olacak. Bu kez. Bu kez. Bu kez! Perde! Şeytani bir şey bu . Harika oldu. Tüm özel yeteneklerim. hatta en sevdiğim on film bile var . İlki hangisi? "Yıldız Savaşları mı"? Hayır Ben sevmiyorum öyle. filmleri . Konuşmamıza neden izin verilmediği belli. Delirmiş bunlar . İş görüşmesine gittiğimde şaşırıyorlar. Söylediklerime inanamıyorlar . İşte güneş orada. Belki oradan çıkabilirim . Güneşin üstünde yazıyor muydu? Küresel ısınmayı ben tahmin etmiştim . Sıcaklığı hissediyordum ama önceleri benim ateşim sandım . Hey! Dur! Arı! Geri çekilin. Kışlık bot bunlar . Dur! Öldürme onu! Arılara alerjim var. Bu arı beni öldürebilir! Onun hayatı neden seninkinden değersiz olsun? Onun hayatı niye benimkinden değersiz? Söyleyeceğin bu mu? Her hayatın bir anlamı var. Onun neler hissedebileceğini bilmiyorsun . Broşürüm! Haydi bakalım ufaklık . Korktuğumu sanmayın. Alerjim var . Özgeçmişine bunu da yaz . Yüzüm balon gibi şişebilirdi . Bunu da "özel yeteneklerine" eklersin . Birini bir yumrukta indirmek de özel bir yetenek . Hoşça kal Vanessa. Teşekkürler . Vanessa haftaya yoğurt yemeye? Tabii Ken. Nasıl istersen . Üzerine keçiboynuzu koyabilirsin. Güle güle . Kalorisi daha azmış. Güle güle . Bir şey söylemeliyim . Hayatımı kurtardı. Bir şey söylemeliyim . Haydi bakalım . ARIGE DİYET TON. Olmaz . Ne diyeceğim? Başım belaya girebilir . Arı yasası. Bir insanla konuşamazsın . Bunu yaptığıma inanamıyorum . Yapmalıyım . Yapamam. Haydi ama! Yapamam. Haydi ama! Yap şunu. Yapamam . Lafa nasıl gireceğim? "Jazz sever misin?" İyi fikir değil . İşte geliyor! Konuşsana salak! Merhaba! Affedersin . Konuşuyorsun. Biliyorum . Konuşuyorsun! Çok özür dilerim . Önemli değil. Rüya görüyorum. ama yatağa gittiğimi hatırlamıyorum . Eminim bu biraz sinir bozucudur . Benim için sürpriz oldu. Yani sen bir arısın! Ben bir arıyım. Aslında bunu yapmamalıydım ama. beni öldürmeye çalıştılar . Sen olmasaydın. Sana teşekkür etmeliydim. Ben böyle yetiştirildim . Bu biraz garip oldu . Bir arıyla konuşuyorum. Evet . Bir arıyla konuşuyorum. Ve bir arı benimle konuşuyor! Minnettar olduğumu söylemek istedim. Gideyim artık . Bekle! Bunu yapmayı nerede öğrendin? Neyi? Konuşma olayını . Senin öğrendiğin gibi. "Anne. Baba. Bal" Öyle başladım . Bu gerçekten komik. Evet . Evet. Arılar komiktir. Gülmüyorsak ağlarız böyle başa çıkıyoruz hayatla . Neyse . Acaba. bir şey içer miydin? Ne gibi? Bilmem. Belki Kahve? Sana zahmet vermek istemem . Ne zahmeti canım. İki dakikamı alır . Alt tarafı kahve. Zahmet olmasın . Saçmalama lütfen! Aslında bir fincan alırım . Romlu kek de ister misin? Almasam. Bir parça al . Yok almayayım. Haydi ama! Birkaç mikrogram vermeye çalışıyorum da . Nerede? Çizgiler şişman gösteriyor . Harika görünüyorsun! Modadan anlıyor musun emin değilim . Sen iyi misin? Hayır . Kravatını takside bağlayıp uçarak gitmiş Manhattan'a . Sonunda oraya varmış . Kilisenin merdivenlerini koşarak çıkmış. Düğün başlamış bile . Sonra da demiş ki "Mısır mı?" Ben de "Mısırlı" dedin sanmıştım . "Bir mısırla neden evleneyim ki?". Arı fıkrası mı bu? Biz arılara ait bir tarz bu . Evet farklı . Peki ne yapacaksın Barry? İş konusunda mı? Bilmiyorum . Kovandaki görevimi yapmak istiyorum ama onların istediği şekilde değil . Ne hissettiğini anlıyorum . Öyle mi? Elbette . Ailem avukat ya da doktor olmamı istiyordu. Ben çiçekçi olmak istedim . Sahi mi? Benim bütün hayatım çiçekler . Yeni kraliçemiz de aynı slogan sayesinde seçildi . Neyse şuraya bakarsan. benim kovanım tam şurada. Görüyor musun? Sen Central Park'ta yaşıyorsun! Evet! Kaplumbağa Köprüsü'nün yanında! Biliyorum orayı. Orada ayağıma taktığım yüzüğümü kaybetmiştim . Neden kızlar ayağına yüzük takar? Niye takmasınlar? Dizine şapka takmak gibi bir şey bu. Bunu bir denemeliyim . İyi misiniz bayan? Evet. İyiyim . Öyle iki kahve birden içeyim dedim! Her neyse bu harika oldu. Kahve için teşekkür ederim . Önemli değil . Özür dilerim bitiremedim. Bitirseydim ömür boyu uyuyamazdım . Sen ee. Bir parça yanıma alabilir miyim? Tabii! Haydi bir kırıntı al . Teşekkürler! Bir şey değil . Pekâlâ o zaman ee sanırım görüşürüz . Ya da görüşmeyiz . Tamam Barry . Ve tekrar çok teşekkür ederim. Hayatımı kurtardın . Hiç önemi yok . Önemsiz değildi ama Her neyse. DENEY SÜRECİ DEVAM EDİYOR. KASIRGADAN KURTULMA DENEYİ. Bu işe yaramayacak . Hazır. Deneyebiliriz . Pekâlâ Dave paraşütü çek . İnanılmazmış. İnanılmazdı! Hayatımın en korkunç en mutlu günüydü . İnsanlarla olduğuna inanamıyorum! Korkunç dev insanlar! Nasıllardı? Büyük ve deli. Deli gibi konuşuyorlar . Deli gibi yiyorlar. Deli gibi kullanıyorlar . Öldürmeye çalıştılar mı seni? Bazıları evet ama bazıları değil . Nasıl döndün? Kanişe bindim . Gittin ve buna sevindim. Ne görmek istiyorsan gördün. ve çok istediğin "tecrübeyi" yaşadın. Artık işini seçip normal olabilirsin . Ama Ama? Biriyle tanıştım . Biriyle mi tanıştın? Arıgillerden mi peki? Eşek arısı mı? Annenler seni öldürür! Hayır . Örümcek mi? Örümceklerden hoşlanmıyorum . Biliyorum seksiler sekiz bacakları var . Ama yüzleri çok çirkin . Kim peki? O bir ee insan . Hayır hayır. Arı yasası bu. Bunu da çiğnemiş olamazsın . Adı Vanessa. Tanrım . O kadar güzel ki. Üstelik çiçekçi! Olamaz! Çiçekçi bir insanla çıkıyorsun! Çıkmıyoruz . Kovandan dışarı uçuyorsun. Ellerinde tazyikli hortumlar maytaplarla. evlerimize saldıran insanlarla konuşuyorsun. Dinamitten farkı yok! Hayatımı kurtardı! Üstelik beni anlıyor . Bu iş bitecek! Ye şunu . Bu iş bitmeyecek! Neydi bu? Buna kırıntı diyorlar. Bu ne güzeller güzeli bir şey! Üstelik bu yedikleri değil. Yediklerinden yere dökülenler! Cinnabon ne biliyor musun? Hayır . Ekmeği tarçını şekeri alıyorlar. Üçünü birden iyice. Otur şuraya! ısıtıyorlar! Beni iyi dinle! Biz onlar değiliz! Biz biziz. Biz ve onlar! Evet ama arzu dolu bu kalbi kimse görmeyecek mi? Arzulamak yok. Bırak arzulamayı . Artık biraz arı gibi düşün dostum. Arı gibi düşün! Arı gibi düşün. Arı gibi düşün . Arı gibi düşün! Arı gibi düşün! Arı gibi düşün! İşte orada havuza girmiş . Senin sorunun ne biliyor musun? Arı gibi düşünmeye mi başlamalıyım? Daha ne kadar devam edecek bu? Üç gün oldu! Niye hala çalışmıyorsun? Hayatımla ilgili almam gereken önemli kararlar var . Ne hayatı? Bir hayatın yok ki! İşin yok. Sadece bir arısın işte! Biraz bal yapsan ölür müsün? Barry çık havuzdan. Baban seninle konuşuyor . Martin konuş onunla . Barry seninle konuşuyorum! Geliyor musun? Her şeyi aldın mı? Her şey hazır! Sen önden git. Ben yetişirim . Çok geç kalma . Bak şimdi! Vanessa! Hala buradayız. Sana ona bağırma demiştim . Bağırdığın zaman cevap vermiyor sana! Sen niye bağırıyorsun? Çünkü dinlemiyorsun . Bunu dinlemeyeceğim . Çıkmalıyım . Nereye gidiyorsun? Arkadaşımla buluşacağım . Bir kızla mı? Bu yüzden mi karar veremiyorsun? Görüşürüz . Umarım kız Arıgillerdendir . VANESSA'NIN ÇİÇEKÇİSİ. Her yıl Pasadena'da çiçeklerle dolu bir geçit töreni mi yapıyorlar? Güller Turnuvası'nda olmak her çiçekçinin hayalidir! Arabanın üstündesin. Her yer çiçek dolu. İnsanlar seni alkışlıyor . Bir turnuva. Güller spor müsabakalarına katılabiliyor mu? Hayır. Pekâlâ sıra bende. Nasıl oluyor da her yere uçamıyorsun? Yorucu oluyor. Sen niye her yere koşmuyorsun? Daha hızlı değil mi? Tamam anladım. Sıra sende . Video. Televizyonda o an ne varsa kaydediyor mu? Bu çılgınlık! Sizde onlardan yok mu? Bizde Osteo var ama bir hastalık bu. Hem de korkunç bir hastalık . Olamaz . Aptal arılar! Eminim sokmak istiyorsundur böyle salakları . Aslında sokmamaya çalışıyoruz. Bizim için çok tehlikeli . Yani sürekli sinirlerine hakim olmalısın . Hem de çok. Duvarları tekmeler yürüyüşe çıkar. sinirle bir mektup yazıp çöpe atarsın. Duygularını bastırıyorsun işte . Öfke kıskançlık şehvet . Aman Tanrım! İyi misin sen? Evet . Derdin ne senin? Ama böcek o . Kimseyi rahatsız etmiyor. Çek git buradan gerizekalı! Neydi o? Mizah dergisi falan mı? Evet. Nereden anladın? On sayfalık falan bir şeydi. sayfaya kadar dayanabiliyoruz . Bu işin matematiğini çözmüşsün . Mecburen. Kuzenimi Vogue öldürmüştü. Hiç şaşmam . Gölgelerin Gücü Adına! Bu da ne böyle? BAL. Bu nereden çıktı? Tatlı arı. Altın Çiçek . Ray Liotta Özel Koleksiyonu mu? Şu aktör değil mi bu? Hiç duymadım . Bu niye burada? İnsanlar için. Yiyelim diye . Yeterince yemeğiniz yok mu? Şey var. Nereden buldunuz peki? Arılar yapıyor. Kimin yaptığını biliyorum! Ve yapması da çok zordur! Isıtmak soğutmak ve karıştırmak gerek. Bir de Krelman denen şey var! Organik bu. Bizim organımız! Alt tarafı bal Barry . Alt tarafı ne? Arılar bunu bilmiyor ama! Bunun adı hırsızlık! Evlerimizi okullarımızı hastanelerimizi alıyorsunuz! % İNDİRİM. İndirimde mi? Bunun hesabını soracağım! Hepsini soracağım! Hector . Bitti mi işin? Bitiyor . Buralarda. Hissediyorum . Eve gidebilirim artık . Şu güzel balı da açık bırakayım hazır kimse de yok . Yakalandın paketçi çocuk! Bir şey duyduğumu biliyordum. Demek konuşabiliyorsun! Evet konuşabiliyorum. Şimdi de sen konuş bakalım! Nereden getiriyorsunuz bu malları? Malları satan kim? Anlamıyorum. Dost değil miyiz? Yapmak isteyeceğimiz en son şey siz arıları kızdırmak! Çok geç kaldın! Bizim oldu artık! Siz bayım yanlış adama kılıç çektiniz! Siz de dostum iguanam Ignacio'ya öğle yemeği olacaksınız . Ballar nereden geliyor? Nereden dedim! Bal Çiftliği! Bal Çiftliği'nden geliyor! Bal ÇİFTLİĞİ. Seni manyak adam! Neler oldu burada? Şu suratlarına bak. Kamyon çarpmış gibiler. Ve şimdi de. bilinmezliğe sürükleniyorlar! Hareket etme . Sen ölü değil misin? Ölüye benziyor muyum? Hareket edeni temizliyorlar. Nereye gidiyorsun? Bal Çiftliğine. Çok büyük bir iş peşindeyim . Ben Alaska'ya gidiyorum. Geyik kanı manyak bir şey. Feci kafa yapıyor! Tacoma'ya gidiyorum . Ya sen nereye? O gerçekten ölü . Anladım . Eyvah! Nedir bu? Hayır! Silecekler! Üç bıçaklı! Üç bıçaklı mı? Atla haydi! Tek şansın var arı! Niye her şeyiniz bu kadar temiz olmak zorunda? Daha ne görmeniz gerekiyor? Gözünüzü açın! Kafanızı da çıkarın! Ben Washington Ulusal Radyo Haberleri'nden Carl Kasell . Böcek öldürmeye son verin artık! Arı! Geyik kanı manyağı! Bir ses duydun mu? Ne gibi? Minik çığlıklar gibi . Radyoyu kapat . Nasıl gidiyor arı çocuk? İyidir Geyik . Ve göz alabildiğince yan yana dizilmiş bal kavanozları duruyordu . Vay be! Bu kamyon nereye gidiyorsa balları oradan alıyor olmalılar . O ballar bize ait . Arılar omuz omuza. Öyleyiz . Kovanda birbirimize yakınız . Biz değiliz adamım. Biz tek takılırız. Her sivrisinek ayrı takılır . Ya başınız belaya girerse? Sivrisineksen sen belasındır . Kimse bizi sevmez. Vurmayı bilirler sadece. Bizi görünce Vur vur! En azından dışarıdasınız. Bir sürü kızla tanışıyorsunuzdur . Bizim kızların gözü yüksektedir. Güvelerle yusufçuklarla takılırlar . Sivrisinek kızları bize yüz vermez . Şaka yapıyorsunuz! KAN BANKASI. Geyikkan binayı terk ediyor! Görüşürüz arı! Selam millet! Geyikkan! Sizi burada ebeleyeceğimi biliyordum. Kamış getirdiniz mi yanınızda? Bal ÇİFTLİĞİ. Sonra kavanozlara doldurup etiket yapıştırıyoruz. Çok karlı bir iş . Burası da ne böyle? Bu arıların susam kadar beyni yok . Beyinsiz bunlar! Beyinsiz . Yeni körüğe bak. Çok güzel . Thomas modeli! Körük mü? Dakikada üfleme yarı otomatik. İki kat nikotin ve katran . Bir iki nefeste indiriyor bunları yere . Onlar yapar balları biz toplarız paraları . "Onlar yapar balları biz toplarız paraları" mı? Olamaz! Burada neler oluyor? Siz iyi misiniz? Evet. Fazla uzun sürmüyor . Sahte bir kovanda olduğunuzun farkında mısınız? Kraliçemiz buraya taşındı. Başka çaremiz yoktu . Kraliçeniz mi? Kadın kılığına girmiş bir erkek bu! Arıbeyi bu! Bu da nesi? Oh hayır . Yüzlerce kovan var burada! Arı balı . Bizim balımız yüzsüzce bir dalavereyle elimizden alınıyor! Ayıların bize yaptıklarından bile daha kötü. Bu konuda bir şeyler yapmalıyız . Ah Barry . İnsanların balımızı mı alıyor? Bu sadece bir söylenti . Bunlar söylentiye benziyor mu? Komplo teorisi bunlar. Bu resimler de montaj . Bütün bunları nereden biliyorsun sen? İnsanlarla konuşuyor . Ne? İnsanlar mı? İnsan bir kız arkadaşı var. Üstelik öpüşüyorlar! Öpüşmek mi? Öpüşmüyoruz . İstiyorsun ama. Kimden yanasın sen? Arılardan! San Antonio'da bir cırcırböceğiyle çıkmıştım. O bacaklar beni uyutmadı . Barry hayatın adına yapmak istediğin bu mu? Hepimizin adına yapmak istiyorum. Kimse arılar kadar çok çalışmıyor! Baba bazen o kadar çalışmış oluyordun ki. ellerin kendi kendine karıştırıyordu durduramıyordun . Hatırlıyorum . Balımızı almaya ne hakları var? Yılda iki kapla yaşamaya çalışıyoruz. Onlar balı dudak kremine bile koyuyor! Haklı bile olsan bir arı ne yapabilir? Onları en acıyacak yerlerinden sokacağım . Suratlarından! Gözleri! Çok can yakar. Hayır . Burundan mı? Ölürler acıdan . İnsanları sokabileceğimiz tek yerleri var. Onlar için önemli olan tek bir yer . "Kovan'da Olan" Her gün saat 'te bir saat boyunca kovandan haberler . Sakala hayır! Bob Yabanarı ile günün içinden . Bora Batıran'la hava durumu . Vızz Larva ile spor . Ve Jeanette Chung . İyi akşamlar. Ben Bob Yabanarı. Ve ben Jeanette Chung . Kovanşehir arılarından Barry Benson. insan ırkını ballarımızı çalmak suçundan mahkemeye vereceğini. balımızı yasadışı yollarla sattıklarını iddia etti! ARI LARRY KING. Yarın akşam Arı Larry King'de. Baltıgen yayınları tarafından çıkartılan. "Zarif Kadınlar" isimli kitap hakkında konuşacağız . Bu geceki konuğumuz Barry Benson . "Ben sıradan bir çocuğum başaramam." diye düşündün mü hiç? Arılar dünyayı değiştirmekten hiç korkmadı . Arıstoph Kolomb'a bakın. Arındıra Gandi'ye. Arı Terim'e . Geldiğim yerde insanları dava etmeyi düşünmezdik . Bizler daha çok çelik çomak ya da cirit oynardık . Kaç yaşındasın? Tüm arı halkı seni bu haklı davanda destekliyor. ki sanırım arılar için yüzyılın davası olacak bu . Biliyor musun insanların dünyasında da bir Larry King var . Çok kullanılan bir isim. Önümüzdeki hafta. Tıpkı sana benziyor ve onun da gömleğinde askılar arkasında renkli. Önümüzdeki hafta. Şişe dibi gözlükleri duymana rağmen konuktan yapılan altyazılar da aynı . Ayı Haftası gelecek hafta! Korkunçlar kıllılar ve haftaya canlı yayındalar .
submitted by throwmefaway to TurkeyJerky [link] [comments]


2017.07.09 21:23 Pruswa Türk muhalefetinin eleştirisi

Burada Türk muhalefetinin kendi amaçlarına zarar veren, veya ikiyüzlü, veya düpedüz aptalca hareketleri ve duruşlarından bahsetmek istiyorum. Önünüzde uzun bir yazı var, ondan üşenecekseniz hiç başlamayın.
CHP ile başlayalım. CHP'nin en büyük sorunu ne yaptığının, aynı zamanda ne olduğunun farkında olmaması. Bana çoğu zaman Kılıçdaroğlu'nun CHP'sinin bir stratejisi yokmuş, parti kendini rüzgara bırakıp sürüklenerek bir yere ulaşmaya çabalıyormuş gibi geliyor. Artık CHP de CHP'nin ne partisi olduğunu bilmiyor. Türkiye'nin birleştirici gücü. Takınmaya çalıştığı imaj, herhangi bir AB ülkesinde işe yarayabilecek bir imajken, maalesef Türkiye'de işe yarayabilecek bir imaj değil. Çünkü Orta Doğu halklarında birlik ve beraberlik duygusu, Batı'daki birlik ve beraberlik duygusundan çok daha farklı. Unutmayalım ki, milliyetçilik kavramı Batı kökenlidir. Orta Doğu halkları için vatandaşlık hep ikinci plandadır. Çok sık duyduğumuz bu Sykes-Picot Anlaşması'nın Orta Doğu'yu bir felakete sürüklemiş olduğu muhabbeti çoğunlukla doğrudur. Kendilerini farklı "milletler" olarak gören insanları, aynı sınırlar içerisinde toplayıp, bir bayrak ve bir kimlik altında birleşmelerini beklemek deliliktir. Orta Doğulular önce Müslüman(veya her neyse), ondan sonra ülkelerinin vatandaşıdırlar. Şii Iraklılar ve Sünni Iraklılar birbirlerini aynı milletin parçaları gibi görmezler, aynı şekilde Sünni Suriyeliler ve Nusayri Suriyeliler de kendilerini aynı bütünün parçası olarak görmez. Tipik bir İranlı Fars, olaya "Şii, Sünni, Zerdüşt, Hristiyan; hepimiz İranlıyız" diye bakmaz, "Fars, Azeri, Hazara, Arap; hepimiz Şiiyiz" diye bakar. Bu durum Türkiye'de de böyledir. Halk beraber, birlik olamaz, çünkü dini kimlikler milli bütünlüğün önüne geçer hep. Cumhuriyetin ilanından önce halkın dinlerine göre milletlere ayrıldığını hepimizin hatırlaması gerek; yüzyıllar boyunca bu topraklarda Müslüman Türkler ve Hristiyan Türkler ayrı milletler sayılırken, Müslüman Türkler ve Müslüman Yunanlar aynı milletten sayılıyordu. Orta Doğu halklarına göre ayrı sınırlar, ayrı bayraklar, ayrı hükümetler altında yaşayanlar değil, ayrı dinlere mensup olanlar yabancıdır. Ortalama bir Sünni Türke göre, Alevi bir Türk, Sünni bir Suriyeliden daha yabancıdır. Mezhebi ne olursa olsun, laik Türkler İslamcı Türklere göre yabancıdır, zimmidir, hatta mürteddir. Halkın zaten özünde ayrılmış olduğu bir ülkede CHP nasıl "birleştirici güç" rolünü üstlenebileceğini sanıyor, anlamıyorum. Orta Doğu'da kimlik siyaseti yapmadan bir yere varılamaz; Orta Doğuluların çoğu(siyasi partileri ne olursa olsun) zaten "bizi rahat bırakın da o bize yeter, biz de size dokunmayız o zaman" diye düşünmezler.
CHP'nin "herkesin partisi" olma eforları sadece bir işe yaramamakla kalmıyor, CHP'yi CHP yapan özellikleri de çöpe yolluyor. Daha önce de sordum, yine soruyorum. CHP bu ülkenin ne partisidir? Kamalist partisi midir? Sosyal demokrat partisi midir? Alevici partisi midir? Yoksa ılımlı İslamcı partisi midir? Kılıçdaroğlu sanırım CHP'nin temel oy veren kesiminin—envai çeşit solcu gruba mensup olmuş, yeri geldiğinde din siyaseti yapmış, etnik ayrılıkçılığa sempatiyle yaklaşmış kesimin değil—yani 3+1 evde oturup bir arabaya sahip olan ve siyasi görüşlerini "Atatürkçü" olarak özetleyen memur kesimin, CHP'ye neden oy verdiğini bilmiyor. Yolsuzluk, hırsızlık, baskı, adam kayırma, ona buna kuklalık; bunlar tabi ki de kötü şeyler, ve ortadan kaldırılmaları gerek. Fakat bunlara karşı olan nefret hiçbir CHP oy vereninin CHP oy vereni olmasının ana sebebi değil. CHP oy verenlerinin çoğu için bir şeyi temsil eder: Laiklik. Kılıçdaroğlu bunun bizim için olan önemini anlamıyor. CHP laiklik ilkesini gözden çıkarırsa, CHP'yi at gitsin zaten. Oy vereninin ne kadar büyük bir bölümünün böyle düşündüğünü bilmiyor. Açıkçası bunun için suçlanacak tek kişi de o değil, çünkü bahsettiğim kesimde bir partizanlık zaten yok. Kılıçdaroğlu'nun çevresi solcu, laikliği ikinci planda tutan, ana hedeflerini "insan hakları,eşitlik, barış, halkların kertenkelelelölöl" diye özetleyen tiplerle sarılı. Tabi ki de bu kişiler siyasal İslamcılara tercih edilebilir insanlar, fakat Kılıçdaroğlu bunların etkisinde kalarak CHP'nin laiklik ilkesinin ne kadar ciddiye alındığını göremiyor, ve laiklikten taviz vererek genel halkın sevgisini kazanmaya çalışıyor. Bu sadece CHP'yi CHP yapan bir özelliğin tarihe karışmasına sebep olmuyor, aynı zamanda işe de yaramıyor arkadaşlar. Bu çok basit bir denklem. AKP'nin ılımlı versiyonu olarak gözükerek, AKP'ye aşık bir toplumun sevgisini kazanamazsınız. "X" Türk milleti, "Y" de REİS olsun. Eğer X Y'yi seviyorsa, X'in sevgisini kazanmak için Y.2 olmanız gerekir, Y/2 değil. Şu anda Rusya'yla aşağı yukarı iyi geçinen REİS çıkıp bi de Putin'e posta koysa halkın sevgisini daha da kazanmaz mı? Kazanır. REİS özünü, esansını bir şahıs ne kadar çok benimserse, o insan Türk milleti tarafından o kadar çok sevilir. Matematiğim hiçbir zaman iyi olmadı ama ben bile bunu kafamda kurabiliyorsam, Kılıçdaroğlu kesinlikle kurmalı.
Partiyi geçtik, bi de oy verene gelelim. Bana kalırsa CHP oy vereni dört ana gruba bölünüyor; ulusalcılar, sosyal demokratlar, liberaller, ve apolitik Aleviler. Bu gruplar da kendi aralarında alt gruplara bölünüyor.
Her şeyden önce ulusalcı tayfanın beni büyük bir hayal kırıklığına uğrattığını söylemek istiyorum. İdeolojilerine dine bağlı gibi bağlı, bir takım fikirleri kayıtsız şartsız kabul etmeye dayalı bir grup olup çıkmışlar. Kamal'in ilahlaştırılmaya Menderes döneminde başladığının farkında değiller, yüz yıl önce yaşamış bir şahsın sünnetini oluşturmanın ne kadar gerici bir şey olduğunun hiç farkında değiller. Kendi vaktinde—bir çok danışmanının karşı çıkmasına rağmen—halkın aklına gelemeyecek yenilikler yapmış, kutsal gördükleri hilafeti yıkmış, başlarının üstünde tuttukları hocaları asmış, giydikleri kıyafetleri bile değiştirmiş Kamal'in en büyük özelliğinin ilericilik olduğunu hala çıkaramamışlar. Kamalistler sahip oldukları ideolojinin son yüzyıldan kaldığını ve ileri taşınması gerektiğini asla kabullenemiyorlar, Kamal bugün yaşasaydı ve takipçilerinin hala yüz yıl önceden geldiğini görseydi geçireceği travmayı hayal edemiyorlar. Aynı şekilde Kamal'in ikinci en büyük özelliğinin de pragmatizm olduğunu da bilmiyorlar. Kurtuluş Savaşı'nda savaşanların hepsini herhalde kendileri gibi laik, kültürel olarak Batılı insanlar sanıyorlar; halbuki büyük bir bölümü Kamal'in ileride yıkacağı hilafeti korumak için kendilerini ölüme atmış İslamcılar. Adam kendisi için savaşmış bir çok asker, siyasetçi, ve din adamını savaştan sonra temizliyor; vakti geldiğinde onlarla pragmatik bir ilişki kuruyor ve kullanma tarihleri dolunca da onlardan kurtuluyor. SSCB'den sayısız yardım alıyor; silah, cephane, para, her neyse. Savaş bitince onlara da siktiri çekiyor. Bu adamın askeri olduğunu iddia edenler bugün gelmiş "Ea orada HDP'liler var yav ben gitmem oraya" diye mızmızlanıyor. CHP'nin ülkede HDP dışında hiçbir müttefiği kalmamışken, HDP'li vekillerin içeri alınmasını alkışlıyor. Adamlara sorsan CHP batsın, yok edilsin, içeri alınsın, ülkede laiklik kalmasın; yeter ki HDP de bitsin. "Atam" dedikleri adamın nasıl bir pragmatist, nasıl bir stratejik deha olduğunu bilmiyorlar. Tabi onları da suçlamamak lazım; müfredata göre sırf iman gücüyle kovduk zaten düşmanı.
Bi de bunların arasında yollarını şaşırmış çomarlar da var. Yine laikliği ikinci planda tutanlar. Birinci planda tuttukları şey neymiş? Anti-emperyalizm. Emperyalizm hiçbirimizin hoşlanmadığı ve sonu gelmesi gereken bir şey, fakat bana sorarsanız dıştan gelen emperyalizm ve içten gelen emperyalizm arasında pek bir fark yok. Ha dış bir güç bizi sömürgeleştirmiş, ha bizi zimmi olarak görenler bizi ikinci sınıf vatandaş haline getirmiş; aradaki fark nedir? Fakat Perinçek ve tayfasına göre aradaki fark çok büyük... çok büyük, ve aynı zamanda Batı emperyalizmi kötü ama Rus emperyalizmi süper. Çoğu zaman FETÖ ABD için neyse, Perinçek de Rusya için oymuş gibi geliyor. Laik kesimin çoğunun benimsediği "REİS'i sevmesek de Gülen'e karşı destekleyelim" düşüncesini, "REİS'i sevmesek de Gülen var ondan REİS'i destekleyelim" haline getirmişler. Benim de katıldığım "REİS'e her konuda karşı çıkalım ama Gülen konusu ayrı, o konuda REİS'in arkasındayız" düşüncesine katılıyor gibi değiller, daha çok "Gülen diye bir şahıs var ondan her konuda REİS'in arkasındayız" diye düşünüyorlar. İdeoloji üzerinden değil de vatan-millet-Sakarya üzerinden siyaset yapmaya çalışırsanız sizden bir bok olmaz, buraya yazıyorum. Bu parti oyların %0,25'ini almış olsa bile, düşünce tarzlarının fazla yaygınlaştığını hissediyorum. Bu tehlikelidir. Türkiye'nin başındaki güç, bu ülkenin üzerine kurulduğu idealleri yerlerde sürüklerse, o zaten emperyalizmdir arkadaşlar.
Sosyal demokratlara ve diğer solculara geçelim. Bunlar genelde daha aklı başında, ama gerçekle son derece arası kopmuş bir kesimleri var bunların. Hala, hala, ve hala "A-a-ama ikna odalarıı..." diye takılan bir grup var. Artık bunlara ne diyeceğimi ben de pek bilmiyorum. Hala Dersim edebiyatı yapan var. Herhalde 20. Yüzyıl'da, medeniyetin beşiği olan topraklarda kalkıp Game of Thrones LARP'ı oynamaya çalışan aşiretlere gökten bomba değil de çiçek yağmasını falan bekliyorlardı. Kabilecilik iyi bir şey değil. Bu kadar basit bir şeyi oturup niye tartışıyoruz hala, anlamıyorum. Hiç merak etmiyorlar mı acaba bu hocalar, alimler zart zurt niye asılmış? Adam ciddi ciddi Selanikli Kamal geldi, fesleri beğenmedi, ondan milleti astı kesti sanıyor. Bu arkadaşlar keşke gidip mazlum Anadolu halkının Kamal'in xulümü gelmeden önceki haliyle bir konuşabilse, onlara feminizm ve ateizmden bahsedebilse. CHP'ye ülkede en çok oy veren üç yerden biri Ardahan'da bir ilçe, ikisi Hatay'da iki ilçe. Doğuda CHP'nin 0en çok oy aldığı ilçe Tunceli; Kamal'in bombalattığı, çay isteyip kola almış Tunceli. Bu yerler le elit kesim mi? Bu yerler çok mu liberal? Neden CHP'ye oy veriyorlar sizce? Geçmişte mazlum Anadolu halkı tarafından kıtır kıtır doğrandıkları için olabilir mi?
Sola gittikçe de yanılgılar artıyor. Bazı adamlar hala sanıyor ki ülkedeki laik kesimi işçiler, çiftçiler, bilmem ne temsil ediyor. Bu arkadaşların yaşadıkları paralel evrende AKP'liler "elit", zengin. Gidip tipik bir mavi yakalı çalışana REİS'i kötüleyin, bakalım olay yerini götünüzde kürekle mi tornavidayla mı terk ediyorsunuz.
"Biz okumuş insanlarız diyorlar. Biz sanatçıyız diyorlar, biz yazarız, biz sermayedarız, biz imtiyazlıyız diyorlar. Biz her şeyi biliriz, biz her şeyden anlarız diyorlar. Bizim oyumuzla Kayseri'deki Ahmet'in, Mehmet'i, çobanın oyu bir olmaz diyorlar... On yıllar boyunca bunlar Boğaz'a karşı viskilerini içtiler, Çankaya'da sefalarını sürdüler."
-Recep Tayyip "REİS" Erdoğan
Bakın bu bir gerçektir. Ülkenin laik kesimi budur. Ha istisnalar olabilir; koyu laikçi kasketli dayılar gerçekten de mevcuttur, veya babası yandaş bir firmanın sahibi alfa AKP'liler bulunabilir, ama yapılan her anket CHP'lilerin bu ülkenin en zengin kesimi olduğunu, gelir düzeyi azaldıkça AKP oylarının arttığını kanıtlıyor. Ve bu kötü bir şey değil. Çalışıp para kazanmak, akraba ilişkisi mahsulü olmamak, "elit" olmak; bunlar iyi şeyler. Uğruna çabaladığınız işçiler, emekçiler sapına kadar REİSçi. Neden olmasınlar ki? Açlıktan ağzı kokan, anasının dizi dışında bir dişiye dokunmamış adam "kızlı erkekli" ortamları gördükçe kuduruyor, çıldırıyor. Bahsettiğiniz kesim sosyal özgürlüğü sevmiyor, çünkü zaten ondan faydalanamıyor ki. Bende olmayan kimsede olmasın mantığıyla gidip basıyor oyu REİS'e. REİS yol yapıyor, köprü yapıyor, demir yolu, hava alanı, liman, her neyse. Bu adamlar neden şimdi REİS'e oy vermesin? REİS onlara materyal sunuyor materyal; elle tutulan şeyler sunuyor. Fikirleri, ideolojileri yiyemezsiniz, üstlerinde gezemezsiniz, içlerine binip uçamazsınız. Hayatının amacı sadece hayatta kalmak olan bu adamlar neden REİSçi olmasın soruyorum size? Ve maalesef bu halde olmalarının da tek sorumlusu kendileri. Benim ailemde de buram buram çorap kokan yerlerde doğup, iki üniversite bitirip kendilerini kurtaran insanlar var. Yapan nasıl yapıyor? Açıklayayım size, geri zekalı olmayarak yapıyor. Durum bu. Bu adamların çoğu oldukları haldeler çünkü mayaları onu götürüyor.
Bunlar militarizme karşıdır, bunlar milliyetçiliğe karşıdır, bunlar doğal seleksiyona karşıdır. Ee? Nasıl bir şeyleri değiştireceksiniz sayın solcular? Sizin sevip desteklediğiniz adamlar sizden tiksinir, sizinle en azından sosyal açıdan aynı görüşlere sahip olanları da siz sevmezsiniz. İnsanlık onuru kazanacak hede hödö. Nasıl kazanacak? Altın yürekli çocuklar görüyorum hep, kafaları da az çok çalışıyor, ama harcanmışlar. Beyinleri insan oğlunun aslında özünde iyi olduğuna ve bir gün hepimizin el ele tutuşup kırlarda çember kuracağımıza inanmak üzere yıkanmış. Oysa insan bir hayvandır; yemek için çalmaya, üremek için tecavüz etmeye, tehdit görünce de öldürmeye programlıdır. Bizi bunlardan alı koyan tek şey aklımızdır, düşüncelerimiz üzerine düşünebilmemizdir. Fakat maalesef uğuruna saçlarınızı süpürge ettiğiniz, kahvaltıda ekmek arası çay yiyen bu adamların çoğu bu yetiden yoksundur, diğer hayvanlardan çok da farklı değildir, sadece daha medeni insanlar bunları medeni olmaya zorladıkları için medeni taklidi yaparlar. Tekrar ve tekrar ve tekrar ve tekrar söylüyorum; bunlar katiyyen eğitilmezlerdir. Lütfen sizden nefret eden bu insanlar uğruna edebiyat yapmaya son verin.
Dediğim gibi, zaten laik her kesimin en büyük sorunu ne olduğunu bilmemek. Sadece CHP değil, CHP'liler de ne olduklarını bilmiyor. Adam oturmuş AKP'liler Rum dölü, sizin hocanız keşke Yunan kazansaydı dedi diye saçmalıyor. Hani Rum olmak kötü bi şey mi falan işin orasına girsek zaten çıkamayız bu adamlarla. Ama açık açık söylüyorum ki, CHP kaleleri hemen hemen her yönüyle Yunanlara Türklerin geri kalanına olduklarından daha yakındır. Zaten bu normal bir şeydir. İzmir'den Yunanistan'a yüzersin lan, ne bekliyorsun ki? Ulusalcılarla Yunanlar zaten aynı, aynı, aynı, tıpkısının aynısı. Karakterler farklı o kadar. Mesela benim dincilerin neden daha fazla takmadıklarını merak ettiğim bir konu, kıyı kesimindeki bazı Müslümanların Hristiyan türbelerine uğramaları. Sen böyle bir şey yapıyorsan zaten ülkenin %60'ına göre kafirsin, yabancısın. Buna rağmen CHP'lilerde hala Balkan ülkelerine karşı beslenen bir düşmanlık, bir biz öyle değiliz biz de sizin gibiyiz tavrı. Hilafeti yık, Latin alfabeleriyle yaz, demokrasi getir, şapka tak, rakıyı götür, karı kız, vals... ama biz aslında gerçek Müslümanız, siz din tüccarlığı yapıyorsunuz. Lan yürü git. Zaten böyle bi şey kimi nasıl şaşırtabilir hala anlamıyorum. Kamal Selanikli, silah arkadaşlarının %90'ı Rumelili, geri kalanlarının %90'ı batı Anadolulu. Şu anda bile 60 sene önce Almanya'ya gitmiş Türklerin çocuklarının bize konuştukları dili anlayamıyoruz; yüzyıllarca oralarda yaşamış Türklerin oranın yerlilerine daha çok benzemeleri çok mu tuhaf? Size garip mi geliyor bu şahısların halka dayattığı ideolojiyi benimseyen kişilerin Balkanlılara daha çok benzemeleri? Buna rağmen bu adamlar hala gelmiş Tayyip aslında Ermeni biz hakikiyiz diye sayıklıyor. Bi de Atatürk aslında Turan Türkçü Yörükoğlu ayran içiyordu hep diye sayıklayan bi kesim var. Git ya git.
Ha tabi oraya da geliyorum. Burada oturup solcuların sıkıntılarından sonsuza kadar bahsedebilirim; batı illerinde erkeklerin taşaklarını ezmeden oturmalarına ses çıkarırken doğu illerinde kadınların gördüğü muameleye laf etmemeleri, İslamcılar gibi "benim hislerimin başladığı yerde başkalarının hakları biter" mantığıyla hareket etmeleri gibi. Fakat Türkçü-Turancı tayfaya gelmemin de vakti geldi.
Bu adamlara nereden başlayacağım onu bile bilmiyorum. Değişik bir grup. Çoğu kişi Batı'daki altright akımına benzetiyor ama ben hiç sanmıyorum; onlar daha çok Perinçekçiler gibi geliyor. Bunlar en çok NatSoc tayfaya benziyor gibi. Eski kültürlere olan bir hayranlık, ulusu yüceltme ve (vatan haini olarak görülmeyen)herkese aile muamelesi yapma, bilime dayalı siyaset izleme(veya en azından bunu yapmayı isteme)... böyle gidiyor bu. Fakat bunları Türk siyasetinin büyük bir bölümünden ayıran şey, bazılarının—özellikle gençlerinin—rasyonel düşünce kapasitesine sahip, argüman yaratabilen, oturup adam gibi bir şey tartışabilen adamlar olmaları. Bunlar gerçekten de takım tutar gibi siyasi taraf tutan adamlar değiller, ve argümanları çoğunlukla akılcılığa dayalı; ülkenin %90'ının argümanları tamamen hislere dayalı. Adam çıkarıp sana bi haplogrup haritası gösterebiliyor en azından, ya da bak Çin yazıtları Kırgızları kızıl saçlı olarak tanımlıyordu diyebiliyor. Kamalistinden tut İslamcısına, solcusundan tut ülkücüsüne herkes sırf hisler üzerinden siyaset yapmaya çalışıyor, ne doğru hissediyorsa ona dadanıyor. Bu adamlar genelde öyle yetiştirildikleri için değil, okuyup bir takım fikirlere vardıkları için Turancı oluyor; zaten ülkede Turancı kaç aile var?
Sorunları maalesef vardıkları ideolojilerin kendilerinde. İdeolojiler diyorum çünkü kendi aralarında anlaşamıyorlar. Bildiğin Kamalist olup sırf Göktürk yazıtlarını beğendiğinden Turancı edebiyatı yapanından tut, tarihsel revizyonizmin amına koyup ironik olmadan kafatası ölçmeye çalışan Atsızcılara, onlardan tut bildiğin İslam Arapların işi Tengrici olalım bozkırlarda at sürelim boğazdan şarkı söyleyelim diye takılan gruba, bi de onlardan tut Tigir Er gibi iyice saykodelik gruplara kadar gidiyoruz. Fakat bunların içinde en tehlikelisi, bildiğin ülkücü olup, daha havalı olduğu için kendine Turancı diyen, ironik olmadan REİSçilik yapan grup. Bu grubu zaten İslamcılarla bir tutuyorum, onlara değinmek gereksiz. Diğerlerinden ilki zaten bahsettiğim Kamalist gruplardan pek farklı olmuyor. Geri kalanından bahsediyorum. Ne diyordum? Hah, ideoloji sıkıntı. Ve bunun yüzünden Turancıları suçlayamıyorum. Memlekette sarılacak doğru düzgün ideoloji yok ki. Çevrelerine bakıp tutunabilecekleri adam gibi hiçbir şey bulamayan gençler de bu gibi ideolojilere sarıyor.
Çoğu otoriteryen, ve bence sadece buradan kaybediyorlar zaten, ama oturup burada otoriteryenlik-liberteryenlik tartışması yapmak istemiyorum. Sadece kimliklerinin ve romantizmini yaptıkları şeylerin çoğunun gerçeğe dayanağı olmadığını söylemek istiyorum. Çoğu zaman bundan bahsedildiği anda bu adamlarda gördüğüm rasyonellik gidiyor, yerini [otistik ciyaklamalar] alıyor. Yapılan her türlü DNA testi, Türklerin diğer Türki halkların çoğuyla aşağı yukarı alakasız olduğunu kanıtlıyor. Bunlara karşı hep haplogrup çalışmaları sunuluyor; bakınız diğer Türki gruplarda şu haplogruplar varmış da bizde de görülmüşmüş, hatta ta Sibirya'daki Hiungnu mumyalarının içinden Türklerde bulunan haplogrup çıkmış. İyi, güzel de haplogrup dediğiniz şey sadece en eski babasal veya annesel atanızı gösteren bir şey, bütün etnisitenizi çıkarmıyor. Eğer J1 haplogrubuna ait bir Arapın İsveçli bir kadından bir oğlu olursa(:DDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDDD) bu çocuğun Y kromozomu J1 olur, bu çocuğun da etnik İsveçli bir kadından oğlu olursa onun da taşıdığı Y kromozomu J1 olur, onun da etnik İsveçli bir kadından oğlu olursa onun da taşıdığı Y kromozomu J1 olur, ve onun da etnik İsveçli bir kadından oğlu olursa onun da taşıdığı Y kromozomu J1 olur. Bu çocuk etnik açıdan çoğunlukla İsveçli olsa bile, Y kromozomu ne olursa olsun J1 olarak kalır. Haplogruplar etnisite belirlemez. Onu belirlemek için en güvenilir test otozomal DNA testidir. Bunların hepsinde de Türkler Ermenilere, Gürcülere, ve komşularımız olan diğer etnik gruplara Orta Asyalılara benzediklerinden daha çok benzerler. Buna karşı üretilen bir argüman ise Oğuzların aslında hiç diğer Türkiler gibi olmadıkları, o yüzden Türklerin Kazaklara ya da Kırgızlara benzemiyor olmasıdır. Bu hemen hemen doğru; Türkmenler diğer Türkilere çok yakın değildirler, ve Türklere en yakın Türki halklardan biridirler... ama Türkler Ermenilere ve diğer Orta Doğululara Türkmenlere olduklarından bile daha yakın. Zaten Türkmenler Orta Doğululara genel olarak yakınlık gösteriyor.
Zaten bu şaşırtıcı bir şey değil, benzer olaylar tarihte çok sık görülmüştür. Kafkasya'nın kuzeyinden çıkıp Avrupa'nın çoğunu ve Asya'nın büyük bir bölümünü fetheden proto-Hint-Avrupalıların dilleri ve kültürleri fethedilen halklar tarafından benimsenmiştir. Sizce hem Hintler hem İskandinavyalılar gerçekten de birkaç bin yıl önce dünyaya yayılmış bir halkın soyundan mı geliyor? Ama dilleri benzer, dinleri bile benzer; Hinduluk, Yunan politeizmi, İskandinav politeizmi arasında sayısız benzerlik var. Bu adamların gen havuzlarına olan katkıları sınırlıdır, kattıkları şey çoğunlukla kültüreldir. Fetih ve asimilasyon konusunda neden bu kadar becerikli olduklarını biz de bilmiyoruz; kimisi diyor çok savaşçı bir kültürleri vardı, kimisi diyor at arabalarını ilk kullanan onlardı ve bunun askeri açıdan çok büyük etkileri oldu. Ama sonuç olarak fethettikleri diğer halklara dillerini ve kültürlerini aşılayıp, onların soylarına çok da bir etkide bulunmadan yok oluyorlar. Araplar da aynı şekilde; Levant Arapları Arapça konuşur ve çoğulukla Müslümandır, ama genetik olarak Süryanilere Körfez Araplarına olduklarından daha yakındırlar çünkü çoğu asimile edilmiş Süryanilerdir. Kuzey Afrika, Irak; buraların halkları genetik olarak Körfezlilere çok da yakın değil, hepsi oralarda binlerce yıldır yaşayan halkların asimile edilip başka bir kültürü benimsemiş hali. Aynı şey Türklere de oldu. Zaten, neden bilmiyorum ama Anadolu başka kültürleri benimsemeye çok eğilimli bir yer. Buraların kendi dil grubu var; Anadolu dilleri. Büyük İskender buraları fethettikten sonra ise kısa bir sürede bu dilleri konuşan kalmıyor, halk Yunanca konuşmaya başlıyor, Yunan oluyor. Oğuzlar gelince de aynı halkın büyük bir bölümü onların dinlerini benimsiyor, haliyle kimliklerini benimsiyor, sonra da dillerini.
Neden bu kadar fanatik, bu kadar tutkulu bir şekilde bizim gerçekten de Orta Asyalı olduğumuzda ısrar ediyorlar, onu da anlamıyorum. Ne var Orta Asya'da? Orta Asyalılar insanlığa ne kattı? Cengiz Han'ın ordusunun çoğu Türktü aslında diyor adam. İyi bi şey mi lan bu? Cengiz Han kadar dünyaya zarar vermiş bir insan yok. Orta Asya'daki göçebe halklar tarihlerinin çoğu boyunca yoğurt dışında hiçbir şey icat etmemiş, medeniyetten nasibini alamamış, yakıp yıkıp öldürüp tecavüz etmiş, büyük ve kadim medeniyetleri bokun içine batırmış, herkesin başına bela olmuş o kadar. Diğerlerinin teknolojileri ilerleyince de ağızlarına sıçmışlar bunların. "Halkı İslamcılığın etkisinden kurtarmak için Orta Asya kültürünü dayatmalıyız" diyorlar. Bu arkadaşlar sanırım Orta Asyalıların aralarında pek bulunmamışlar. Ben bulundum, ve gerçekten de—tabi ki de istisnalar vardır ama—çoğu hiç örnek almak isteyeceğiniz insanlar değiller. Türkiye'deki laik kesime benzemiyorlar, Kamalistlere hiç benzemiyorlar. Bıraksan onlar da—onlarca yıl sürmüş Sovyet diktasına rağmen—İslamcı olacaklar, neyse ki başlarında sağlam diktatörler var. Zaten Suriye ve Irak Orta Asyalı mücahit dolu; Uygur, Özbek, Kırgız, Kazak, dolu lan dolu. Soruyorum, neden bu adamların kültürlerini benimseyelim? Osmanlıcılık, İslamcılık beni ne kadar rahatsız etse de ciddi ciddi söylüyorum ki İslam öncesi Türkler o dönemin Müslümanlarından da daha beter. İlla bir tarihimiz olsun, bir şeyin edebiyatını, romantizmini yapalım diyorsanız bu topraklarda medeniyetten çok ne var? Seç bi tanesini işte. "We wuz" yapabileceğin o kadar, o kadar çok halk var ve sen gidip Orta Asyalıları seçiyorsun. Eğer hedefin "muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak" ise çok yanlış yoldasın.
Fark ettiyseniz yazının kalitesi sonlara doğru düşmeye başladı, ondan daha fazla uzatmayayım. Koltuk profesörü olarak bunları gözlemledim.
submitted by Pruswa to Turkey [link] [comments]


Şerlerin yaratılması değil işlenmesi şerdir; şerlerin yaratılışında da hayırlar vardır  26. Söz (4) Bir Adam - İhanet Edercesine Etkili aşk ritüeli en kesin sonuç⚛️ iste ve olsun vazgeçilmez olmak için izleyiniz 8. Söz  (6) Hakikat güzeldir; 'Fenalığı kendinden, iyiliği Allah'tan bil' hükmünün bir tezahürü Bu kız bir harika Ekin Beril Ben Nasıl Büyük adam olucam Hiç Psikopat suga ile hayal et #6 Taner Olgun Sen Adam Olmazsın Felek Felek Kenan İmirzalıoğlu: ' Adam olan kadına nasıl davranacağını bilir' Hamza Yetik - Haram Olsun

Ben evli bir adamı seviyorum. Nasıl vazgeçirebilirim ...

  1. Şerlerin yaratılması değil işlenmesi şerdir; şerlerin yaratılışında da hayırlar vardır 26. Söz (4)
  2. Bir Adam - İhanet Edercesine
  3. Etkili aşk ritüeli en kesin sonuç⚛️ iste ve olsun vazgeçilmez olmak için izleyiniz
  4. 8. Söz (6) Hakikat güzeldir; 'Fenalığı kendinden, iyiliği Allah'tan bil' hükmünün bir tezahürü
  5. Bu kız bir harika Ekin Beril Ben Nasıl Büyük adam olucam
  6. Hiç
  7. Psikopat suga ile hayal et #6
  8. Taner Olgun Sen Adam Olmazsın Felek Felek
  9. Kenan İmirzalıoğlu: ' Adam olan kadına nasıl davranacağını bilir'
  10. Hamza Yetik - Haram Olsun

Meselâ, bir adam, güzel bir bahçede, ahbaplarının ortasında, yaz mevsiminde, hoş bir ziyafetteki keyfe kanaat etmeyip kendini pis müskirlerle sarhoş edip kendisini kış ortasında ... Etkili aşk ritüeli en kesin sonuç⚛️ iste ve olsun💫 vazgeçilmez olmak için izleyiniz👀 ... Bu korkunç bir şey! Bir dakika korkunçta değil aslında bunu nasıl kullandığınıza ... Suga bir kafesten tarantula (bilmeyen varsa büyük örümcek zehirlisi ve zehirsizi olan)çıkardı ve benim üstüme koydu.Şuan acayip derecede çığlık atıyordum.Onlar ise benim bu halime ... yazdığın şiirleri okumak değil, yazdığın parmaklarını biraz olsun, yani biliyorsun, solgunca, titrekçe, ihanet edercesine her kapı kulbuna, bunu benden başka kimse anlamayacak. sana ... Nasıl ki, pek çok mesâlihi tazammun eden bir yağmurdan zarar gören tembel bir adam diyemez, 'Yağmur rahmet değil.' Evet, halk ve icadda bir şerr-i cüz'î ile beraber hayr-ı kesir vardır. Taner Olgun Niye Böyle Dargın Dargın Bakarsın 17 08 2016 BY OZAN KIYAK - Duration: 4:37. Bozlakcı Emirhan KIYAK 63,873 views Yeni çalışmalardan haberdar olmak için abone olun, abone olmak için linke tıklayınız : https://goo.gl/bvjoDq Beat : Akıncan Altıok (Altıok Beatz) Tasarım & V... “Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen bir HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl çömleği tutan dışındaki biçim değil içindeki ... 50+ videos Play all Mix - Bu kız bir harika Ekin Beril Ben Nasıl Büyük adam olucam YouTube Ekin Beril - Ben Nasıl Büyük Adam Olucam ( Pinhani ) Cover - Duration: 3:41. Ekin Beril 15,184,994 ... 'A man is known by how it relates to women' 07 03 2016 “Maalesef her gün 3’üncü sayfalarda böyle haberler görüyoruz. İnşallah bunlar bir gün biter. Hem basınımız olsun hem de bu ...